Monthly Archives: Mayıs 2011

Türk Milleti Yerine “Tek” Millet Mi?

Sosyologlara ve etnoloji uzmanlara iş düştü.

***

Türkiye’de Başbakanlık görevine getirilen(!) Sayın Recep Tayyip Erdoğan yeni
bir Millet oluşturma gayretiyle yeni Milletin tarifini şöyle yapmaktadır: “Biz
tek millet dedik. Milletin içinde Türkü, Lazı, Kürdü, Çerkezi, Abazası, Romanı,
Arabı var.”

***

Bu tarifi yaparken birçoğumuz “Milletin adı ne?” diye soruyor. Milletin adı
aslında tarifinde saklı: “Biz TEK millet dedik!”

***

Evet yeni Milletin adı “Tek”. Aynı “Tek” Bayrak gibi, aynı “Tek” Vatan gibi.
Bizim(!) etnologların ve sosyologların bu konuyla ilgili görüşlerini açıkçası
çok merak ediyorum.

***

“Federal” şablonlu, “liberal” ruhlu bir Anayasa’ya uygun yeni bir
Millet-Mukaddesat manzumesi oluşturma arzusunu taşıyan Sayın(!)
Ülke yöneticilerimize sadece sandıkta cevap verebiliriz.

***

Bu cevabımız, kendimizi neye layık gördüğümüzü yansıtacak.

***

Fatih Oğuz

26 Mayıs 2011 / Frankfurt a. Main

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz

Bari Şikayetlerimizde Riya Yapmayalım

İnsan fıtrat gereği “kabullenemediği” ama onayı ile gerçekleşen olaylara
karşı kendisinin “aldatıldığını” söyler. Halbuki insan iradesini ve aklını
kullanmakta en işlev seviyeye sahip varlıktır.

***

Toplumuzun genelinde “Siyasi İktidar bizleri aldattı” kanısı günden güne
yaygınlaştığını görebiliyoruz. Bu davranış her şeyden evvel aldatanı deşifre
etmek değil, pasif veya aktif bir suç ortaklığını kanıtlayan delilleri imha
etmek için tedirginli girişimdir.

***

Vermek fiili ancak karşı tarafta alan varsa gerçekleşir. Aynısı tersi içinde
geçerli. Bu iletişim ve münasebet disiplinin çerçevesi dahilinde gerçekleşen
diyalog gösterisidir. Bu diyalog her iki tarafın kabulü ve onayı doğrultusunda
sonuç alır.

***

Söylemek istediklerime netlik kazandırmak için Slovak düşünür Slavoj Zizek’in
“İdeolojinin Yüce Nesnesi” adlı kitabında okuduğum bir fıkrayı sizlerle
paylaşmak istiyorum:

***

“Bu yüzyıl başlarında bir Polonyalı ile bir Yahudi bir trende karşı karşıya
oturmuşlar. Polonyalı tedirgin bir biçimde yana kayıyor, bu arada da gözlerini
Yahudi’nin üzerinden ayırmıyormuş; bir şey onu rahatsız ediyormuş, en sonunda
kendini artık daha fazla tutamayarak patlamış: “Söyler misin, siz Yahudiler
insanların cebini son kuruşuna kadar boşaltıp servet biriktirmeyi nasıl
başarıyorsunuz?” Yahudi cevap vermiş: “Tabii söylerim ama bedavaya olmaz, önce
bana beş zloti (Polonyanın Para Birimi) ver.” Yahudi bu parayı aldıktan sonra
anlatmaya başlamış: “Önce ölü bir balık bul, kafasını kes ve içine su dolu bir
bardak yerleştir. Sonra geceyarısı, ay tam tepedeyken, bir bardağı bir kilisenin
bahçesine göm…” Polonyalı açgözlü bir tavırla “Ee,” diye sözünü kesmiş, “bütün
bunları yaparsam, ben de zengin olur muyum?” “Öyle hemen olmaz,” diye cevap
vermiş Yahudi, “daha başka şeyler de yapman lazım, ama geri kalanını öğrenmek
istiyorsan beş zloti daha vermelisin!” Yahudi parayı aldıktan sonra hikayesine
devam etmiş; kısa bir süre sonra yine para istemiş ve bu, sonunda Polonyalı
öfkeyle bağırana kadar böyle devam etmiş: “Seni aşağılık herif, ne yapmak
istediğini anlamadım mı sandım? Bu işin sırrı mırrı yok, sen sadece cebimi son
kuruşuna kadar boşaltmaya çalışıyorsun!” Yahudi sakin sakin, uysal bir tavırla
cevap vermiş: “İşte şimdi biz Yahudilerin bu işi nasıl yaptığımızı
anladın…”

***

Düz mantıkla bakıldığı vakit çoğumuz Yahudinin aldattığını söyler. Ama burada
bir aldatmanın sözkonusu olmadığı apaçık ortada. Çünkü, Polonyalı sadece
açgözlülüğünden ötürü bir yerlere gelmek istiyor. Ve bu yolu bu yöntemi öğrenmek
için karşı tarafın her teklifine gözü kapalı evet diyor.

***

Yahudi ona bilmek istediğini, öğrenmek istediğini göstermiş. Yani
diyalog’daki dürüstlüğü uygulamış. Ya Polonyalı? O cebinin boşaltımasının kendi
onayıyla gerçekleşmesinin verdiği acı ile çareyi karşı tarafı “aşağılık herif”
diye suçlamakta buluyor.

***

İnsan sadece kendisini aldatır.

***

Eğer öyle olmasaydı; “eşrefi mahluk” yüceliğinde olan insana “cüz’i irade”
sorumluluğu verilmezdi.

***

Fatih Oğuz

Dinslaken / 2009

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz

İdeolojisiz “İdealist” Teraneleri

“Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar” sözüne yıllardan beri sıcak bakmam.
Sormazlar mı adama “koskoca dokuz köyün tümü yanlış ve hatalı bir tek sen mi
doğrusun?” diye. Şahsen ben hep sordum ve sormayada devam edeceğim.

****

İnsanlarımız vitrin önünde olup bitenlere bakmakla yetiniyor. Vitrin ardında
olup bitenlere ise merak salmayı tenezzül etmeyecek kadar, olaylara ilgisiz ve
tabiri caiz ise düpe düz “Allah’a emanetlik yaşıyor”.

****

Bu tavrı kendi yaşamına tarz edinenlere zerre kadar güven olmayacağı gibi
aynı zamanda onları adam yerine koymak, kendi adamlığımızın üzerine neşter
çekmekten beterdir.

****

Çünkü bunlar her tarafa dönerler. Her kuvvetin işaret buyurduğu yöne
yatarlar. Bunlar için ideoloji “karşıtlık kelimelerden” ve dava “mazi
hamasetinden” ibaret.

****

“Adam Smit”i, “Makyavel”i, “Karl Marks”ı, “Veber”i tanımayanların küresel
platformda olup bitenleri sağlıklı okumaları ve tahlil etmelerini
beklemek tamamen abes olur.

****

İdeoloji donanımlı bir hareketin mensubu olduğumuzu söylüyorsak, bu şahısları
ve temsil noktasında adlarıyla fikirleştirdikleri düşüncelerini iyi
bilmeliyiz.

****

İşte bazı arkadaşlarımız maalesef bu konuda tembelliklerini bilmelerine
rağmen olayları teferruatlara bağlayarak, tamamen duygusal telden takılıyorlar.
Ve bu takıntı artık bir “dogma” niteliğinde arkadaşımız tarafından sahipleniyor
ve gerekli cevabı alınca: “On’uncu köye gidiyorum.” diyerek kaçıyorlar.

****

Güle güle ideolojiden kopuk “idealist(!)”.

****

Fatih Oğuz

18 Mayıs 2011 / Frankfurt a. Main

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz

Dava Adamı Hallac-ı Mansur ve 3 Mayıs 1944

Dava adamlığı her şeyden evvel sıradışı minval gerektirir. Dava adamın sevdası, kavgası, üzüntüsü, tasası, düşünceleri, hisleri, ağlaması, gülmesi kısacası her hali farklılığı beraberinde getirir.

***

Bir dava adamı profilini bana sorduklarında aklıma ilk gelen isimlerden bir tanesi Hallac-ı Mansur’dur.

Hallac-ı Mansur uğruna hayatını adadığı dava için fedakarlık abidesi olmakla birlikte aynı zamanda gelecek nesile ahlaki ilim, ölümsüz aşk ve onurlu kavga ışığını emanet bırakacak kadar büyük bir ziyadır.

***

İnandığı dava namına uğradığı iftira sonucu hakkında verilen ceza gereği ona atılan taşlarıın azalmasına değil; çoğalmasına sevinmiştir. Bu inandıklarınız namına uğrayabileceğiniz zorluklara karşı, iftiralara karşı, sorunlara karşı nasıl bir duruş sergilemeniz gerektiğini gösterir.

***

Aynı zamanda ona taş atanları kınamamış “onlar inandıklarını yapıyorlar” diyerek dost olmayanların tavırlarını anlayabilmenin, yöntemlerini çözebilmenin ve düşüncelerini algılayabilmenin yolunu göstermiştir.

***

Öylese inandığın dava uğruna attığın her adımdan, aştığın her engelden, teslim olmayan duruşundan dolayı eğer sana sayısızca taşlar atılıyorsa bunu nimet say ve doğru yolda olduğun için Allah’a şükret.

***

Ne zaman atılan taşların sayısı azalmaya başladı işte o zaman Hallac-ı Mansur’u yaralayan gülün akibetiyle sıradanlaşanların meclisine “merhaba” demiş oluruz. Bu “merhaba” bizi rahatsız etmeli. Bizi yerimizde durdurmamalı. Olanları kabul etmek, olanlara razı olmak korkaklığın alametidir. Kişiliğimizi en acımasız yönüyle irdelemek ve sorgulamak adamlığın besmelesi ve “3 Mayıs 1944” direnişini meydana getiren ruhun dünyevi mücadele stratejisidir.

***

Fatih Oğuz

02 Mayıs 2011 / Frankfurt a. Main

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz