Monthly Archives: Haziran 2011

Pir Ali’m

 

Rahata koymaz beni halim.

Masumların yarasını oyar zalim.

İntizar yükselir arş-ı alaya.

İmdadıma yetişir Pir Ali’m.

***

İlim dergahında rahlesiyim.

İlim kelamında imlasıyım.

Aklım şaşar bilge deryasında.

Kaptanım olur Pir Ali’m.

***

Erler halkasına katıldım.

Mazlumların umudu; arslanım.

Korkuya düştüğünde yürekler,

Korkuyu boğar Pir Ali’m.

***

Turna işvesiyle semaha geçtim.

Dost ocağında dem tuttum.

Vuslata eriştim vadem doldu.

Beni bekler Pir Ali’m.

***

Fatih Oğuz

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz

Köşe – Nihad Sâmi Banarlı

Bizim dil hengâmemizde işlenen suç, Türkçeyi yalnız Türkiye topraklarında dokuz asır işlenmiş bir dil olmaktan kopararak fakir bırakmamızdır.

“Ne diye üzülüyorsunuz? Bir tek sözcük atıyor, yerine yenisini oturtuyoruz; bunda dilin ne ziyânı var?” sözü, ilk bakışta tehlikeli değildir, hattâ saf Türkçe sevgimizi destekler.

Ne var ki Türkçe, bir mecazlar ve cinaslar lîsanıdır. Ondan her kelimenin birçok mânâsı olmuş, her kelime birçok başka sözle birleşerek, zengin bir mânâ âlemi, bir kelime ailesi kurmuştur. Türkçeden, Türkçe veya Türkçeleşmiş bir kelime atmak çok kere bir kabile halkını toptan öldürmek kadar kabarık sayıda bir harcayıştır.

Köşe kelimesi de böyledir: Bu kelime dilimize Farisî’den gelmişti. Aslı, Acemcede guuşe sesiye söylenirdi. Ancak Türk halkı kelimeleri mânâlarına göre seslendirmeyi sever. Guuşe, köşe’nin keskin dönemecini hiç de belirtemeyen âdetâ yuvarlak sesli bir söz… Sesi ile mânâsı uyuşmuyor. Bu sebeple halk dili, onu köşe keskinliği içinde Türkçeleştirdi.

Sonra bu kelime ile bir dil ve mânâ ailesi yarattı: Köşeyi, baş’la birleştirerek, köşebaşı terkibini söyledi ve baş köşe diyerek odalarda, salonlarda büyüklere bir yer ayırdı. Onu kapmak masdarıyla birleştirerek köşe kapmak, köşe kapmaca oynamak deyimlerini yaptı; çekilmekle kaynaştırıp bir köşeye çekilme’sini bildi. Yahut geçmek’le kurulmak’la anlaştırarak, köşeye geçmek, köşeye kurulmak deyimlerini buldu.

Müselles için, üç köşeli, murabba için dört köşeli, müseddes için altı köşeli karşılığını yine halkımız bulmuştu, biz aydınlar(!) beğenmedik; üçgen, dörtgen, altıgen demeyi, daha âhenkli sandık.

Vurdumduymazlıkla irileşmiş, ruhu ve vücudu şişmanlamış kimselere dört köşe olmuş diyerek, kelimelerle karikatür yapan da halkımızdır. Duvarcılıkta, köşeler için yontulan taşlara köşetaşı adını da o vermiştir. Sevdiklerini, çocuklarını, çiğerimin köşesi! heyecanıyla yine o sevdi.

Ev, oda, soba köşelerinin, döşemesinde kullandığı sedire, kanepeye köşelik adı koydu; sokaklarda köşebaşlarındaki boyalara bakara, mavi köşe, yeşil köşe târiflerini buldu.

Köşede kalmak, köşede bucakta kalmak, köşede bucakta aramak, akşamları evde döndükte rahat ettiği ev bucağına benim köşem dieyrekten ısınmak; eğer bu bir yazarsa, gazetesinin, her gün kendi köşesinde yazmak; nice girift, yuvarlak veya köşeli hâdiselere köşe penceresinden bakmak; bir büyük hükümdara: “Dünyanın her köşesinde senin adın var!” diye seslenmek, sonra Farisîden gelmiştir diye köşe kelimesini bir köşeye atmak; yerine becek yahut bükek ya da bükeç gibi bir söz oturtup uzun zaman bütün bunlarsız kalmak…

Orta Asya Türkçesi’nin başına gelenleri elbette biliyoruz; fakat Türkiye Türkçesi, senin kaderin böyle mi olmalıydı?

Nihad Sâmi Banarlı

Türkçenin Sırları S.122-123

Yorum bırakın

Filed under Nihad Sâmi Banarlı

Sevilenin dengi olmak – Franz Kafka

Dünyadan elini ayağını çeken herkes herkesi sevmelidir, çünkü onların dünyasından da elini eteğini çekmektedir. Böylece asıl insan doğasının içyüzünü sezmeye başlar; bu varlık sevilmez de ne yapılır; ama bunun tek şartı vardır: sevilenin dengi olmak.

Franz Kafka

60. Aforizma

Yorum bırakın

Filed under Franz Kafka

Basamaklar… Hermann Hesse

Her goncanın soluşu ve gençliğin yaşlılığa dönüşmesi gibi,

zaman içinde hayatın her devresi çiçeklenir.

Her ermislik ve erdemin kendi zamanı vardır ve hiçbiri sonsuza dek
süremez.

Yürek her zaman yolculuğa ve yeniden
başlamaya hazır olmalı.

Hayat her çağırdığında, yürek, kimseye
yakınmadan,
yeni baslangıçlar için kendine cesaret
verebilmelidir.

Ve her baslangıç içinde bir sihir bulundurur.

Bu sihir bizi korur ve yaşamamıza, devam etmemize yardım eder.

Hafiflikle, basamak basamak geçmeliyiz her yolu.

Hiç kimseye anayurt gibi bağlanmadan.

Dünyanın ruhu bizi bağlamak ya da sınırlamak istemiyor,

bizi basamak basamak genişletmek ve yükseltmek
istiyor.

Hayatın bir evresine alıştığımız anda,

alışkanlığın getirdiği duygu bizi hapseder,

bize acı verir.

Sadece yolculuk etmeye hazır olan,

felç edici alışkanlıklardan kopmayı göze alabilir.

Belki de bize bu aşılması gereken basamakları gönderen ölümdür.

Hayatın bizden talepleri hiç bitmeyecek.

Haydi o zaman yüreğim, ayrılığa, yolculuğa hazırlan

ve iyileştir artık kendini.

Hermann Hesse

Yorum bırakın

Filed under Hermann Hesse

Fikir ve Sanat – Alparslan Türkeş

Medeniyetlerden devlete ve siyasi hareketlere kadar bütün sosyal müesseselerin temelinde bir fikrî öz bulunmaktadır. Bu müesseselerin gücü, canlılığı ve gelişmesi de fikrin işlenmişliğine bağlıdır. Sanat, fikirlerin işlenmesinde, insana ve Allah’a yönelişte, beşer ufkunun genişlemesinde en önemli faaliyetlerden biridir. Sanat insanı doğruya, iyiye ve güzele yöneltmektedir.

Sanatçı, sahip olduğu engin kültürle birlikte olağanüstü sezgisi sayesinde eserler verir. Çok defa sanatçının heyecanı ve sezgisi fikirlere öncülük etmiştir. Fikirle sanatın birlikte geliştiği toplumlarda tekâmül süratlanmakta, medeniyetler gelişmektedir. Her büyük fikrin, her medeniyetin kendi sanatını da yaratması, fikirle sanat arasındaki kopmaz ilişkilerden doğmaktadır.

Bir İslâm medeniyeti sadece ilim ve kamu idaresinden ibaret değildi. Şiir, musikî, mimarî, tezhip, hat ve nesir sanatları bu medeniyetin estetiğini ortaya koymuş, medeniyeti zenginleştirmiştir.

Aynı durum Batı için de geçerlidir. Bir rönesans sanatı olmasaydı bir Batı medeniyetinden bahsetmek mümkün olmayacaktı. Fransız ihtilâli sadece ihtilâlcilerin değil, hatta öncelikle ithilâlin temelindeki fikirleri yoğuran fikir ve sanat adamların eseridir.

Çağımızda da sanat, büyük sezgiler sayesinde insanlığın ufkunu genişletmekte, arayışlarını ortaya koymaktadır.

Biz, kendi klâsiklerimizde bulunan kâinat ve insan anlayışını geliştirip çağımıza hitap ettirmek için fikir ve sanat teşvikini zarurî bulmaktayız. Ülkümüzün bir kanadı ilim, öteki kanadı güzel sanatlardır.

Resim, mimarî, heykeltıraşlık, musikî ve edebiyat bir kültürün yaratıcı dehasını temsil etmektedir. Eğer milletimiz ve insanlık yeni ufuklara yönelmek ihtiyacını duyuyorsa, güzel sanatların bunda büyük rolü olacaktır.

Tefekkür ve sanat özel kabiliyet gerektirir. Bu kabiliyetin gelişip eser vermesi ve böylece milli kültürün zenginleşmesi için fikir ve sanatın muhtaç olduğu ortamı meydana getirmek, devletin de toplumun da görevidir. Bu ortam hürriyetle birlikte fikre ve sanata itibar gösterilmesidir.

Gerçekten de tarihte bütün fikir ve sanat hamleleri kendi hürriyet mücadelesiyle birlikte gelişmiştir. Fikrin ve sanatın gelişmesi, hürriyete çok defa öncülük etmiştir. Bizim doktrinimizde hürriyetçilik ilkesinin temel bir prensip olarak benimsenmesi, sadece insan haklarıyla ilgili değil, aynı zamanda fikrin ve sanatın, dolayısıyla medeniyetin gelişmesiyle ilgili bir dünya görüşünün mahsûlüldür. Bu noktada ülkücüğümüz, hürriyetçiliğimiz, ilimciliğimiz ve gelişmeciliğimiz öteki ilkelerimizle birlikte sistematik bir bütün oluşturmaktadır.

Zira fikir ve sanat ancak hürriyet ortamında geliştiğine göre, milletlerin gelişmesi de aynı ortama bağlıdır. Sanatın, düşüncenin ve fikrin açacağı yeni ufuklar, daima milletler için gelişmecilik heyecanının kaynağı olmaktadır.

Gerçekten de milletlerin büyük gelişme çağları, fikir ve sanatın da üst üste dahiler çıkarıp hamleler yaptığı çağlardır.

Türk-İslâm medeniyetinin canlı ve gelişme halinde olduğu çağlarda, büyük devlet adamlarının yanında Sinan ve Kemal gibi mimarlar, Bâkî, Fuzulî, Karacaoğlan gibi nâsirlar, Zembilli Ali Efendi, İbnî Kemal, Ebussûd Efendi gibi büyük ilim ve fikir adamları görülmektedir.

Batı’nın hamlesinde de Dante’nin, Leonarda Da Vinci’nin, dahî müzisyenlerin, filozofların bulunması, Batı edebiyatının en canlı devrini bu medeniyetin bu gelişme çağlarında yaşamış olması ilgi çekicidir. Batı romantizminin büyük ismi Victor Hugo’nun Waterloo savaşını tesadüflerle izah ederken, milletlerin asıl gücünün fikir ve sanattan kaynaklandığını vurgulaması, gelişen bir medeniyette fikre ve sanata duyulan saygıyı gösteriyor.

Romantizm ruhları alevlendirirken, edebî realizm dikkatleri tabiata ve topluma çevirerek gelişmeyi hızlandırmıştır.

Bizim tarihimizde de başkentler büyük fikir, ilim ve sanat adamlarının toplandığı, büyük itibar gördüğü yerlerdi. Ali Kuşçu’nun Türkistan’dan Osmanlı sarayına gelip büyük itibar görmüş olması, hayat enerjisinin, fikre ve sanata verilen önemin canlı bir ifadesiydi.

Marksizm iktidar olduktan sonra fikri ve sanatı boğduğu gibi kendini bile kısırlaştırmıştır. Çünkü marksist rejim insana ve hürriyete inanmamıştır. Bugün de sosyalist ülkelerde insanın ve hürriyetin kavgasını fikir ve sanat adamları yapmaktadır. Nazi döneminde, büyük bir felsefe ve sanat geleneğine sahip olan Alman kültürünün kısırlığa mahkûm edilmesi, fikir ve sanatla hürriyet arasındaki ilişkiyi göstermektedir.

9 Işığın hürriyetçilik, şahsiyetçilik, ülkücülük, ilimcilik ve halkçılık ilkelerinin iktidarımızda canlı ve verimli bir şekilde uygulanmasıyla klâsik kültürümüzün çağdaş boyutlarda gelişmesi sağlanacaktır. Türkiye’nin birinci sınıf ilim adamlarına duyduğu ihtiyacı belirtirken ifade ettiğim görüşler, fikir ve sanat için de geçerlidir.

Türk-İslâm klâsik kültürünün, çağdaş tekniklerle ve çağın meselelerine doğru geliştirilmesi, millî kültürümüzü ve şahsiyetimizi güçlendirecektir. Böyle bir fikir ve sanat hamlesi, insanlığın kültür hazinesine büyük katkılarda bulunacaktır. Allah, kâinat, tabiât, toplum ve insan ilişkilerinde beliren bunalımın insanlığı yeni ufuklara, yeni arayışlara yönelttiği bu çağda, başaracağımız böyle bir hamlenin insanlık için evrensel değerde bir medeniyet sıçraması sağlayacağına inanıyoruz.

Yalnız devlet politikasının fikir ve sanatı teşvik etmesi muhakkak ki şart ama yeterli değildir. Toplumda ve genç nesillerde fikir ve sanat heyecanının geliştirilmesi, ufukların açılması, kabiliyetlerin teşviki gerekmektedir. İnsan anlayışımız buna müsaittir ve bugünkü Türkiye’de beliren büyük sanat istidatları bu ümidimizi kuvvetlendirmektedir.

Görülüyor ki, 9 Işık, maddî kalkınma meselelerinden manevî-insanî meselelere, bizi biz yapan felsefî değerlere ve çağımızın temel meselelerine kadar mâneviyâtçı ve insancı bir sistematik dünya görüşünün temel ilkelerini vermektedir. Görevimiz, ülkücülerin görevi, bu muhtevayı iyi öğrenmek ve dostlarımıza da siyasî rakiplerimize de işlenmiş fikirlerle, sonsuz bir enerji ve incelmiş bir sanatla tanıtmaktır. Millî ve evrensel kültüre katkı bizim önemli görevlerimizden biridir.

Özlediğimiz dünyayı, özlem içindeki insanlığa anlatmalıyız.

Alparslan Türkeş

(Bunalımdan Çıkış Yolu, S. 181-184)

Yorum bırakın

Filed under Alparslan Türkeş

Keşke’lerin ağına düşmemek …

Keşke’lerin ağına düşmek istemez bu gönül!…Hangi yiğit ister “pişmanlığın”
pençesinde oyuncak olmayı? Aynanın önüne kaç kişimiz geçiyor? Kaç kişimiz aynaya
“yansıyan” gölgeden hesap soruyor? Her dem “sevmek”…her dem olumsuzluklara
rağmen “ümit” etmek…her dem sevdiğimizi aklımızdan, yüreğimizden
çikarmamak…Basit olsa “vurulmuşluğumuz” sanırım kolay olurdu “terk etmek”…Yarı
yolda bırakanlardan olmamak idi “yeminlerimiz”…Çatık kaşlarımızın “diyeti” bu
kadar ucuz olamazdı, olmamalıydı…Kimilerine göre “enayi”, kimilerine göre
“macera” kimilerine göre de “sefil” bir “karaktere” sahipmişiz…

 

Her şey bitmiş!…Öyle diyorlar bize “yemin” ettiren o “dev”
ağabeyler…Değişen neydi? Zaman mı? Mekan mı? İnsanlar mı? Yoksa “mücadele”
alanı mı? Hangisi zor geliyor?…Bana kalırsa “alıştığımız” bütün
“alışkanlıkların” aslında bir devrin “yaşanması” gerektiğini ve bu devir yeni
“devir”lerin doğurduğunu ve beraberinde getirmiş olduğu “yeni alışkanlıklara”
aslında “alışamadığımızı” ve asıl bize zor gelen bu “alışkanlıklardan”
kopamadığımız için diye düşünüyorum…

 

A kişi ne diyecek? B kişi ne diyecek? C kişi ne diyecek?…Başkalarına “tayın
etme” hakkını bırakan bir şahıs…Aynadaki “hesaptan” elbette aciz kalır!

 

Fatih Oğuz / 2005

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz

“Hareket” nezdinde “1 santim ileri-geri”ciler

Kainat yaratılıştan bu yana hep aynı yörünge doğrultusunda “Hareket” eder.

Astronomi bilimi (Gökbilimi) dersinde olayın nizam boyutunu açıklamak için küçük bir örnek verilir.

Dünya 1 santim güneşe yaklaşsa, dünya kül olur. Buna karşılık dünya güneşten 1 santim uzaklaşırsa donar.

Yani dünya; “Hareket”in nizamından çıkarsa, yörüngesini “1 santim” şaşırırsa akibeti facia olur.

Bu makro örneğini mikroya indirebiliriz. Örneğin dünya örneği yerine “birey“i alabiliriz.

Birey örneğini her sosyal kademeye uyarlayabiliriz. Sonuçta “1 santim ileri-geri” örneğindeki akibet aynı etkiye sahiptir.

İnsanın en büyük vasfı akıl sahibi olmasıdır. Çünkü akıl sana “1 santim” ehemniyetinin inisiyatifini duygusallığa bırakmaz. Karar mekanizmasını gerçek gerekçelere dayalı yönetir. Vereceği karar o an için içine sinmeyebilir, vicdanını sızlatabilir ama yapılması gerekenide yapar ve hoş olmayan akibetin önünü kapatmış olur.

Batı terminolojisinde “prioritet“, doğu terminolojisinde ise “basiret” diye geçer.

Ecdat ise “ya devlet başa, ya kuzgun leşe” diye tarif etmiş.

Öylese akibeti, “Hareket” değil; “Hareket“in yörüngesinden çıkan “1 santim ileri-geri“ciler düşünmeli.

Çünkü onlar ne yaparsa yapsınlar “Hareket” yaratılıştan bu yana aynı vakurla, yörüngesinde, nizamında yoluna devam edecek.

Fatih Oğuz

26 Ocak 2011 / Frankfurt a. Main

*Davamız “Hareket” kavramı ile özdeşleştirilmesinin sebebi
nedir(?) diye kendime sorduktan sonra yukarda yazılanları yazma ihtiyacını
duydum.

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz

Asimilasyon, Entegrasyon ve Desentegrasyon

Alman Yeşiller partisinin Eşbaşkanı Sayın Cem Özdemir, 01 Mart 2011 tarihinde
“Die Welt (Dünya)”(1) isimli Almanya’nın en ciddi ve en itibarlı gazeteye
röportaj verdi.

 

Röportajının ana muhtevası Sayın Başbakanın Almanya ziyareti esnasında
Düsseldorf şehirinde yapmış olduğu konuşma. Alman kamuoyu Sayın Başbakanın
Düsseldorf salon programındaki konuşmasını ve yaklaşımını “Türkiye’deki Genel
Seçim öncesi oy avcılığı, asıl meselelerden uzak kalındığı ve şov” olarak
nitelendirdi.

 

Ne yazıkki Sayın Başbakan Almanya’da yaşayan Türklerin hiçbir sorununa çare
olacak somut bir çözüm sunamadı. Sayın Başbakan her ziyaret sonrası oluşturduğu
polemiklerin sayesinde Almanya’da (Avrupa’da) yaşayan Türklerinin sorunlarını
Alman (Avrupa) kamuoyuyla birlikte başbaşa bırakmıştır.

 

Buna karşılık devreye “Türk kökenli” siyasiler giriyor ve uluslararası
tanımlamaya sahip olan “entegrasyon”‘la ilgili sorunları derinleştiren ve çözüme
giden yolları kördüğümle bağlayan beyanatlarda bulunuyorlar.

 

Örneğin röportajda Sayın Özdemir “Türkleri asimile etme gayreti insanlık suçu
deniliyor. (Türkler) Asimile olup olmamayı kendileri karar vermeleri gerekmiyor
mu?” sorusuna yönelik “Kesinlikle. Zorlama olmamalı, ama herkes bu hakka
(asimile olmak) sahip. (…). Asimilasyon bireysel bir tercih ve başkaların
müdahalesi olmamalı.” cevabı durumumuzun vahimiyetini açıklamakta.

 

Sayın Özdemir’in cevabını ters yönden okuyacak olursak şu anlam çıkıyor:

 

Toplum olarak entegrasyon zorlanıyorsa, bireysel tercihinle asimile
hakkını kullan
.”

 

Bilindiği üzere her bilim kendi metodolojisine sahip. Asimilasyon teriminin
menşeisi biyolojiye dayanır. Toplum ilişkileri, bireysel münasebetler
çerçevesinde mevcut sorunların çözümü biyolojik mantıkla, fertçi fırsatçılıkla
değil; toplumu var eden bütün kesimi direkt muhatap alan Toplum bilimiyle ve
enstrümanı olan sosyoloji disipliniyle olur.

 

Entegrasyon uzun vadeli ve gerçekleştirilmesi zor gösterilen toplumsal
değerler manzumesi yerine; kısa vadeli, tez sonuç getiren, başarı vaat eden, az
enerji gerektiren bireysel başarı profili çılalayan asimilasyon uygulaması
topluma empoze edilmekte.

 

Sayın Özdemir’in asimilasyon ve entegrasyon hakkında görüşlerinin özetini şu
şekilde çıkarmakta mümkün:

  • Asimilasyon = Bireysel tercih (Fertçilik). Kısa vadeli. Başarı oranı daha
    yüksek.
  • Entegrasyon = Toplumsal tercih (Toplumculuk). Uzun vadeli. Başarı oranı
    alçak. Gerçekleşmesi güç.

Sayın Başbakanın öncülüğünde AKP politikalarının Ortadoğu’ya, Kuzey Afrika’ya
kısacası müslümanlar topluluklara demokratikleşme(!) hususunda örnek olduğunu ve
Türkiye’yi “daha liberal, çok dinli, çok kültürlü ve hatta çok feminist ve
eşcinsel”(2) bulduğunu söyleyen ve bu çalışmaları destekleyen Özdemir aynı
zamanda “Ankara çocuklarımın ve burada yaşayan Türk çocuklarının sorunlarını
çözemez”(3) demesindeki vurgusu(!) gözardı ediliyor.

 

Bu yüzden “Bize Türkçe’yi öğrenin” dedi diye başbakanla övünen arkadaşlar
içinde bulunduğumuz sosyopsikolojik ve sosyokültürel buhranın algısında
değiller.

 

Algısında olmayanlar “asimilasyon” adayı, olanlar da “desentegrasyon”
adayı.

 

Fatih Oğuz

08 Mart 2011 / Frankfurt a. Main

 

Kaynakça

 

(1) Ankara löst nicht die Probleme meiner Kinder http://www.welt.de/politik/deutschland/article12665295/Ankara-loest-nicht-die-Probleme-meiner-Kinder.html

 

(2) Revolution in Ägypten: Wer Arabiens Demokraten wachrütteln kann / http://www.spiegel.de/politik/ausland/0,1518,743812,00.html

 

(3) Ankara löst nicht die Probleme meiner Kinder http://www.welt.de/politik/deutschland/article12665295/Ankara-loest-nicht-die-Probleme-meiner-Kinder.html

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz

İnsanlarla Yaşamak Güçtür, Çünkü Susmak zordur

“İnsanlarla yaşamak güçtür, çünkü susmak zordur.” (Nitşe)

*

Her insanın kafasına takıntı haline getirdiği bir meta vardır. Yaratılıştan
bu yana metaya yüklediği anlam ile “ben” olgusundan “biz” olgusuna bir tevzif
yolculuğuna çıkma gayretinde olmuştur.

*

Bu yolculuk esnasında edinmiş olduğu bilgileri, gözlemleri ve tecrübeyi
paylaşma arzusu deli deniz gibi kabarır, çalkalanır. Yalçın kayalıklara yumruk
indiren dalgalar gibi insanların tabularına, alışagelmiş yaşamlarına ucube ve
aykırı fikirler çarptırır.

*

Bir yandan çekinir, yanlış anlaşılmaktan veyahut insanların alışagelmiş
hayatlarını altüst etmekten korkar. Ama ifşa dürtüsü rahat koymaz ve bilgi
edinmenin en tehlikeli yönüne hızlıca hareket geçer: Tanınmak!

*

Bilgi edinen, çeşitli vakalara mana yükleyebilen, varlık içerisinde yokluk,
yokluk içerisinde varlık polaritesine sahip olabilen birey, kendisine sır
edinmeye zül sayar.

*

Çünkü o artık Eflatun’un eserindeki Sokrates “mağara” benzetmesindeki figüran olmaktan kendisini
aşmış.

*

Ruh’un yansıması sayılan gölgesine hakim olmuş. Aklın egoya olan hükmünü
kaldırmış ve hükümdarlığı egosuna teslim etmiş.

*

Artık ona dayatılan bilgi kümeleri değil; onun idrakinde gelişen, kavramlaşan
duygu-akıl manzumesiyle ağılaşan ego-bilgiler tercih mekanizmasını
hareket halinde tutan.

*

İnsanlarda bastırılmaya çalışan bu karakter ortaya çıktığı vakit diğer toplum
fertlerine nazaran daha korkusuz ve daha idealisttir.

*

O menfaat endişesi taşımaz. Anlaşılmamaktan biraz tırsar. Lakin “anlaşılan
tek tip türü birey” olmaktanda nefret eder.

*

Çok eziyet görür. Çok zulüm yaşar. Bazen Hallac-ı Mansur olur. Bazen İmam-ı
Azam. Bazen Nesimi.

*

Onlar toplumsal büyümeyi kalıba, toplumsal meşruiyeti kişilerin
çoğunluğuna bağlayan teknisyenler değildi.

*

Onlar toplumsal büyümeyi, toplumsal demokrasiyi, toplumsal rönesansı,
toplumsal kalkınmayı “ego” olgusunun

kemal mertebesine bağlayan birer solidarist öncüleridir.

*

Tek kişi gibi görünseler bile, aslında her kişinin içinde beslediği, sahip
olduğu duyguların açığa çıkaran iletişim taşıyıcılarıdır onlar.

*

Yani baktığınızda o tek kişi aslında “biziz”.

*

Öylese “ben” olgusunun cesaretine “biz” cesaretini eklemek yerine, ne diye
halen “sen” pasifizesiyle sindirilmiş haldeyiz?

*

Bu böyle olduğu müddetçe bu hikayenin kahramanları hep fil ile tek başına
kalan Nasreddin Hoca, hainler ise kralın önünde hocayla fili tek başına bırakan
“biz” oluruz.

*****

Fatih Oğuz

09 Nisan 2011 / Frankfurt a. Main

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz

Yansıma

Bir şiir tuttursam, dilinden düşmeyen.
Vallahi kıskanırdım her hecesini.

Her harf ile kavga eder,
Çekemezdim diline düşmesini.

O kadar meftunum ki diline,
Diline ruh veren yüreğine,
Yüreğini makama ulaştıran fıtratına;
O kadar meftunum ki sana.

Bir türkü dinlesem, aynı zamanda seninde dinlediğin.
Vallahi kıskanırdım her satırını.

O an kurduğun hayalde,
Solmuş bir yansıma olsam.

Sen beni aldırmasan,
O an kurduğun hayalde,
Öyle kalakalsam senden habersiz.

Fatih Oğuz

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz