Monthly Archives: Haziran 2013

Taassup (Alparslan Türkeş)

Fikir hayatımızda sık, sık üzerinde durulmuş olan şeylerden birisi de hiç şüphesiz “taassup” kelimesi ve onun ifade ettiği manadır. Tarihimizin son yıllarında taassup kadar hiç bir şey müteassıbane bir istismara uğramamıştır.

Yanlış anlaşılmalara yer vermemek için, konuya girerken fikrin tarifini yapmak gerekecektir. Şu halde taassup ne demektir diye, bir soru sorulacak olursa ve bu arada lügata da bakılırsa taassubun, insanların ve cemiyetlerin sahip oldukları fikir, inanç ve itiyatları terk etmemek isteği ve bunları sonuna kadar, körü körüne inatla savunma hareketi olduğu görülür.

Birçok hallerde bunun içine başka fikir ve kanaatlere düşman kesilmek ve onlara hayat hakkı tanımayarak tecavüzkar olmak gibi vasıflar da karışır.Bizde son zamanlara kadar taassup denince, genel olarak akla hep din taassubu gelmiştir. Hatta bugün de taassup denince yine hatıra din taassubu gelmektedir. Esasen bunun böyle olması da tabiidir. Çünkü Türk milletinin kalkınma için son iki yüz elli yıl içerisinde giriştiği bütün yenilik hareketlerinde, din taassubu, cahil, muhteris ve hain devlet ve din adamları tarafından aşılmaz birer engel olarak kullanılmıştır. Ayrıca otuz yıldan bu tarafa da hep din taassubu üzerinde durulmuş ve başka sahalardaki taassuplardan hiç bahsedilmemiştir. Mütefekkir geçinen birçok fikir simsarları, belirli menfaat ve maksatlar için bu konuyu, her şeye ve herkese karşı daima korkutucu bir silah olarak kullandılar.

Yurdun hür fikir hayatını baskı altında bulundurmak için, din taassubu düşmanlığı, ondan daha tehlikeli bir taassup haline getirildi. Halbuki kör bir taassup, hangi alanda olursa olsun, tehlikeli ve zararlıdır. Böyle bir taassup bulunan kafa ve ruhlarda, mutlaka karanlık vardır. Aydın bir zihniyetin baş vasıflarının ise, ideal ve aklıselim olduğu şüphe götürmez bir hakikattir.

Bizde zaman zaman, fikir ve kalem erbabı diye geçinen öyle kimseler ortaya çıkmıştır ki; bunlar kendilerinden başka türlü düşünenlere tahammül ve müsamaha etmek şöyle dursun, bu gibileri yok etmek için her türlü iftira ve tertiplere başvurmuşlardır. Ellerine verilmiş olan resmi ve özel vasıtaları millete hizmet yolunda kullanacakları yerde, bunları kendi menfaatları uğrunda millet menfaatlerine karşı kullanmışlardır. İçine düştükleri gaflet ve şuursuzluk yüzünden, memlekette manevi tedhişe yol açan bir taassup yaratmışlardır. Eski softaların “ din elden gitti, şeriat elden gidiyor ” teraneleri yerine, bu gibilerin ellerinde aynı ruhu taşıyan fakat başka şekil ve renge bürünmüş olan kişiler ortaya çıktı.

Eğer milliyetçi yazılar yazılıyor veya milliyetçi hareketler yapılıyorsa, ve bu da onların kusurlarını açığa vurmakta ise, hemen taassupları faaliyete geçer ve adı geçen yazı ve hareket sahiplerine, tam Moskova ağzı ile “Gardistler.,, Faşistler…” diye hücumlar başlar: Tek parti devrinde bulunulduğu, radyo ve basının da bunların dilini kullanmak zorunda kaldığı düşünülecek olursa, fecaatin büyüklüğü gayet kolay anlaşılır.

Eğer, milletlerin mazileri, gelenekleri ve tarihleri ile yaşayabilecekleri, bunlardan mahrum kaldığı takdirde, köksüz ağaç gibi ölüme mahkum bulunacağım yazanlar çıkarsa, bunlara da derhal aynı taassup, “ geri kafalılar, inkılap hainleri ” diye iftira kusan nefeslerim savurmaktan çekinmez.

Bu durum karşısında fikir ve kanaatlerim belirtmek isteyenlerin, umumî efkarın huzuruna çıkmalarına da, müsaade edilmezdi. Vatandaş, kendisine mal edilen peşin hükümleri, yalan yanlış fikir ve kanaatleri, kendi isteği dışında olarak, yüklenmek mevkiindeydi. Nefsim savunmak ve sesini duyurmak imkanına sahip değildi.

İnsanlık ve bilhassa Türk milleti, kör taassuplar yüzünden çok büyük felaket ve ıstıraplara uğramıştır. Fakat bunların yalnız ve yalnız dini taassuplardan ileri geldiğim zannetmek hatadır. Uğranılan felaketler, gafillerin, hainlerin cehaletten faydalanarak, istismar için meydana koydukları her alandaki, her çeşit kör taassuplardan ileri gelmiştir. Bunun için her çeşit mezhep, fikir ve parti softalarının her alanda yaratmaya ve tahrik etmeye çalışacakları kör taassuplara karşı, Türk milletini uyarmak ve muafiyeti bulundurmak, temkinli ve mutedil her Türk aydının baş vazifelerindendir.

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Alparslan Türkeş

Özgürleşme Değil Milletler Mücadelesi (Ahmet Şafak)

Ahmet Şafak / 06.08.2012

Bu bir Türkiye klasiğidir.

Aydınlarımız olayları gerçeklikten koparıp kendilerince değerlendirirler.

Evet,elma’nın turuncu olduğunu değil,kırmızı olduğunu söylerler ama nedenini öyle bir yere bağlarlar ki kırmızı ağlar.

Gerçekler aslında sonuçlar değil sebeplerdir.

Aydınlarımızın sebepleri nedense hep farklı gerekçeler içerir.

Hürriyet gazetesinin yazarı Mehmet Yılmaz,Olimpiyat oyunlarının açılış gösterisini milyonlarca insanın ağzı açık izlediğini ve köylü toplumdan devrim yaratarak sanayi toplumuna geçmeyi başaran İngilterenin öyküsünü anlatan bu gösteri üzerinden Sanayi devriminin neden önce İngiltere’de gerçekleştiğini sormuş ve kendince cevaplamış.

Sebebini de açıklamış : Özgür düşüncenin gelişmesi !

Yani elma kırmızı ama özgür olduğu için kırmızı !

İngiltere’nin sanayi devriminde öncü olmasını özgürleşmeye bağlayan bu anlayış sadece Mehmet Yılmaz’ı değil sol düşünceden liberalizme gelen bütün kalem erbabını etkisi altında bulunduran bir anlayıştır.Sanayileşmenin arkasında yatan sömürüyü,emperyalizmi,24 saat çalınan çocuk emeğini ve ada kültürüyle biçimlenen devlet politikalarını hesaba katmayan bu anlayış aslında Türkiye’ye bir fikri empoze etme telaşındadır.

Özgürleşelim kurtulalım !

Halbuki özgürleşmek bir sebep değil bir sonuçtur.Sebep İngiltere’ye has,bugünde Amerika’da kendisini gösteren ada jeopolitizmidir.Aslında özgürleşmek bir tür deniz jeopolitiğinin yarattığı bir aydınlar fantazyasıdır.

Britanya adasında gerçek,Hindistan’da hayal bir fantazya !

Bu fantazyanın arkasında Newton’un ” evrensel çekim yasasının ” ,Adam Smith’in ” Milletlerin zenginliğinin “,John Lock’e’nin ” deneysel ampirizminin ” varsayarlar da formason kültürünü görmek istemezler.Bu sanayileşmede vahşi kapitalizm olarak tarihe geçen insanlık açısından zulüm dönemini unuturlar.Charles Dickens’in ” Oliver Twist ” romanı bize İngiliz Sanayi devriminin nasıl bir sosyo-ekonomik ortamda geliştiğini anlatır.

Teoman Durali,İngiliz devriminin köklerinde Anglosakson ve Yahudi bileşkesinin yattığını söyler.Bu bileşke Türk kamuoyunda deşifre edilmediği müddetçe özgürlük taleplerinin bizi taşıyacağı uçurum öngörülemez.

Mehmet Yılmaz,aynı zaman diliminde Fransa’da Voltaire’nin yasaklandığını dile getirirken aslında pek çok şeyi unutur.Fransa,İngiltere’nin açık tehdidi altındadır.Farmasonluk bu tehdidin en mühim simgelerinden biridir ve nihai olarak Fransız Devrimini bu sembol gerçekleştirmiştir.

İngiltere ada toplumu değil de Avrupa anakarasında olsaydı bu kadar özgür davranabilir miydi?Britanya İmparatorluğunun emperyalist politikaları bu kadar fütursuzca Hint okyanusuna akarmıydı?

Akmazdı,çünkü jeopolitikası gereği korunmacı olurdu?Almanya’nın,Fransa’nın yaptığı gibi..

Mehmet Yılmaz İngiltere ve Fransa örneğini özgürleşme üzerinden iki farklı devlet olarak vermiş.Oysa devletlerin varlığını belirleyen şey özgürleşme değil jeopolitik hassasiyetlerdir.Ve elbette son tahlilde milletler mücadelesidir.

İngiltere,sömürgesi olan Amerika’ya bağımsızlık yolunda katkı veren Fransa’dan intikamını korkunç bir şekilde almıştır.Amerikan saflarında döğüşmek için Yeni Dünya’ya giden La Fayette gibi aydınlar tam bir Anglosakson olarak Fransa’ya dönmüş ve kralı alaşağı etmişlerdir.Fransız liberalizminin bilinen isimlerinden Voltaire’de Londra sürgünününden John Locke’nin talebesi formason bir Anglosakson aydın olarak ülkesine ayak basmıştır.Gerisi malum,Fransız Devrimi !

Bizim aydınlarımız bu ilişkiyi özgürleşmeye bağlar ama milletler mücadelesine bağlayamazlar.İngilizlerin neden bireyci-liberal felsefeye itibar ettiklerini,Fransızların neden daha toplumcu olduklarını anlamak için coğrafya-zihin arasında ilişki kurmak gerekir.Sadece coğrafya değil elbette toplumsal özelliklerde bu tercihlerde önem taşır.

Bu yazılar bir talebi içerir ve Türkiye’nin de liberal bir yolu tercih etmesi gerektiğini vaz’eder.

Bu sebeple Hürriyetin yazarı,başbakan yardımcısı Ali Babacan’ın özgürleşme vurgusu yaptığını beyan ederek,ileri demokrasi,buna uygun bir hukuk düzeni ve bunu besleyecek bir eğitim düzeni olmazsa Türkiye’nin orta gelir tuzağına düşebileceğinden bahsederek yazısını bitirir.

Ama bitmeyecek bir gerçek vardır.İngiltere ada toplumu olması sebebiyle başlattığı bu ademi merkeziyetçi politikalarını bir emperyalizm aracı olarak kullanmıştır.Sanayi devrimi ” Londra Miles kahvesinde ” değil Hint Okyanusundan apardığı hammaddeyi Manchester,Liverpol,Londra,Binmingham fabrikalarındaki sömürü düzeni ile mala dönüştürdüğü bir çarkta aranmalıdır.

Bu çarkın bir de siyasi ideolojisi vardır.

Anglosakson varlığına eklemlenen Yahudi sermayeciliğinin emrettiği kapitalizme dayalı liberalizmdir bu idelojinin adı.

Bizim jeopolitiğimiz ayrı.

Bizim gerçeklerimiz apayrı.

Elbette milli ideolojimiz de ayrı olacaktır.

Aydınlarımız elmanın rengini özgürleşmeye bağlasa da Allahın yarattığı bu güzel meyvenin pigmentleri esas yol gösterici olacaktır.

Jeopolitik gerçeklerimizin yol gösterici olduğu gibi.

06.08.2012

Yorum bırakın

Filed under Ahmet Şafak

Halkın Hisleri (Alev Alatlı)

Açalım: “toplumsal kimlik” aynı kültürü paylaşan bireylerin çoğunluğunun temel kişilik özelliklerinden yola çıkarak oluşturulmuş bir “terzi mankeni” olup, “halkın hisleri” dediğimiz olguyu yansıtır. İstatistiki bir anlamı olmadığı gibi, kişilik özellikleri birbirlerinden farklı olan sahici bireylerle de birebir örtüşmez. Ama şunu yapar: toplumun somut /objektif  koşullar karşısında ne tür tepkiler verebileceğini kestirmemize yardım eder.

Bu çerçevede, din, “soyut insanların soyut bir nitelikleri” olarak ölçüye gelmiyor. Somut ifadelere dökülmesi, ayakların yere basması lâzım. Türkiye’de İslâm’ın “modern toplum”la ilişkileri tartışılacaksa, herşeyden önce ülkemiz insanının yaşam biçimindeki hangi unsurların kendisini İslâm’a, hangilerinin inançsızlığa sevketmeye elverişli olduklarını araştırmak; başta yerleşik üretim ve paylaşım biçimlerimiz olmak üzere, Türk insanının kişiliğini şekillendiren etkileşimleri yürürlükteki teknolojiden, ülkenin coğrafi ve stratejik konumuna, geleneklerimizden, toplumsal ve siyasi örgütlenme biçimlerimize varıncaya kadar irdelemek ve tanımlamak gerekiyor.

Bundan sonraki adım, bu koşullar altında yaşayan ve çalışan ortalama Türk insanının kişiliğinin “ruhsal bir manken”ini çıkarmak, sosyal psikoloji literatürde “toplumsal kimlik” diye bilinen bu “manken”i iyi tanımaktır. Asla mükemmel olamayacağını, ölçülerinin değişmez olmadığını bilerek tanımak, günümüz Türkiye’sine biçeceğimiz İslâmi libasın boyutlarını saptamaktaki yararına binaen kullanmak.

Şimdi, bir an için, “eşcinsel evliliğin kutsanması” gereğinin Türkiye’nin AB’ye girmesinin somut bir koşulu olarak karşımıza çıktığını hayal edelim. Böyle bir durumda bireysel tepkilerimizin farklı olacağı kuşkusuz olmakla birlikte, ülkenin bu somut talep karşısındaki nihai tutumunu belirleyen, Türk İslâm kültürünü paylaşan bireylerin çoğunluğunun temel kişilik özelliklerini yansıtan “toplumsal kimliğimiz” olacaktır. Ve bana sorarsanız, toplumsal kimliğimiz ilk bakışta kabul edilemez gibi duran bu koşulu sindirmenin de bir yolunu bulacaktır ama konumuz bu değil.

Toplumsal kimliğin, dilerseniz “halkın hislerinin mankeni”nin oluşumu tek bir nedene bağlanmıyor, tersine çok sayıda sosyolojik ve ideolojik unsurun etkileşiminden doğuyor. Maddi çıkar, insanoğlunun başat dürtüsü değil, hayır. Ancak, toplum ve bireyin birincil meselesi yaşayakalmak, diğer dürtüler, siyasi, felsefi hatta dini düşünceler ikinci plânda geliyor. Ve her halûkârda, toplumun yaşayakalması, onu oluşturanların düzenin taleplerine cevap verecek şekilde davranmalarıyla kaim. Örneğin, bir sanayi toplumunun yaşayakalması, özgür insanların enerjilerini bilerek isteyerek çalışmaya kanalize etmeleriyle mümkün olabilirken, Budist toplumda örgütlü çalışmanın yerini bireysel meditasyon alıyor. Toplumsal kişiliğin ikinci işlevi de işte bu noktada devreye giriyor: yaygın kullanım biçimiyle “halkın hislerine tercüman olan mankenimiz,” sahici bireylerin enerjilerini, temsil ettiği toplumun işleyişini aksatmayacak şekilde yönlendirme görevini üstleniyor. Uygun davranış reçeteleri sunuyor, sahici bireylerin kendilerini içinde buldukları durumu kendi akıllarını kullanarak murakabe etmelerine set çekiyor. Ancak bunu yaparken, işlevini yitirmemek için onları küstürmekten kaçınacak, bireylere “kendilerinden talep edilen davranışları yerine getirirlerken, bunu isteyerek yaptıkları” duygusunu vermeye özen gösterecektir.

Bu böyleyken, Türkiye’de “İslam ve Modern Toplum” konulu uluslararası nitelikte bir konferans tertiplendiğini ve bu konferansta “Aydınlanma ve Kilise” ilişkilerinden bahisle, “Aydınlanma ve bilime karşı kilisenin önce kapılarını kapattığı, sonra araladığı, ardından da Aydınlanma’nın bütün değerlerinin içeriye girdiği, sonuçta, Kilise’nin ‘eşcinsel evlilik’ de dahil olmak üzere ‘her şeye’ onay verecek bir konuma geldiği” tesbit edildiğini hayal edelim.  Toplantıdaki konuşmacılardan birisinin “İslâm dünyasında da böyle bir sorun, etkileşim yaşanabilir mi?” şeklinde kendisinin sorduğu bir soruyu, yine kendisinin şöyle cevapladığını varsayalım: “Burada üç yol görünüyor: ya modern dünyanın taleplerine karşı kapılar kapatılacak, ya açılacak ve bizden ne isteniyorsa ona fetva vereceğiz. Üçüncü ve sağlıklı yol ise durum tesbiti yapıp eleştirel bakış açısıyla, hem modern hayatın taleplerini göz önüne alacağız hem dinin bizden istediği talepleri, değişmezleri, değişebilirleri, içtihatları kullanarak birarada yaşatmaya çalışacağız.”

“İslam ve Modern Toplum” diye bir konferans var mıydı, konuşan kimdi önemli değil.  Önemli olan, konuşmacının, toplumsal kimlik mankeniyle uyumun mükemmel bir örneği olması.   Açalım: günümüzde Müslüman toplumların birincil kaygıları küreselleşen dünyada “yaşayakalmak,” en büyük endişeleri, “modern dünyaya eklemlenememek”dir. Toplumsal kimliğimiz, işte tam bu nokta devreye girmekte, Aydınlanma’yla olan ilişkisini doğru dürüst tanzim etmeyi başaramamış olan Kilise’ye tükürdüğünü yalatan gücün, İslâma neler yapabileceğini hatırlatmaktadır.

Hayati tehditin hedefini bulabilmesi için konuşmacının İslâm’la Kilise arasında nasıl bir mütekabiliyyet kurulmuş olduğu; engizisyonları göze alabilecek kadar şedid olabilmiş Kilise’nin “eşcinselliğin kutsanması” gibi en büyük bir günaha nasıl razı edilebildiği; “hatadan münezzeh” papanın böylesi bir dejenerasyona neden ve nasıl uğradığı şeklindeki konunun mahiyetini değiştirebilecek murakabe unsurlarının üstlerini örtmesi gerekirdi ve öyle yapılmıştır. Oysa, toplumsal kimliğin yönlendirme işlevinde etkin olabilmesi için, Müslümanların hislerine tercüman olmayı sürdürmesi de gerekir. Nitekim, mankenimiz bu noktada “İslam’ın aynı sorunları yaşamaması gerektiğini” vurgulayacak ve reçetesini sunacaktır: “İslâm’ın karşısında üç yol görünüyor. Ya modern dünyanın taleplerine karşı kapılar kapatılacak, ya açılacak ve bizden ne isteniyorsa ona fetva vereceğiz. Üçüncü ve sağlıklı yol ise durum tesbiti yapıp eleştirel bakış açısıyla, hem modern hayatın taleplerini göz önüne alacağız hem dinin bizden istediği talepleri, değişmezleri, değişebilirleri, içtihatları kullanarak birarada yaşatmaya çalışacağız.”

Dikkat buyurulursa, ilk iki çözümün ölümü gösterip sıtmaya razı etmek kabilinden süsleme mahiyetinde oldukları görülecektir. Hatta, itiraf etmeliyim ki, “kapıların modern dünyanın taleplerine karşı kapatılma ihtimali”nin dinleyiciler üzerinde soğuk duş etkisi yapmış olabileceğini dahi düşünüyorum. “Bizden ne isteniyorsa ona fetva vereceğiz” seçeneğinin dillendirilmiş olmasını bile talihsizlik olarak nitelememin nedeni, cümlede şirk koklamamdır. İslâm’da fetvanın Allah’ın emirleri doğrultusunda verildiğini bilirim, modern, post-modern veya köhne bir “dünya” talep ettiği için değil. Bu aşamada tek tesellim, mensubu olduğum inanç sisteminin “hatadan münezzeh” bir papa ile malûl olmamasıdır, yoksa, afaroz edilmek bile vardı.

Gelelim, üçüncü ve “sağlıklı yola.” Ne yazık ki, “durum tesbiti yapıp eleştirel bakış açısıyla, hem modern hayatın taleplerini göz önüne alacağız hem dinin bizden istediği talepleri, değişmezleri, değişebilirleri, içtihatları kullanarak birarada yaşatmaya çalışacağız” cümlesi bana toplumsal kimliğimizin sonunda  İslam’ı benliğinin dışına sürüp, “modern” dünya ile din pazarlığına oturmaya hazırlandığını söylüyor.

Yorum bırakın

Filed under Alev Alatlı

Çırpınırdı Karadeniz (Ahmet Cevat) Ehmed Cavad

Çırpınırdın Karadeniz şiiri, 1914 de Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’na girmesini büyük bir merakla ve heyecanla izleyen Azerbaycan şairi Ahmet Cevat Hacıbeyli tarafından yazılmıştır.

Bu şiir, Nuri Paşa’nın kumandasında Osmanlı askerlerinin Azerbaycan Türklerini Ermeni ve Rus soykırımından kurtarmak için yaptığı fedakârlığa atfen bestelenmiştir. Gence de yazılmıştır.

Birinci Dünya Savaşı’nda Ahmet Cevat, Türkiye’ye gelerek Çanakkale başta olmak üzere çeşitli cephelerde Türk düşmanlarıyla savaşmıştır. Ermeni mezalimine uğrayan Kars, Ardahan ve Oltu’ya “Bakü Müslüman Cemiyeti Hayriyesi” adlı kuruluş kanalıyla gelmiş ve uzun süre kalarak, yetimleri ve açları doyurmuş, giydirmiştir.

Ahmet Cevat, o günlerde verdiği mülakatta şöyle diyor:

Bizim Kars ve Ardahan’a gittiğimizden o kadar memnun oldular, o kadar sevindiler ki, gözlerimiz yaşardı. Hepsinin solgun dudağından boyasız bir tebessümle beraber şu sözleri işitiyorduk: “Hamdolsun Allah’a bizim de cana yananlık edenlerimiz varmış. İnsan ölürken de kardeşinin kucağında ölmelidir. Yaşasın kardeşlerimiz:” Bu sözler kardeş yardımına koşan Azerbaycan halkına minnettarlık, şükranlık cevabıydı,” demiştir.

Bu büyük şair, 1937 de Stalin tarafından “Türk casusluğu ve Türklere yardım etme” suçlamasıyla, kurşuna dizilmiştir. (Gevher Demirkaya Aktaş)

Çırpınırdın Karadeniz bakıp Türkün Bayrağına
Ah diyerdim heç ölmezdim düşebilsem ayağına
Ayrı düşmüş dost elinden yıllar var ki çarpar sinem
Vefalıdır geldi giden yol ver Türk’ün bayrağına

İnciler dök gel yoluna sırmalar diz sağ soluna
Fırtınalar dursun yana selam Türk’ün bayrağına

Hamidiye ve Türk kanı hiç birinin bitmez şanı
Kazbek olsun ilk kurbanı selam Türk’ün bayrağına

Dost elinden esen yeller bana şiir selam söyler
Olsun bizim bütün eller kurban Türk’ün bayrağına

***

Çırpınırdı Qara dəniz

Baxıb Türkün bayrağına!

“Ah!…” deyərdim,heç ölməzdim

Düşə bilsəm ayağına.

Ayrı düşmüş dost elindən,

İllər var ki,çarpar sinən!..

Vəfalıdır gəldi,gedən,

Yol vər Türkün bayrağına!

İncilər tök,gəl yoluna,

Sırmalar səp sağ,soluna!

Fırtınalar dursun yana,

Salam Türkün bayrağına!

“Həmidiyyə” o Türk qanı!

Həç birinin bitməz şanı!

“Kazbek” olsun ilk qurbanı!

Heyran Türkün bayrağına!

Dost elindən əsən yellər,

Bana şer,salam söylər.

Olsun bizim bütün ellər

Qurban Türkün bayrağına!

Yol ver Türkün bayrağına!!!

1 Yorum

Filed under Ahmet Cevat

Somut Bir Doğuş … Fatih Oğuz

Somut bir “doğuş”, soyut bir “yaşam” ve müstahak bir “ölüm” geçirdik içimizden hep.
Bakışlarımızla söylediğimiz Diyarbakır “türküsünü” kıskanan “sıcak” salonların “notaperest” dinleyicileri!
Bilir misiniz “zemheri” havalarda “esmerleşmeyi”!?
Billûr “yüreklerimiz” bilmem kimin/kimlerin kafa taslarını “ölçmüyor”..Biz adamın “adamlığını(!)” ölçeriz, o kadar !
Şaşmış ve oylum “düşünceleriniz” sahihi olmayan bir nesebî gibidir,
Uğraşmayın “soylu” hayalle,
Uğraşmayın “kutlu” düşle,
Türkülerimizle “uğraşmayın”..
Ecnebî davetlilerden(!) “yüklü bir takı” almak için Erzurum’un “Sarı Gelin’ini”, bu toprağın bağrından koparıp, “Erivan’a” nikâh kıyamazsınız!
Manukyan’a özenen “vergi rekortmenleri”, “pazarlayıcılar” ve “işletme(!) patronları”..
Yarın sizinde “nü” resminizi çizecek “Evren”..
Ve çırçıplaklığınızı yansıtan “resimler” Anadolu’nun “kıraç” gövdesinde ” değil “eyalet” müşterilerin “cüzdanında” taşınacak..
Fay hattını halkımın “onurundan” geçirmeyi çalışan “siyasî afet”ler,
Devlet “geleneğini”, pervasızca “okşayan ve okşatan” dejenere “suratlar”, zift kokan “eller”,
Türkiye Cumhuriyeti’ni “Fenerbahçe” sanan Şen (!) babalar,
Kendisini “Ağar (!)”dan “satmaya” çalışan “ova” çobanları,
Herkes “imam” olabilir..ama herkes “Sütçü İmam” olamaz!
Bilir misiniz “Sütçü İmam’ ın” sütündeki “hikmeti” !?
AB normlu kutlamalarınız da havaya “fırlattığınız” konfetiler aslında bir milletin “geleceği”.
Bunun bile “farkında” olmamanız, teslimiyetçiliğin “dekoltesine” ne kadar daldığınızı gösteriyor.
Gecenin “koynunda” sönen “kıvılcımlar” bir ateş böceğinin “ölüşü” değil,
Annesinin “cenazesine” katılamayan “Kerküklü” bir “yavrunun” için için “ağlayışıdır”.
Yurtsuz kalmasın “çocuklar” diye “Çanakkale içinde vuruldu” nice yiğitler.
Binlerce insanım fakirlikten ötürü “bayatlamış” yemek yeme mecburiyetinde olduğu için “zehirlenirken”,
İblisin “dölü” olan bir “melunun” zehirlendi (!) haberini “ilk sıraya” alan “hizmetçiler”.
Sizlerin “hizmeti” kime/kimlere?
Sizlerin “beraber yürüdük bu yollarda” kastettiğiniz “beraberliğiniz, yolunuz” nedir?
Sizler, “hepimiz (?)” diyen “herkes (!)”, “tarihe” geçtiniz ve “Z-Vitamini” yeniden yazdırttınız!

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz

Belaya Şükretmek … Fatih Oğuz

Belaya şükretmek lazımdır. Çünkü küfür ve günahlardan başka bela yoktur ki, içinde senin bilmediğin bir iyilik olmasın! Allah, senin iyiliğini senden iyi bilir.” (İmam-ı Gazali)

İçtepi olsa gerek, mürekkep kullanmadan kalemin “uçuyla” bir şeyler çizmek masanın üzerine. Öyle kuralsız, düzeysiz “kafama göre” takılmak adına, gelişi güzel sıraladığım “kelimelerden” oluşan eciş bücüş yazılar yazıp, manasız “kolların” koynuna mı bıraksam? Marifet olmadan “muhabbet” olmayacağını bile bile girdiğim “harf aleminden” aklıma mukayyet olmadan “çıkamıyorum”.

Cezbe gelecek sandım “ruhum” eğer katılırsa “zikir” halkasına, gördüm ki “ruh” varmıyor cezbe zikrin “elif’i” yoksa. Yusuf (A.S) Efendi’nin iftiraya uğradığı bir dünyada “iftiraya” uğramadan bu dünyayı terk etmek yakışır mı bize? Yusuf gibi “kuyu’ya” atılmasak da, satılmasak da, zindanlara düşmesek de ..En azından “Bünyamin” gibi kardeş olabilmek.

Alnı “secdede” ayakları “havada”, böyle olunca kimlerin “salih niyeti(!)” kıbleye yönelik? Münafıkların “niyazında” vesvese “harfler” barınır. Ne zaman alışılmamış “cümlelere” kefil arasam, “dilim” tutulur, “kelimelerim” donar ve lisan-ı münasip kendisini “levhi mahfuzda” bulur.

Yorum bırakın

Haziran 18, 2013 · 12:59

“Dün”e Baktıklarım … ! Fatih Oğuz

Ardımdan bırakabileceğim bir tek namuslu hayallerim var.

Usul usul akan zamanın yanından kayıp koştum deli çağımın imdadına.

Kavgalardan sıyrılıp telaş içerisinde eve geldiğim vakit;

Her şey o kadar masum, o kadar harbiydi ki!

Bir iki saat sonrası yeni güne doğan güneş muştusu gözüme buse kondururdu.

Alçak bir meydanın ortasında dimdik olmanın mücadelesine gönül kaptırmış olsam bile;

Helal bakışlı güzele yakışıklı görünmek adına,

Yeni ütülenmiş gömleğim okşardı gençliğimin coşkun düşünü.

Karanlığın en dipsiz anında gözlerimi çakıyordum,

Herkese göz kırpan yıldızlara minnet duymamak için.

Mutlu yarınlar nasıl olur sorusuyla,

Olasılık bir cevabın arayışına çıkmanın onuruyla farklı oluşumun yıldönümünü kutluyordum;

Bütün sevenlerimi suskunluğumla kırarak.

Ardımdan birakabileceğim bir tek namuslu hayallerim var.

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz