Monthly Archives: Mayıs 2014

Yavuz Sultan Selim Han’da bizim Şah İsmail’de (Sibel Polat)

Yavuz Sultan Selim ve Şah İsmai’in hayatlarından kısaca bahsedecek olursak, Yavuz Sultan Selim: Osmanlı Padişahlarının dokuzuncusu, İslam halifelerinin Yetmiş beşincisi, 2. Beyazıt’ın oğlu, Kanuni Sultan Süleymanın babasıdır. Küçük yaşlardan itibaren devlet adâbını, kılıç kullanmayı, ata binmeyi ve ok atmanıyı bizzat dedisi ‘Fatih Sultan Mehmet Han’ tarafından öğrenmiştir. Bu sebeple yetenekleri olan biri olarak yetiştirildi. Bir dönem Trabzon valiliği yapan Yavuz Sultan Selim, 1512’de Babası 2. Beyazıt’a darbe yaparak tahta geçmiştir.

Şah İsmail (1. İsmail); Safevi devletinin kurucusu ve ilk Hükümdarıdır. Babası Şeyh Haydar, Annesi ise Âlem Şah ünvanı ile bilinen ve tanınan Uzun Hasan’ın kızı, Halime Begümdür.

Hemen hemen herkesin en az bir defa da olsa, Yavuz Sultan Selim ve Şah İsmail hakkında yapılan tartışmalara denk gelmiş ve şahit olmuştur. Türk Tarihinin en önemli olaylarından biri olan, Yavuz Sultan Selim ve Şah İsmail’in yani bir tarafta “Osmanlı İmparatorluğu” diğer tarafta “Safevi Devletinin” karşı karşıya gelmesidir.

Kimine göre taht kavgası, kimine göre siyasi çekişme ve yahut çoğunluğun üzerinde durduğu “Şii / İsra-Aseri ve Sünni / Hanefi mezhepli Türkler’in çatışmasıdır. Tarihte önemli yere sahip olan bu olay, Türk tarihçilerini karşı karşıya getirmiş Tarih-Edebiyat sahasında bir çok esere konu olmuştur.

Girişte bahsettiğim üzere, tartışmaların yapıldığı bu tarihi olaya bir çok defa denk geldim ve söz sahibi olabilmek adına araştırma gereği duydum…

Tartışmalara sebebiyet veren Çaldıran Savaş’ı Osmanlı İmparatorluğunun lehine sonuçlanmış ve Safevi Devleti yenilgiye uğratılmıştır. -Peki bu Savaş’a neden olan mezhep çatışması mı ve yahut, siyasi bir çekişme mi?!

Uzun süredir Osmanlı ve Safevi devleti arasında bulunan kötü ilişkiler savaşın fitilini ateşlemiştir. Baba’sının ardından tahta geçen Yavuz Sultan Selim, yaşanan gelişmelerin dha da içinden çıkılmaz bir hâle gelmesini önlemek adına hazırlıklara başlamıştır. Yavuz Sultan Selim, ordusu ile Mart 1514’de Edirne’den İran’a doğru yola çıkmıştır. Ardından Şah İsmail komutasında ki Safevi Devleti’nin ordusu ile savaşa ismini veren Çaldıran ovasında karşılaşır. Teknik ve Askeri güç bakımından Safevi ordusundan güçlü olan Osmanlı ordusu savaşı kazanır ve Safevi Devletinin Başkenti Tebriz’e girer (aradan yıllar geçtikten sonra Safevi Devleti kaybettiği topraklar savaşsız geri alır). Savaşın amacı mezhep çatışması değil o zamanın siyasi koşullarına uygun olarak toprak kazanmak ve güç mücadelesinin ortaya koymaktı.

Geçmişten günümüze Yavuz Sultan Selim’in tahta geçişi ve Çaldıran savaşı arasında ki geçen zamanda 40 Bin Şia / Şii mezhepli askerleri katlettiği iddiaları ortaya atılmış ve hiç bir kesin kaynak göstererek kanıtlanmamıştır… İddiaların gerçeklikten uzak olduğunu savunan akademisyen, Tarihçi-Yazar Mustafa Akdağ “Yavuz Sultan Selim’in kırkbin kişiyi öldürttüğü hakkında tarihlere geçmiş rivayet vardır. Ancak, biz bunu pek şişirilmiş bir rakam olarak görmekteyiz, çünkü Padişah devrine ait pek çok mahkeme defterleri hâlâ elimizdedir. Bunlar üzerinden yaptığımız araştırmalar da bu çapta bir kitle idamlarına denk gelmedik. Eğer öyle kanlı bir olay geçseydi, bu defterler de yer alması zorunlu olurdu” diyerek bu iddiaların asılsız olduğunu ifade etmiştir.

İddiaların asılsız olduğunu ileri süren başka bir Tarihçi-Yazar Robert Mantran’da şöyle ifade eder: “Göründüğü kadar ile , bu “Büyücü Avı” özellikle olaylara bulaşan tımar sahipleri yerlerinden atmak ve bilinen elebaşları öldürtmekten ibaret kaldı, 1513 ya da 1514’de olan kırkbin alevinin öldürlmesi efsanesini destekleyen hiç bir kanıt yok elimiz de.”

Günümüzün tarihçilerinden Erkan Afyoncu göre ise: “Ölümler hiç bir zaman abartılı sayılara ulaşmazdı ve ulaşmamıştırda. Kırkbin kişinin ölümü binlerce köyün ortadan kaldırılması ki bu Anadolu’nun aosyo-ekonomik yapısının alt üst olması anlamına gelir ve gizlenemezdi. Ayrıca Yavuz Sultan Selim’in tahta çıkışı ve Çaldıran Savaşı böyle bir katliam için yetersiz süredir. Kaynakların hiç birisinden böylesi bir ağır tahribata rastlanmamaktadır. Sayılar mantıksız ve gerçek dışıdır.”

Yerli ve yabancı akademisyen ve Tarihçi-Yazar’larında üzerinde fikir beyan ettiği Yavuz Sultan Selim’in tahta çıkışı ve Çaldıran Savaşı arasında geçen zaman da böyle bir katliama komutanlık ve öncülük yapmadığı görülmüş ve üzerinden onca asır geçmesine rağmen hiç bir kesin kaynak gösterilerek ispatlanamamıştır.

Geçmiş Tarihimizin iki değerli şahsiyeti olan Yavuz Sultan Selim (1.Selim) ve Şah İsmail (1.İsmail ) Türk’ler için büyük mefkure olan Cihan Hakimiyeti her devlet büyüğünün umduğudur. Bunun için de her türlü siyaset güder ve zamanın savaş ve siyasi taktiğine göre harita çizerler. Bugün hâlâ kanıtlanamamış bu iddialar üzerinden her iki hükümdarı da zan altında bırakmak ve iddialar üzerinde ısrarcı olmak bölücü emelleri olan insanların ekmeğine yağ sürer ve Türk’ü Türk’e mezhep farklılıklarını göstererek düşman etme yolunu açar.

Ez cümle; Yavuz Sultan Selim Han’da bizim Şah İsmail’de.

Sibel Polat / Chateaubriant (Fransa)

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Sibel Polat

Batı Avrupa’da Türk Milliyetçiliği (Soner Gören)

Çok geniş coğrafyalara, farklı şartlara ve imkanlara sahip topraklara yayılmış ve buraları yurt edinmiş olan yüce Türk Milleti, “yeni yurdunda“ özdeğerlerini korumasını bilmiştir.

Batı Avrupa’da da milletimiz Türk-İslam kimliğini daima koruma, yaşatma ve geliştirme çabasında olmuştur. Kendi kültür ve medeniyetimizden çok farklılık gösteren bir hakim kültürle; çoğunluğun savunduğu ve yaşattığı ahlak anlayışı, değerler bütünü, düşünme, algılama ve yaşama biçimi ile temaslardan milli ve mukaddes değerlerimizin tahrip olacağı endişesi hala var olmaktadır.

Başta Türk Milliyetçileri olmak üzere, Türk evlatları kendi din, dil ve törelerinin muhafazasını ve gelişmesini sağlamak için titizlikle çalışmalı ve çalışmaktadırlar.

Müslüman Türk kalmanın yolu iki temel değerin yaşatılmasından geçmektedir:

Birincisi dilimiz ve ikincisi yüce dinimizdir.

Özetle bunlara değinmek istiyoruz.

Türkçe, milli kültürümüzün, töremizin ve sosyal değerlerimizin nesilden nesile aktarılmasında başlıca araçtır. Türklük şuurunun ebedi teminatı olmakla birlikte, ona hakim olmayan bir nesil Türk’ün temsil ettiği değerlere yabancılaşmaktadır.

Öte yandan Türk, “asırlarca hep aramış olduğu ve tam bir şuur ve irade ile tercih edip gücüne güç katan“1 mukaddes dinimiz İslamiyet’siz kendini kaybetme. Tarih İslam’ı tercih etmeyerek özkültürlerine yabancılaşasan Türk boyları ile doludur.

Batı Avrupa Türklüğü bu gerçeği kavrayıp İslamiyet’te var olmanın, huzur bulmanın ve kurtuluşun peşindedir.

Ayrıca dilimiz ile din anlayışımız arasında kopmaz bir bağ vardır. Türkçe’ye hakim olmayıp tarihi kitaplığımızdan kopan genç arkadaşlarımız kimi “şeyhlerin“ Arabistan’da bastırıp burada zehir gibi dağıttığı kitapların kurbanı olmaktadırlar. Bu konuda Seyyid Ahmet Arvasi hoca (Mekanı cennet olsun!), İmam-ı Azam’ları, İmam-ı Maturidi’leri, Hoca Ahmed Yesevi’leri, Mevlana’ları ve İmam-ı Gazali’leri kastederek, şöyle demektedir:

[…] ecdadımızın meydana getirdiği eserler, yalnız Türk dünyasına değil, bütün İslam dünyasına, İslamiyet’i yeni baştan ve dosdoğru öğretecek temiz ve berrak kaynaklar durumundadır ve ne yazık ki gözlere ve dimağlara kapalıdır.“2

Batı Avrupa’da Türk Milliyetçileri, Müslüman Türk’ün temsil ettiği temel değerleri geliştirerek kıyamete kadar yaşatma idealinin peşinde olacaklardır.

Her milletin olduğu gibi, milletimizin de en mühim güç kaynağı milli birlik ve dayanışmadır. Milliyet şuurunun yaşatılması ve insanlarımız arasında kardeşlik bağlarının gelişmesi konusunda Batı Avrupa’lı Türk Milliyetçileri çok hassas davranmalıdırlar. Farklı fikir, düşünce veya dünya görüşleri doğal karşılanmalı, değişik teşkilat ve sivil toplum kuruluşlarımız birbirlerine dostça yaklaşıp “hayırlarda yarıştıklarının“3, millete hizmet yolunda birbirleri ile en güzel şekilde rekabet ettiklerinin bilincinde olmalıdırlar.

Milli Kültürün yaşatılması ve geliştirilmesi gibi ortak hedeflerin varlığı ve ortak çıkarlarda birleşmenin millet iradesinin berrak ve sağlam bir şekilde savunulması bakımından çok önemlidir.

Birlik ve beraberliğimizi zedeleyebilecek siyaset kavgalarından kaçınılmalıdır.

Türk Milliyetçiliği, milletin bütününü kucaklayabilme yetenek ve gücünü göstermelidir.

Buna bağlı olarak da Türk Milleti’nin Batı Avrupa’da içinde yaşadığı toplumsal ve siyasi şartları iyi takip edip incelemeli, var olan sorunlara milli tecrübemiz ve ilmi veriler ışığında çözüm önerileri üretilmelidir. Türk milliyetçisi, sosyal ve siyasi gelişmeleri yorumlarken Türk’ün, Ümmet-i Muhammed’in ve içinde yaşadığı toplumun saadet ve çıkarlarının peşinde olmalıdır.

Başta yerel siyaset olmak üzere politika önemli bir hizmet aracıdır. Lakin, Türk Milliyetçiliğini siyasetinin temeline alan bir partinin var olmaması sebebiyle hizmet yarışında yerel şartlara göre farklı siyasi partiler içerisinde rol almanın mümkün ve doğru olacağı kanısındayız.

Siyaset, içinde yaşadığımız toplumu savunduğumuz değerler doğrultusunda da şekillenmesi anlamına gelecektir.

Özetle, Türk-İslam kimliğini yaşamak ve yaşatmak, milli birlik ve dayanışmayı geliştirmek ve milletimizin sorunlarına çare olmak Batı Avrupa’da da milliyetçiliğin gereklerindendir.

Soner Gören / Hückelhoven

 

Yorum bırakın

Filed under Soner Gören

İslam’da Depresyon (Sümeyye Şimşek)

„Her kim de benim zikrimden (Kur’an’dan) yüz çevirirse mutlaka ona dar bir geçim vardır…” (Taha Suresi, 124)

Allah (cc) insanı İslam fıtratı üzerine yaratmıştır.

İnsan yaratılışı itibariyle bir kanuna ve rehbere uyma durumundadır. Yani Kuran-ı Kerime ve sünnete göre yaşaması onun mutluluğunun anahtarı ve klavuzudur. Allah(cc)nın emirlerine göre yaşamadığımız takdirde bizi çağımızın en ünlü hastalıklarından birisi olan depresyon beklemektedir.

Depresyona hastalık diyoruz, cünkü depresyon bi tür beyin hastalığıdır. Depresyon hastalarında beyinde iletişim görevini üstlenmiş olan norötransmitterler denge kayıbına uğrarlar. Ve bu denge kayıbının sonucunda hem ruhsal hem de bedensel rahatsızlıklar ortaya çıkar. Depresyon belirtileri olarak bildiğimiz uyku düzensizliği, baş ağrıları, halsizlik, ümitsizlik, mutsuzluk, suçluluk duyguları, nedensiz korkular, iştahsızlık yada aşırı yeme insanı zamanla daha derin bir bunalıma sürükleyip ve malesef bugünlerde sıkca görülen intihara kadar götürebilir.
Peki depresyon dedigimiz beyin hastalığının sebepleri nelerdir ?

Depresyonun ana sebebi daima travmalardır.

Bu travmalar mesela :
– Sevdigi bir insanı kaybetme veya boşanma
– Madde kullanımı veya bazı ilaçların yan etkileri
– İşini kaybetme ve gelecek kaygisi
– Uzun süreli stres
– Kronik hastalıklar
– Huzursuzluk
gibi durumların sonucu olarak gelişebilir.
Ama burda kendimize sormamız gereken bir soru vardır !
– Islamiyetin ve Kuran-ı Kerimin emrettigi üzere yaşayan ve İslam kelimesinin anlamı üzere “teslim“ olmuş bir mü’min depresyon hastalığına yakalanırmı ?

İmtihan
“De ki: “Ondan ve her türlü sıkıntıdan sizi Allah kurtarmaktadır…” (Enam Suresi, 64)
Ayette’de belirtildigi gibi “Sıkıntıyı imtihan olarak veren Allah(cc) olduğu gibi, sıkıntılarımızdanda kurtaracak yalnızca Allah(cc)dır”, bakış açısıyla yaşadığımız olayları değerlendirebilmek gerekir. İnsanoğlu imtihan icin yartılmıştır ve bütün ömrü süresince imtihanlarla karşılaşır. Her türlü imtihanları bir nevi „başarı“ ile geçebilmek icin Allah(cc)ya yönelmeye ihtiyacı vardır.

Kadere İman ve Tevekkül
De ki: “Allah’ın bizim için yazdıkları dışında, bize kesinlikle hiçbir şey isabet etmez O bizim mevlamızdır Ve mü’minler yalnızca Allah’a tevekkül etmelidirler ” ( Tevbe Suresi, 51 )
Bu ayetin bize anlattığı gibi, hiçbir sıkıntının, hastalığın veya musibetin Allah(cc)dan izinsiz gelmeyeceği ve kadere imanın ve tevekkülün gerektiği apacık ortadadır. Böyle ki başına gelenlerin Allah(cc)nın bir imtihanı olduğunu unutmadan sabrederek, dua ve tevekkül ederek manevi huzur ile yaşayabilir. Yani ümitsizlik İslamiyete uygun bir yaşamda görülmemektedir, cünkü mü’min bilir ki Allah(cc)dan ümit kesilmez. Ve her şer zannettiğimizde elbet bir hayır vardır.

Namaz
„…Biliniz ki, kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” ( Rad Suresi, 28 )
Depresyonun bir sebebi olan huzursuzlukda mü’min kişinin asla kapılmaması gereken bir duygudur. Çünkü gerçek huzur mü’minin miracı olan namazdadır. Namaz esnasında bütün dünyevi stres ve sıkıntılarımızı tekbir ile arkamıza atıp adeta bütün huzursuzluklarımızdan ve kaygılarımızdanda kurtuluruz. Ayrıca namaz esnasında Rabbimiz ile münacaatda bulunur ve halimizi ona arz ederiz. Ve sonucu yine sabrederek Allah(cc)dan bekleriz.
Sabır ve Dua
“Sabrederek ve namaz kılarak (Allah’tan) yardım dileyin…” ( Bakara Suresi, 45 )
“Ancak Rabbine yönel ve yalvar.” ( İnşirah Suresi, 8 )
Depresyondan korunmanın bir diğer yöntemide sabır ve duadır. Daima “Mevla görelim neyler, neylerse güzel eyler”, diye düşünerek her sıkıntımızda Allah(cc)ya yönelerek her türlü çareyi sabır ve dua ile yalnızca Allah(cc)dan beklememiz gerekir.
Ve unutmayalımki bedenimiz ve sağlımız bizlere birer emanetdir, ve bizler bu emanetleri en iyi şekilde korumak ile mükellefiz.

Sümeyye Şimşek / Mainz

1 Yorum

Filed under Sümeyye Şimşek