Bir Ahmet Şafak romanın düşündürdükleri: “Kan Meclisi 1915 = Aşk ve Vatan 1915“

Büyük Vatanın büyük iki evladı demek burada yatıyor …” diye yüreğimden geçirdiğim şahsiyetler Berlin Türk Şehitliği’nde mezarları bulunan Dr. Bahaeddin Şakir ve Trabzon’un eski Valisi Cemal Azmi Bey’dir.

Türk tarihinde anlaşılması güç veya anlaşılmama gayreti üzere bir konumda tutulması istenilen İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne mensup bu iki Vatan evladı, 1922 senesinde, o dönemin zorunlu şartlar nedeniyle bulundukları Berlin’de aile fertleri önünde hunharca şehit edildi. berlinbahaeddinşakircemalazmi

Dr. Bahaeddin Şakir ve Cemal Azmi Bey, Berlin sokağında “sonsuzluk” nefesi veren ilk olmadılar. Bu iki Vatan evladına kıyan karanlık lobiler 1921 senesinde, oturduğu evinin yakınlarında Talat Paşa’yı şehit ettiler.
Berlin Türk Şehitliği ardından İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin kurucusu Talat Paşa’nın şehit olduğu yere gittim. O yere vardığımda zihnimde adeta bir tarih treni kalktı. Uğradığı her istasyondan koca yürekli insanları alarak sonsuzluğa doğru hareket halindeydi.

Berlin bu istasyonlardan biridir. Bu istasyondan kimler binmediki tarih trenine? Mustafa Kemal Paşa, Enver Paşa, Mehmet Akif Ersoy, Celal Nuri İleri gibi mümtaz şahsiyetler.

Berlin’in Türk-Alman ilişkilerinde özel bir yere sahiptir. Bu ilişki kuru bir stratejik ortaklğın sonucu değildi. Berlin’e yerelden uluslararası diplomatik itibar kazandıran ünlü siyaset ve devlet adamı Alman Otto v. Bismarck’dır.

Son 200 yıl içerisinde yetişmiş ender dehalardan biri olan Bismarck, Türk-Alman ilişkilerine en net açıklamayı getirmekte: “Türk ve Alman milletleri arasındaki sevgi o denli eskidir ki, bu asla parçalanmayacaktır.

Türk-Alman ilişkilerinin “50 Yıl İşçi Göçü” ile sınırlandırılmaması gerektiğini savunurum. Almanya’da doğmuş ve burada yetişmiş, Alman felsefesi, kültür ve edebiyatıyla ilgilenen bir Avrupa Türk’ü olarak; ortak paydalarımızın azami ölçüde yüksek, bazı Alman şehirlerin taşıdığı “Türk” veya “Hun” adlarına bakılırsa tarihi yakınlığımız nedeniyle şuna inanırım: Siyasi ve devlet stratejilerini kenara bıraktığımızda göreceğimiz şudur ki, Türk-Alman tarafları birbirine yönelik hep saygıyla, hürmetle, dostça; ve yeri geldiğinde itinayla yaklaşmışlardır.

Türk Aydını Ahmet Şafak Beğ’in “Kan Meclisi 1915” romanında bu görüşümü destekleyen bir diyaloğa sahip.

Diyaloğun geçtiği bölüme değinmeden romanın kendisinden bahsetmek istiyorum.

İtiraf etmeliyim ki, “Kan Meclisi 1915” can sıkmadan, zamanı boğazlamadan okuduğum en güzel romandır.

Tarihi polisiye romanı olan “Kan Meclisi 1915” zor bir zaman dilimini anlatmakta. Ahmet Şafak “Kan Meclisi 1915” romanıyla adeta, ülkemizin gündeminde “mayın alanı” olan “1915 Yılı”nı, tarihi olayları ve tarihi şahsiyetleri birbiriyle çatıştırmadan, kavgaya tutuşturmadan; her ferdi ve olayları kendi psikolojisi içerisinde ifade etmeyi başarmıştır.

Bir roman düşünün ki, 1’inci cihan harbinin acımasızlığını, Enver Paşa’nın çelik kararlılığını, Ziya Gökalp’ın ilmi tahlillerini, Vatan çocuklarının endişelerini, İttihatçıların olağanüstü fedakarlıklarını, emperyalist odakların entrikalarını, fitne ve isyan başkaldırılarını, yerli ve yabancı istihbaratçıların faaliyetlerini, gençlerin çaresiz aşklarını, Hürriyet mücadelesini; bir ahenk içerisinde okuyucusuyla buluşturmakta.

Romanın dili çok net ve bugünkü meselelere “sebep-sonuç” kılavuzuyla açıklık getiriyor.

Diyaloğa geri dönecek olursak, romanın kahramanı Almanya’da tıp tahsili görmüş Ahmet Kemal isminde genç bir Adli Tıp Hekimi. Bu genç hekim Berlin’den başlayan tren yolculuğunda Helga isminde genç ve güzel bir Alman hanımla tanışıyor. Genç hekim gönlüne hakim olamayıp güzel Alman bayana aşık oluyor. Tren yolculuğu esnasında Ahmet Kemal ve Helga’nın konuşma imkanları oluyor ve Ahmet Kemal şunları söylemekte: “Şimdi Alman İmparatorluğu ve Osmanlı İmparatorluğu, Hıristiyan dünyanın en dişlileri ile savaşıyor değil mi? Bu durum da tuhaf bence… Yani harp yoldaşlığı yapmamızın altında bile sadece milli menfaatlerin yattığını söyleyemeyiz. Her ne kadar, bizi sizinle ittifaka iten sebep mecburiyet ise de şu dakikada adını koyamayacağımız, sanki asırlar öncesinden bir tanışıklık, dünyanın belli coğrafyalarında birlikte avlanıp, at sürmüşlüğümüz var gibi. Bu durum Kayzer ile Padişah’ın dostluğuna ya da Enver Paşa’nın Almancılığına bağlanamayacak kadar derinlerde bir şeymiş gibi geliyor…

Bu diyaloğu okuduğumda kendimi bir an Ahmet Kemal’in yerine koyabilme rahatlığını hissettim.

Bu diyaloğun sahibi Ahmet Şafak her 2 milletin mevcudiyetine hakim olduğunu gösteriyor. Bu kanıya varabilmeniz için bu milletin tarihi sürecini iyi analiz etmek gerekir.

Ahmet Şafak bugünkü sıkıntıların ve meselelerin analizini “Kan Meclisi 1915” olarak romanlaştırmış.

Aşk ve Vatan” özetine muhatap olan Ahmet Kemal dava adamı olmanın sınavına attığı ilk adım romanın son sayfasıdır.

Bir dava adamın yaşam özeti gibi; onlar sonsuzluğa doğru ilk adımı atarken sıradan insanlar yaşam kitabın son sayfasını çevirmekte.

Bazı romanlar vardır insanın eline aldığına ve okumaya başladığına pişman eder. “Kan Meclisi 1915” romanında ise yaşadığım tek pişmanlığım daha erken okumamış olmam.

Özellikle Berlin seyahatı öncesi bu eseri okumuş olsaydım, Bahaeddin Şakir ve Cemal Azmi Bey ziyaretim daha bir anlam taşıyor olacaktır. Talat Paşa’nın şehit edildiği yerde ittihatçı bir yol arkadaşı olarak dua edebilme olanağım olurdu.

Türk-Alman ilişkilerini bilindik ve klişeleşmiş söylemlerden kurtarmanın adıdır “Kan Meclisi 1915”.
Kan Meclisi 1915” mutlaka Almanca’ya çevrilmeli ve Alman Kültür-Edebiyat dünyasıyla en kısa zamanda tanışmalıdır.

Ahmet Şafak noktası konulmamış cümle tadında romanı bitirdiğinden ötürü okuyucu romanın ikinci bölümüyle kavuşturmalı. İttihatçıların Berlin dönemi, Enver Paşa ile Naciye Sultan’ın çileli hayatları veya Ahmet Kemal’in Cumhuriyet döneminde Adli Tıp’daki yükselişi vd. konular olabilir.

Ahmet Şafak’ın bu ikinci bölümü bizden mahrum bırakmayacağını düşünüyorum.

***

Biraz da romanın önemine vurgu yapmak istiyorum. Bir millet, sahipleriyle buluşması için dava yükümlülüğünde romanlara ihtiyacı vardır.

Romanların ne kadar mühim olduğunu Maksim Gorki’den örnek vereceğim. Lenin ilk kalabalık mitinglerini yaptığı sırada insanlar şunu söylemiştir: “Bu konuşmacının anlattıklarının aynısı Maksim Gorki hikayelerinde bahsedilmekte.”

Halk Lenin’in anlattıklarını Maksim Gorki’nin sayesinde yıllar öncesi tanıyordu. Maksim Gorki yıllarca ezilen işçi sınıfın zorluklarını ve acılarını romanlarında anlatmıştı. Rus halkını sömüren Kilise ve Sermaye sahiplerinin kirli oyunlarına işaret etmişti. “Burjuva, bolşevik vb.” kelimeleri çok ustaca halkın belleğine yerleştirmeyi bilen usta kalemdi.

Bu nedenle Lenin, Çar rejimini ihtilalle bertaraf etmek için halkın yoğun desteğini almak ve devrimlerini hayata geçirmek için zorlular yaşamadı.

Türk milliyetçileri olarak, özellikle yazarları hayatta olan, romanlarımıza sahip çıkmalıyız. Romanlarımızı halkımızla buluşturmalıyız.

Yetenekli gençlerimizi ve yazar arkadaşlarımızı romanlara yönlendirmeliyiz.
Türk milliyetçisi gençlerimizin “Kan Meclisi 1915” romanını mutlak almalı ve olabildiğince çevrelerine ulaştırmalıdır.
Milletimizin hikayeleri; bizim hikayelerimizdir!

Anlatacak hikayeniz yoksa, yarınlarınızın hikayeleri sizin imzanızı taşımaz!
*****
Fatih Oğuz

(Bu yazı Töre Dergisinin Ocak 2013 sayısında yayınlandı)

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s