Mefhumlar, Doğrularımız ve Hakikat Işığında Mantıklı olmak veya Mantıklı olamamak. (Fatih OĞUZ)

Mefhumlar kalıptır. İçeriğine göre kalıp sahibi olmuşlardır. İnsan gibi mefhumlarda deformasyona muhatap kalabilirler. İklim şartından tutun sosyolojik gelişmelere kadar.

Mefhumlar insanlar gibi evrim (darvinist veya pozitifist olmayan) geçirir. Mefhumlar anlamını insanların davranışından/aklından ve manasını insanların duysallığından alır.

Bizler doğrularımızı mefhumların kapsayıcı kişiliği ile ifade ederiz. Eylem türünden daha çok, söylem türüyle ön plana çıkarız. Eylem düşsel fonksiyon ile çıkış yakalar ama bünyenin tümünü harekete geçirerek mantıklı varlık olur. Bünyeyi tümüyle harekete geçirmek ise iradeyi tavır ile konumlandırmak gerekir. Ve itiraf edelim ki; bu çok zor bir iştir.

Bu nedenle söylem türü daha zahmetsiz ve daha gösterişli. Halbuki “ağzıyla kuş tutan” kuşçu değil; idealist bir ömür sayesinde Ali Kuşçu olan bizlerin modeli olmalıdır.

“Ağzıyla kuş tutan” doğrular zahmete katlanamıyor. Nasreddin Hoca’nın “sen de haklısın” yargısına bürünüyor. Her şeyi kısa yoldan becermeye çalışıyor. “Başarısız oldu bıraksın görevi”, “anket yapıldı istenmiyor bıraksın görevi” vb. basit ve pragmatist metot ile doğruluğunu gerekçelendirdiğini sanıyor.

Buna karşılık meseleye farklı bakalım: Bu evrim içerisinde seviye yükselten etkileşim ile yönetişim münasebeti insanlara “doğruluğuna inandığını” ya yaptırır, ya da yapılması konusunda zamana yaymasını sağlar. “Her doğru her yerde söylenmez”, “Hep doğruları yazacağım ama her doğruyu yazamayacağım” tarzında anlayış aldatıcı manevra değil sadece önlemdir.

Dolaysıyla doğruların varlığı her zaman adresindedir. O adrese varıp varmamak, o yolda giderken meşru veya gayrı meşru davranış sergilemek insanın iradesiyle bağlantılıdır.

Bu önlem ile doğrular gizlenmiyor. Güneşin ufuk çizgisinin alt kısmına geçmesi gibi; sadece gün ışığında göremediğimiz karanlık ile yüzleşmemizi sağlıyor. Ayrıca gün ışığında varlığını bile hissetmediğimiz ve önemsemediğimiz “ay” akşam vakti sonrası ihtişamıyla karşımızda durmaktadır. Güneşin olmadığı yerde; güneşin ışığından ışık alanlar ortaya çıkar.

Evet güneş ufuk çizgisinin altına geçmiştir ve ortalık karanlıktır. Lakin bu sefer doğrularımız birer hakikat olarak doğacaktır. Hakikat ancak yüzleşme ve arınma sonrası idrak merkezimize görünür.

Doğrular mı hakikatten türer, yoksa hakikat doğrulardan mı? Doğrular hakikatten türer! Çünkü hakikat güneşin rotasını belirleyen mutlak iradedir.
Değişim mefhumuna bu eksenden bakmakta fayda var. Değişim doğruluk ifadesidir ama hakikat tecellisi değildir. Hakikat tasavvurunda anlam ile mana bütünlük arz ediyorsa “mantıklı” olanıdır. Ama bütünlükten ziyade yeni bölünmelere sebep oluyorsa hatta çatışmayı tetikleyen tutum sergiliyorsa orada “mantıklı” olmayan bir gerçek var demektir.

Türk milliyetçiliğinin mantıklı olmasını sağlayan güç Türk tarih şuuru ile itikadî hayat adanmışlığımızdır.
Bu nedenle Çin sarayını basanların sayısı az olması önem arz etmiyordu. Sultan Alparslan, imparatorluk uzantısı bir ordunun karşısında soğukkanlılığını kaybetmedi. Ziya Gökalp hakkında çıkan tutuklama kararı için “sosyal bir vaka” dedi.

Bu davranışlar dava adamı olanlar için hakikatın ta kendisi. Ve hakikatın olduğu yerde mantık vardır.

Tarih her zaman “mantıklı” olanlar tarafından yazılmıştır. Mantıklı olmayanlar Cervantes’in “Don Kişot” hikayesine dönüşmüştür.

Frankfurt, 08 Şubat 2016

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s