Category Archives: Derya Tulga

Berlin Duvarının Çöküşüne Dair Notlar (Derya Tulga)

Berlin Duvarının çöküşünün XX. yılında bazı notlar:

Hiç kimse kendisini aldatmasın, 1989 yılında dünyayı sarsacak olayların bu şekilde gelişeceğini Batı’da Doğu Blokunu mercek altına almak için kurulmuş ihtisas enstitüleri bile tahmin etmiyorlardı. Tahmin etmek bir yana böylesine bir çöküşüm alternatifi olmadığına inandıklarından da düpedüz karşılıksız kredilerle reel sosyalizme suni teneffüs yaptırmaktaydılar. Doğu bloku istihbaratı ise başta üzere gelişimi iyi okumaktaydı. Neticede Doğu Almanya’da duvarın yıkılışı ertesi ortaya çıkan partilerin kurucuları arasında bol miktarda Stasi ajanı bulunması bir tesadüf değildi. Eğer duvar böylesine yıkılmasaydı Wladimir Putin’in kariyeri de çok değişik bir çizgi çekerdi.

Batılılar doğulu kardeşlerini özümlemenin onları ayaküstü muzla doyurmaktan ibaret olmadığını çabuk anladılar. Yeniden birleşmenin bedavaya gelmeyeceği, ünlü dayanışma vergisi “Soli”nin bugüne kadar sürüp geleceği bilinse kitlelerin bu kadar hevesli olacağı çok kuşkuludur. Hür Berlin Üniversitesinin hesaplarına göre 1990-2009 yılları arasında tam 1,6 trilyon Euro tutarında kaynak Batı’dan Doğu’ya aktarılmıştır. O zamanlar halka gerçeği söyleyen tek politikacı olan Oskar Lafontaine sırf bu yüzden ayağına gelen Şansölyelik kısmetini tepmişti.

Bazılarının günümüzde yaptığı güzellemelere rağmen Demokratik Almanya Cumhuriyeti bir cennet olmaktan çok uzaktı. Yabancı statüsünde oldukları için Doğu Berlin’e rahatça girip çıkabilen Türk işçileri bunu pembe gözlüklü sol entellijansiyadan çok daha net olarak kavradılar ve tüketim toplumunun onlara tanıdığı avantajlardan da acımasızca yararlandılar. Batı Berlin’in paryaları Doğu’nun mihraceleriydiler. Duvarın çökmesi aslında onların somut imtiyazlarına vurulan bir darbeydi, sosyalist sistemin nimetleri hakkında hayal kuranların ise elleri çift taraflı olarak boş kalmıştı .

Almanyalar sosyoekonomik ve psikolojik anlamda hiç de umulduğu gibi kaynaşamadılar. Ne birinciler taşdevrinden kalma altyapılarına dökülen servete bakarak minnet duydu, ne de ötekiler ceplerinden çıkan bu paraları gönül rahatlığı ile helal edebildiler. “Duvar yeniden yapılırsa ben oraya taş taşırım!” sözü alenen edilir oldu. Taşla inşa edilen duvara henüz sıra gelmediyse de “Kafaların içindeki duvar” sözü daha işin başında zihinlerde ve dillerde aldığı yeri korudu.

Duvarın yıkıldığını gören nesil, hatta onların çocukları bu dünyadan geçmeden, ekonomik modernleşmeyi ıskalamış bir örgütlenme ve işbölümünün etkileri tamamen kaybolmadan başarılı bir entegrasyon süreci mümkün görülmüyor. Duvar 13. Ağustos 1961 tarihinde çekilmeden önce batı kesiminde daha iyi koşullarda yaşamak umuduyla 2 milyona yakın uzman işgücü Doğu’yu terk etmişti. Duvar yıkıldıktan sonra sadece 2 yıl içinde aynı sayıda insan Batı’ya göç etti. Anayasa hukuku açısından Federal Alman Vatandaşı sayıldıkları için kendilerini engellemek de imkansızdı. Demokratik Almanya Cumhuriyeti’nin sebebi hikmeti kalmamıştı.

Duvarın çökmesinin DAC vatandaşlarını 1933 yılından beri hasretini çektikleri burjuva özgürlükleri ve temel haklara kavuşturduğu kuşkusuz. Küreselleşmenin bir parçası olarak bakıldığında bu adımın evrensel özgürlük bağlamında yapısal bir işlevi olduğunu söylemek son derece zor. Ekonomik açıdan kaynak israf etmeden işleyen bir Almanya ise her şeyden önce Sovyetler Birliğini yıkarak yerine Rus Federasyonu’nu kuran eski KGB’cilerin vizyonu. Eski Şansölye Schröder’in Putin tarafından maaşa bağlanmasını bu yüzden kimse yadırgamıyor. Dönüşümün asıl mimarı Michail Sergejewitsch Gorbatschow ise duvarın çöküşünden hemen sonra Nobel Barış ödülünü kazandı, ardından da siyaset sahnesinden tasfiye edildi.

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Derya Tulga

Medyada Süründürülen Tarih ve Tarihçilik

30 Ağustos Salı 11.20’de NTV’de Zafer Bayram’ına özel “Tarih Konuşmaları”nda, zaferle sonuçlanan Büyük Taarruz, süvari kolordusunun harekatı, muharebe sahalarının dünü-bugünü konuşulacak, Oğuz Haksever’in yönettiği programa Hakan Erdem, Gürsel Göncü ve Şahin Aldoğan katılacaktı, İnsan böyle bir müjde ile karşılaşırsa ne yapar? Hakan Erdem yakınçağ tarihçiliğine transfer olmuş birlikte birkaç programa çıktığımız SABANCI/Uni’den revizyonist bir akademisyen. Gürsel Göncü benim okurlara karşı şarlatan durumuna düşmemek için yayın kurulundan istifa ettiğim ntv tarih dergisi yayın yönetmeni ve kendi deyimi ile “Türkiye’deki bütün editörler gibi Allah!“ Kendisinin söz ve davranışlarını eleştirme niyetinde olanlara da „Elinden geleni ardina koyma. Ama neme lazim, elini de ardindan ayırma.” diye yazacak kadar kibarlığı içselleştirmiş birisi. Göncü kısaca sahip olduğu tarih genel kültürü sapla samanı ayırma babında sıfırla marjinal arasında gidip gelen eski bir dostumuz. “Dünyanın 1 numaralı harp tarihi uzmanı Şahin Aldoğan” ise Göncü’nün literatüre kazandırdığı bir kavram, batıda yaşamış olsaydı, savaş alanı rehberi olarak bile aşırı zorlanırdı. Oğuz Haksever’i birlikte çalışmalarımızdan tanırız, kendisine en yabancı konulara bile bir şekilde nüfuz etme yetkinliği vardır. Bunu da program öncesi konularıyla açıklayıcı bir iletişim kurarak sağlar. Ama bu programda hiç şansı yoktu, Göncü/Aldoğan ikilisi ntv tarih dergisinin Ağustos sayısına kapak konusu olarak seçtikleri “Büyük Taarruz’un Büyük Süvarileri” temasında uydurukla saçmalık arasında kolan vurup durmuşlardı.

Dergi çıkar çıkmaz bu durumu ntv’nin en yüksek kademesine bildirdim ve yıllardır çıkar ilişkisi içinde olan bu ikiliden yeni sayı çıkar çıkmaz hesap soracağımı da bildirdim. Bu arada Göncü’ye de benden değil ama aldattığı okurlarından özür dilemesi için bir fırsat verdim. Eylül sayısında bu fırsatın kullanılmadığını gördük. Ama işin esas beter tarafı bu uyduruk ve saçmalık manzumesinin en büyük bayramlarımızdan birisine de saygısızlıkta kusur edilmeyerek ntv ekranına taşınması oldu. Oğuz Haksever konuya sanki şeytan dürtmüş gibi Fahrettin Altay’ın Tokuşlar’a yaptığı son geziyi hamasi bir tavırla özetleyerek girdi. Sadece bu noktanın normal koşullarda Göncü/Aldoğan ikilisinin başını ağrıtması gerek. Çünkü Göncü Tokuşlar’ı ziyaret etmemişti, Aldoğan ise alan çalışmasında işlenecek en büyük günah olan bilgiçlik taslama gösterisi sırasında esas konuyla ilgili bir söyleşi yapmamıştı. Onu ben yaptım ve 40 dakika kadar süren söyleşiyi de tabii hafızama nakşetmeyip banda kaydettim. O söyleşide Haksever’in girizgah olarak seçtiği veriler yok. Başka bir tarih ve başka isimler var. Pekala bu lafları malum ikili uydurmuş muydu?

Eh hem öyle, hem de değil, çünkü bu verileri Internette arayan herkes bulabilirdi. Ne var ki okurun neresi olduğunu denetleyemeyeceği bazı panoramalar önünde poz vererek daha sonra İnternet’ten malumatfuruşluk edecek olanların alan çalışması denen şeye de ihtiyacı yoktu. Beş yıldızlı otellerin lobisinde buzlu rakısını yudumlarken ntv labeli altında hanım müşterilere karizma satanları, beri yandan resepsiyondaki zavallı kızları sırf kimlik sordular diye avaz avaz bağırarak azarlayanları seyretmek için bu gibi bir geziye çıkmak da benim derdim değildi. Sözüm ona güzergah izlenirken “kestirmeden gidelim” diye tutturan, gidilmesi gereken en önemli hedeflere ulaşılmasını önce hır çıkartarak sonra da yorulduğu bahanesi ile engelleyen Şahin Aldoğan, Gürsel Göncü’nün de verdiği kesin olan onayla, okurlar aslında arazi araştırması falan yapılmadığını anlamasınlar diye İ.H.Tümerdem’in orijinal haritasını da kitabına uydurmayı ise nedense ihmal etmemişti, orası ayrı mesele.. Göncü eskilerin sevkülceyş dediği strateji ile tabiye dediği taktiği birbiriyle karıştıracak kadar harp tarihi deyimlerinin ırağında kalmış biri. Yunan cephesini de 136 km olduğunu sanacak kadar da sezgi özürlü, yoksa her okuduğu rakamın üstüne böyle mal bulmuş mağribi gibi atlamazdı. Yunan cephesinin toplamı aslında askeri ölçütlerle 750 km civarındadır ve Yunanlılar ellerindeki güçle orayı elbette koruyamazlardı.

Ama bunun Şahin Aldoğan’ın kim olduğunu benden son anda öğrendiği İ.H.Tümerdem’den intihal ettiği ve kendisine büyük havalar vererek bilimsel bir gerçekmiş gibi sunduğu “her yeri korumak isteyen hiç bir yeri koruyamaz” bilgiçliği ile bir ilgisi yok. Ünlü uzman sadece I.Dünya Savaşı’ın en az kendisi kadar ünlü olan Garp Cephesi harekatlarını bir düşünseydi, binlerce tv seyircisinin gözlerinin içine bakarak böylesine saçmalamazdı, Göncü ise İngilizlerin olsa olsa savaştan bıkan Yunanlıları gaza getirmek için uydurdukları “siperlerin aşılamazlığı” masalına fena inanmış olmalı. Yunan siperlerinin yapısal zaaflarının ne olduğu belli başlı bütün harp tarihlerinde yazılıdır. Asıl utanılacak davranışı ise süvari kolordusunu kendisine gelene kadar kimselerin merak etmediği iddiasıdır. Temmuz başında beni aradığı zaman derdi günü Büyük Taarruz hakkında genel bir dosya hazırlamaktı. Kendisine okurlara bundan gına geldiğini, bir dosya hazırlanacaksa mesela çok cazip yönleri olan süvari kolordusunun merkeze alınmasını, bu yapılırken de belli bir güzergahta alan çalışması gerektiğini söyledim. O sırada kitap çalışması içindeydim zaten artık ilişkimi tamamen kopartmak istediğim ntv tarih dergisine ayıracak zamanım yoktu. Ama yine de çalışmaya Göncü’nün « bu konuyu ancak sen yazarsın » gazına geldiğimden dolayı değil, doğru dürüst işlenmemiş ama çok sevdiğim ve araştırdığım bir konuda meydanı Göncü’nün bu gibi konuları yüzüne gözüne bulaştırmakla ünlü kliğine bırakmamak için razı oldum. Şahin Aldoğan gibi birikimini ve kişiliğini çok iyi tanıdığım birisini peşime takacağını son dakikaya kadar gizlemeseydi Afyon yollarına düşmem asla mümkün değildi. Aldoğan ne konudan anlamaktaydı, ki tv programında ettiği laflardan da o günden beri bir arpa boyu bile yol almadığı anlaşılıyor, ne arazi bilgisine sahipti ne de mektebi olan alan çalışmasının önüne gelene bilgiçlik satmakla ilgisi olmadığının farkındaydı.

Araştırmaya müdahale ederek koskoca bir gün kaybettirdiği zaman Haydar Ağa’nın evini Tokuşlar yerinde Yörükmezarı’nda aradığını bir gösterge olarak ekleyelim. Göncü/Aldoğan ikilisi resmi tarihi iltibas ederken Mustafa Kemal’in BMM önünde verdiği bilgiyi bile inkar ederek taarruz planının mimzrlığını Fevzi Çakmak’tan alarak ona yamadılar. Hakkında ileri geri ve bomboş konuştukları Yakup Şevki Paşa’nın da 7 Temmuz 1922 tarihinde Garp Cephesi komutanlığına sunduğu muhtırada Yunanlılara karşı genel bir saldırı yapılamayacağını ve bu yapılacaksa en uygun taktiğin bir yarma hareketi olacağını bildirdiğini ıskaladılar. Harbiye’de askeri taktik hocası olan Yakup Şevki Paşa’nın hakkını tarih bir gün verecektir ama bunu yapacak olan da herhalde kendisine el altındaki bütün belgeleri okumuş süsü veren Şahin Aldoğan değildir. İşin tuhafı ünlü revizyonist tarihçimiz Hakan Erdem’in de bu durumdan haberi yoktu ve olayı komple es geçti! Aldoğan Tümerdem’i hiç anlamadan iltibas ederken Mustafa Kemal’in “Yunanlıların demiryolu zaafını kavradığını” da araya sokuverdi. Demiryolları etrafında oynanan gerçek dramı çöylesine bir bilse kuşkusuz böyle laflar etmezdi ama daha kısa zaman öncesine kadar İtalyan işgalinde olan, Sakarya zaferi sonrası da Türk birliklerinin konuşlandığı bir alana Yunanlıların nasıl mevzilenebileceğini sanıyordu acaba? Taarruz gücü kırılmış bir ordu bunu nasıl becerecekti? Hakan Erdem’i bu incelemede derinlemesine mercek altına alacak değiliz. Ama konuya kesinlikle hazır değildi, süvari harekatı hakkında son kertede bir şeyler okumuştu ve Yunanlıların asıl belini kıran şeyin bizim ağır topçu üstünlüğümüz olduğundan bihaberdi. Büyük Taarruz’da neredeyse 300 bin civarında insanın birbiriyle çarpıştığı gerçeğini unutarak bunun küçük orduların marifeti olduğunu söyleyecek kadar da ileri gitti. Süvariliğin genel tarihi hakkında yaptığı imlemeler ömürdü, o kadar laf ederken Türk süvarilerinin yaptığı harekatın bir taarruza benzemediğini, tam aksine akıncı düzeni olduğunu Göncü/Aldoğan ikilisinin suratına çarpmak fırsatını da kaçırdı. Yunan Ordusunun yarısının yerli Rumlardan oluştuğu Erdem’in revizyonist tarihçiliğinin işine gelen bir masaldı. Yunanlıların yerli Runları zorla askere almasına o korkunç Sevres andlaşmasının engel olduğunu bilse, belki o bahane ile bir şov yapabilirdi ama konunun genelini dahi bilmediğinden bu tür incelikleri ondan beklemek abes olurdu. Sayın profesörTrikupis’in başkomutanlığa getirilmesinin Atina dünyadan habersiz olduğundan onun esir düşmesinden sonraya isabet ettiğini bile bilmiyor.

Türk zaferini küçültmek için Yunan komutanlarını kötülemesi ise savaşın gerçek seyrinin ne olduğunu bilmemesinden kaynaklanıyor. Türk ordusunun donanımının ve beslenmesinin Yunan ordusundan geri kalmadığını iddia etmek içinse konuya teğet bile geçememiş olmak gerekir. Anadolu’da ne olup ne bittiğinden müttefiklerin de haberi yoktu, Fransızların İzmire giren Miralay Mürsel emrine telsizlerini vermesi bunu değiştirmez. 3 Eylül gününde bile İstanbul Rum Patrikhanesinde Yunan ordusunun zaferi için dua edilmesi aslında yeterli bir kanıttır. Hakan Erdem’in Büyük Taarruz sırasında Antalya yöresindeki İtalyan işgalinin devam ettiğini sanması da davet edildiği bir programa ne kadar hazırlıksız katıldığının simgesi gibiydi. Aralarında Ankara Andlaşması bulunan Fransızları mütarekeye zorlamak gibi bir dert olmadığı gibi Kemalist Türkiye Mondros Mütarekesinin geçerliliğini asla tartışma konusu yapmamıştır. Buna karşılık Büyük Britanya da diğer müttefikleri gibi Sakarya savaşı öncesi tarafsızlığını ilan etmiş olduğundan Yunanlılara yardım etmesi mevzuu bahis değildi.

Hakan Erdem bir konuyu hiç bilmediğinden emin olduğunda buna “çok karışık bir dönem” diyerek işin içinden sıyrılma maharetine sahip. Ne var ki bazan neyi bilmediğini unutunca işler çatallaşıyor. Tabii onun karşısında oturan ve bu konuda koskoca bir dosya hazırlamakla övünen ntv tarih dergisinin iki ası da bu kadar boşluktan bir tanesini bile algılayarak nokta atışı yapamadı, orası da ayrı konu… Göncü kendisini uyarmış olmamıza rağmen tarihi gerçeği tahrif ederek Ahır Dağı’nın aşılmasına hak etmediği bir dramatik yükledi. Kulak arkası ettiği kahramanımız Haydar Ağa’nın Türk ordusu ile Fahrettin Paşa cepheye gelmeden çok önceden ilişki içinde olduğuydu. Geçitlerin durumunu son saniyede bildiren gökten inen bir melek olduğu,birkaç sayfalık belgeden bile tarihsel gerçeği çekip çıkartma becerisi ve birikimine sahip olmayan Göncü’nün hayalhanesinden çıkmıştır. Haydar Ağa ve Tokuşlar halkının 25 Ağustos gecesi ve daha sonraları neler başardığı, kendi yaptığını iddia ettiği ama aslında benim yaptığım söyleşide var. Bu vesile ile bana yardımcı olmak için çok gayret sarfeden Tokuşlar halkından da burada özür dilemek isterim. Çünkü yörede yaptığım diğer söyleşilerde bazı yerlerde halkın neredeyse Büyük Taarruz diye bir olaydan dahi bihaber olduğunu anlamıştım. Süvari kolordusunun ordu komutanlığından teyid almadan savaş planındaki düzeni terk edebilmiş olması da akıllara seza bir şey. Göncü Ahırdağını aşma konusunu hiç incelemediği, Ahır Dağı’na da tersinden tırmanarak zirvede yolunu kaybedip yine Sinanpaşa ovasına indiği için ancak yarısına kadar gördüğü bir güzergah hakkında konuşmak hiç haddi değildir. Programda müthiş bir ögeymiş gibi İnönü’nün plan tashihi girişimini dile dolamak gülünçtü. Taarruz planı ana hatlarıyla Sakarya zaferinden hemen sonra yapılmış ve günün şartlarına göre irili ufaklı bir çok değişikliğe uğramıştır. Bunların en önemlisi de Yakup Şevki Paşa’nın önerdiği yarma fikridir. Mustafa Kemal’i İsmet Paşa’ya katılmaktan esas vazgeçiren kişinin Fahrettin Altay olduğu vurgulansaydı, ağırlıklı konusu süvari kolordusu olan bir dosyada bunu anlamı başka olurdu. Ne var ki subay kadrosunda sayısız ilginç isim barındıran kolordunun sinesinden Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk üç hava kuvvetleri komutanını çıkardığını bile kayda değer bulmayan Göncü/Aldoğan ikilisi böyle ufak işlerle uğraşmaz ama kitabını bastırmak için lobi yaptıkları kişilerin mezarlık edebiyatına sayfalar ve dakikalar ayırırlardı. Bilgiçlik taslamaya çok meraklı olan Şahin Aldoğan öncü olarak ilan ettiği 11.süvari alayının bir de komutanı olduğunu, bu zatın da basılmış anılarına başvurulabileceğini tabii bilmiyor. Bu ve buna benzer “sübjektif” kaynaklardan haberi olsa okurlara da seyircilere de munkabız bir meseleyi eğlendirerek öğretmek de sorun olmazdı. Ancak aklı eren seyircinin ekrandan da izlediği gibi Aldoğan ezberlediği bir kaç verinin dışına taşıldığında ne diyeceğini saşıran bir harp tarihi uzmanı.

Süvari kolordusunun şehitlerinden bahsederken benim ilkokuldayken bile tanıdığım Yıldırım Kemal’den başka aklına bir isim gelmeyen, esas subay zayiatı verdiğimiz Eğret çatışmasını arazide gerçekten ne yaptığı ortaya çıkmasın diye hiç ortaya getirmeyen, sanki tüm çatışma alanını gezmiş gibi mezarlar ve anıtlar hakkında ahkam kesen Göncü ise tam ona layık bir patron. İnsanın ar damarı patlamamışsa daha işin başından beri üstünkörü halletmek niyetinde olduğu arazi çalışmasını “yolları ve güzergahı keşfetme” çabası şeklinde yutturmaya kalkmaz. Ben oradaydım, eğer süvarilerle ilgili bir güzergah çalışması yapılmışsa onu bütün engellemelere ve hakaretlere rağmen ben tek başıma yaptım, daha sonra da sabrım tükenerek meydanı ustalara bırakarak İstanbul’a döndüm. Göncü’nün yüreği varsa bunu Şahin Aldoğan’ı, koltuk çıktığı kliğinden herkesi, ne yaparsa yapsın sırtını sıvazlayan Neyyire Özkan başta olmak üzere ait olmakla övündüğü üst katlarda ne kadar taraftarı varsa kaffesini yanına alarak yine ntv ekranı önünde benimle tartışır. Sanki süvariler konusunu işlemek kendi fikriymiş, bununla ilgili ön çalışma yapan, arazide dolaşan, ahali ile söyleşen kendisi imiş gibi hava basması intihalcilikten de öteye giden bir densizlikdir. Oğuz Haksever’i program öncesi öylesine uyutmuşlar ki kendisini “en riskli arazide en kritik operasyon”un yapıldığı gibi tarihsel gerçeklerle taban tabana zıt bir arabaşlık açmaya dahi zorlamışlar. Yunan piyadesinin Türk süvarilerini görür görmez paniğe kapılarak dağılması iddiası Göncü/Aldoğan ikilisinin çok basit metinleri bile takdim ve tehir hatası yapmadan okuyamadıklarını gösteriyor. Bir piyade alayının ateş gücü bir süvari tümeninin ateş gücünden üstün olduğuna göre onlardan bir alayı görerek paniğe uğramak kadar saçma bir şey olamaz. Bu konuyu iki ayrı yazıda etraflıca irdeleyeceğimiz için şimdilik bununla yetinelim. Bu yazılardan ilki Göncü/Aldoğan ikilisinin ntv tarih dergisinin Ağustos sayısına koydukları dosyayı eleştirecek, ikincisi ise benim konunun hakkını nasıl verdiğimi belgeleyecek.

Derya Tulga / İstanbul 31 Ağustos 2011

Yorum bırakın

Filed under Derya Tulga