Tag Archives: 9 Işık

Türk Ülkücülerin “dosdoğru yolu” vardır! (Fatih OĞUZ)

Türk Ülkücülerin paradigması “9 Işık”, siyasi kurum disiplini ise MHP’dir. “MHP’nin paradigmasını değiştireceğim” diyenler kim?

Liberal endeksli muhafazakar karakterli sağcı kafa!

Türk Ülkücülerin sağı, solu yoktur; “dosdoğru yolu” vardır.

Türk Ülkücüleri tribüne oynamadığı için amigoya, taraftara ihtiyaç duymaz, dava adamı mensubiyetinde yol arkadaşları ve milleti vardır.

Eğer bugün birileri “onca yetişen gençlerimiz var” diyebiliyorsa bir düşünün o gençler hangi dönem içerisinde yetişti?

“Çınar olacak fidanlarımı kimseye kestirtmem” diyen kim? Bugün berlirli bir olgunluk içerisinde yetişen gençlik kimin eseri?

Şimdi bu olaya “hak teslimatı” yapmazlar. “Çanakkale milletin zaferi, Sarıkamış Enver’in hezimeti” diyenlerden bir farkları olmaz “serbest düşünce derneği”nin liberal pragmatistlerinin.

Ülkücü Gençliğin “iktidar tasavvuru” toplumun bütün dilimlerine sirayet eden etkileşim felsefesinden ibaret olmalı.

Geleneksiz bir gençlik; geleceği olmayan yarınlara namzettir.

“Demokratik taleplerimize karşılık verin” diyenler, “Demokratik Ülkücü” kimliği ile DYP-ANAP-AKP “demokratlığı”nı karıştırmamaları gerekir.

Yok illa “karıştırırım” diyorlarsa o zaman “hamama giren terler” uyarısını yapmak nafile olsa gerek …

Fatih Oğuz
26 Nisan 2016 Frankfurt/Main

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz

İdealizm ve Korkaklık (Soner Gören)

“Ecce homo“, ataları Leh asıllı olan ünlü Alman filozof Friedrich Nietzsche´nin, ölümünden (=25.  Ağustos 1900) sekiz sene sonra yayınlanan eserinin adıdır. “Ecce homo“ Nietzsche´nin son eseri olmakla birlikte, dünyanın en tanınmış/ünlü otobiyografisi olma iddiasındadır. Var olan ahlaki değerlerin hepsini reddeden (imoralizm/ahlaksızlık), tüm değerlere eleştiri ile yaklaşan ve kendini “ilk imoralist“ olarak tanımlayan Nietzsche´nin, kendi hayatını anlattığı ve kaleme aldığı eserlerini yorumladığı bu kitabının ilk sayfalarından itibaren dikkatimi çeken kendisinin idealizm düşmanlığıdır.
Kendisine göre;
İki dünya mevcuttur, birisi gerçek dünya ve diğeri hayali dünya. Gerçekler ve idealler. İdeallere olan inanç bir körlük değil, gerçeği görememe değil, korkaklıktır. İdealler gerçeklerin üzerinde birer lanettirler.
Hayatındaki her yanılgının ve yanlışın suçunu, kendi deyimiyle “lanet olası idealizmde“ bulmaktadır kendisi.
Nietzsche´ye göre idealizm, gerçeklerden kaçıştır ve bir zaaftır.
Kendisince büyük insan olmanın formülü, geçmişte ve gelecekte hiçbir değişiklik istememektir. Başka bir değişle, var olan durumla memnun kalmaktır.
Gerçektende idealizm, bazı insanlarda hayaller dünyasına dalıverip birdaha gerçeklerin dünyasına adım atmamak oluyor. Bu kaçış, var olan gerçeklerle ve durumla tatmin olmamakla birlikte doğuyor ve asla bir çözüm değildir.
İdealizm, bugünün görevlerini bırakıp uzak diyarlarda hayali bir dünyada yaşamak olmamalıdır.
Hayal kurmaya karşı değilim. Aksine, merhum Alparslan Türkeş´in şu sözlerinde kendimi buluyorum:
“ İnsanlar hayal ederler. Hayal kurarlar. Bu hayalleri kendileri için iyi olan, kendilerinin özledikleri, elde etmekle mutluluk duyacakları birtakım istekleri, birtakım özleyişleri belirtir. İnsanlar hayalleriyle büyük ölçüde insan olurlar. İnsanlar hayalleriyle öteki canlılasrdan bir ayrıcalık gösterirler ve gerçekten insanlık vasfını kazanmış olurlar.“*
İdealler, insanlara yönlerini tayin etmede yardımcı olurlar. Aslında, yön hep aynıdır. Herzaman daha iyisi ve daha güzeli.
Bu sadece insan için geçerli değildir. Başta bilim felsefesine (Alm.: Wissensschaftstheorie) önemli katkılarda bulunan ve 20.yüzyılda batıyı büyük ölçüde etkilemiş olan, Avusturya kökenli Britanyalı filozof Karl Raimund Popper bu konuyu şöyle ifade ediyor:
“Hayat daha iyi bir dünya arıyor. Her canlı daha iyi bir dünya bulma çabasında. İdeal bir dünyayı bulmak, daimi isteğimiz, ümidimiz, ütopyamızdır.“**
Çevrenin bizi şekillendirebildiği kadar bizde çevremizi şekillendirebiliriz.
Çıplak gen, proteinlerin bulundğu bir çevre arayışındayken, kendine proteinlerden meydana gelen bir örtü oluşturmuştur. Bu genlerin daha güzel dünyasıdır.
Bizler üzerimize deri bir ceket giydiğimizde farklı birşey yapmamaktayız.
Daima yakın ve uzak çevremizi ve son olarak tüm dünyayı değiştirme ve modifiye etme çabasındayız.
Hayat şartlarımızla hiçbir zaman bütünüyle memnun kalmadık ve kalmayacağız.
İdealist, daha güzel bir dünya arayışında (kendine göre) hedefler tasarlayan ve bunlar için mücadele veren insandır.
İnsanlık, birçok alanda yükselişlerini idealist kişilikler ve idealist bir ruh sayesinde gerçekleştirmiştir. İdealistler, medeniyet inşasında büyük rol oynarlar.
Bu konuda Igor Sikorski´nin başına gelenler örnek teşkil ediyor:
Igor Sikorski, New York´ta dershanelerde fizik öğretmeni olarak, zor şartlarda geçimini sağlamaya çalışıyor. Sikorski´nin, kalabalığa göre aptalca bir fikri vardır; kalkış ve iniş pistine ihtiyaç duymayan bir uçak. Bulunduğu yerden havalanabilen ve hatta havada yerinde durabilen bir uçak. Ama geçimini sağlamakta dahi zorluk çeken fizik öğretmeninin bunu kendince finanse etmesi mümkün değildir. Uzun bir arayışın ardından ve büyük çabaların sonucunda projesine finansman bulur. İlk denemelerde konstrüksiyon hatalıdır, makine düşer ve yaralananlar olur. Ve Sikorski elindeki finansmanları da kaybeder. Ama kendisi fikrine inanmıştır. Sonucun ne olduğunu bugün hepimiz biliyoruz:
Kaç kişi kurtarma helikopterlerine hayatını borçlu?
Yeryüzünde ortaya atılan en iyi fikirler başta küçümsenmişlerdir.
İdealist, fikirlerine karşı sonsuz inanç içindedir. Galip Erdem´in dediği gibi: “En çok dinlediği nasihattır. Ama yine kendi bildiğini yapar.“
Türk-İslam Ülküsü felsefesi, idealizm ve rasyonalite arasında en mükemmel uyumu gerçekleştirmiştir. Onun tarifinde idealizm “insan kafasının içinde elde edilmesi, varılması en mükemmel, en güzel, kendisini mutlu edecek hedeflerin tasarlanması ve bu hedeflerin gerçekleştirimesi için arzu gösterilmesi ve çalışılması“* anlamını taşır.
İdealizm, tüm olumsuzluklar karşısında cesarettir. İdealizm inançtır. Ümittir. İdealizm, zifiri karanlığın ortasında bir mum olabilmektir.
İdealler, ülküler uzun vadelidir. Ülkü yolunda, günün görevlerini unutmadan ve her küçük görevin büyük bir davaya hizmet ettiği bilinciyle çalışmak esastır.
Türk- İslam Ülküsü daima gerçekçi olmayı ve girişilecek faaliyetlerde hiçbir zaman tehlikelere ve maceralara sürüklemeyecek bir yol üzerinde bulunmayı esas kabul eder.
Şunu da unutmayalım ki;
“ İnsanın her arzu ettiği gerçekleşir mi? Son söz de, ilk söz de Allah´ındır.” (Necm/24-25)
Sözlerimin sonuna varmışken, hayatını imanlı bir gençliğin yetişmesine adayan, bu büyük ideal için çırpınmış, kafa yormuş ve aramızdan ayrılana kadar da bu istikametini asla bozmamış Seyyid Ahmed Arvasi hocamın, yol gösteren sözlerinden birini sizlerle paylaşmak istiyorum:
“Batmayacağına inanarak suya bas, yürür gidersin. Mucize yürüyebilmen değil, inanabilmendir!”
İnançları uğrunda yaşamanın hazzını tadanlar, selam sizlere!

15.03.13, Soner Gören

Kaynaklar:
*Dokuz Işık, Alparslan Türkeş
**Alle Menschen sind Philosophen, Karl Raimund Popper

Yorum bırakın

Filed under Soner Gören

Fikir ve Sanat – Alparslan Türkeş

Medeniyetlerden devlete ve siyasi hareketlere kadar bütün sosyal müesseselerin temelinde bir fikrî öz bulunmaktadır. Bu müesseselerin gücü, canlılığı ve gelişmesi de fikrin işlenmişliğine bağlıdır. Sanat, fikirlerin işlenmesinde, insana ve Allah’a yönelişte, beşer ufkunun genişlemesinde en önemli faaliyetlerden biridir. Sanat insanı doğruya, iyiye ve güzele yöneltmektedir.

Sanatçı, sahip olduğu engin kültürle birlikte olağanüstü sezgisi sayesinde eserler verir. Çok defa sanatçının heyecanı ve sezgisi fikirlere öncülük etmiştir. Fikirle sanatın birlikte geliştiği toplumlarda tekâmül süratlanmakta, medeniyetler gelişmektedir. Her büyük fikrin, her medeniyetin kendi sanatını da yaratması, fikirle sanat arasındaki kopmaz ilişkilerden doğmaktadır.

Bir İslâm medeniyeti sadece ilim ve kamu idaresinden ibaret değildi. Şiir, musikî, mimarî, tezhip, hat ve nesir sanatları bu medeniyetin estetiğini ortaya koymuş, medeniyeti zenginleştirmiştir.

Aynı durum Batı için de geçerlidir. Bir rönesans sanatı olmasaydı bir Batı medeniyetinden bahsetmek mümkün olmayacaktı. Fransız ihtilâli sadece ihtilâlcilerin değil, hatta öncelikle ithilâlin temelindeki fikirleri yoğuran fikir ve sanat adamların eseridir.

Çağımızda da sanat, büyük sezgiler sayesinde insanlığın ufkunu genişletmekte, arayışlarını ortaya koymaktadır.

Biz, kendi klâsiklerimizde bulunan kâinat ve insan anlayışını geliştirip çağımıza hitap ettirmek için fikir ve sanat teşvikini zarurî bulmaktayız. Ülkümüzün bir kanadı ilim, öteki kanadı güzel sanatlardır.

Resim, mimarî, heykeltıraşlık, musikî ve edebiyat bir kültürün yaratıcı dehasını temsil etmektedir. Eğer milletimiz ve insanlık yeni ufuklara yönelmek ihtiyacını duyuyorsa, güzel sanatların bunda büyük rolü olacaktır.

Tefekkür ve sanat özel kabiliyet gerektirir. Bu kabiliyetin gelişip eser vermesi ve böylece milli kültürün zenginleşmesi için fikir ve sanatın muhtaç olduğu ortamı meydana getirmek, devletin de toplumun da görevidir. Bu ortam hürriyetle birlikte fikre ve sanata itibar gösterilmesidir.

Gerçekten de tarihte bütün fikir ve sanat hamleleri kendi hürriyet mücadelesiyle birlikte gelişmiştir. Fikrin ve sanatın gelişmesi, hürriyete çok defa öncülük etmiştir. Bizim doktrinimizde hürriyetçilik ilkesinin temel bir prensip olarak benimsenmesi, sadece insan haklarıyla ilgili değil, aynı zamanda fikrin ve sanatın, dolayısıyla medeniyetin gelişmesiyle ilgili bir dünya görüşünün mahsûlüldür. Bu noktada ülkücüğümüz, hürriyetçiliğimiz, ilimciliğimiz ve gelişmeciliğimiz öteki ilkelerimizle birlikte sistematik bir bütün oluşturmaktadır.

Zira fikir ve sanat ancak hürriyet ortamında geliştiğine göre, milletlerin gelişmesi de aynı ortama bağlıdır. Sanatın, düşüncenin ve fikrin açacağı yeni ufuklar, daima milletler için gelişmecilik heyecanının kaynağı olmaktadır.

Gerçekten de milletlerin büyük gelişme çağları, fikir ve sanatın da üst üste dahiler çıkarıp hamleler yaptığı çağlardır.

Türk-İslâm medeniyetinin canlı ve gelişme halinde olduğu çağlarda, büyük devlet adamlarının yanında Sinan ve Kemal gibi mimarlar, Bâkî, Fuzulî, Karacaoğlan gibi nâsirlar, Zembilli Ali Efendi, İbnî Kemal, Ebussûd Efendi gibi büyük ilim ve fikir adamları görülmektedir.

Batı’nın hamlesinde de Dante’nin, Leonarda Da Vinci’nin, dahî müzisyenlerin, filozofların bulunması, Batı edebiyatının en canlı devrini bu medeniyetin bu gelişme çağlarında yaşamış olması ilgi çekicidir. Batı romantizminin büyük ismi Victor Hugo’nun Waterloo savaşını tesadüflerle izah ederken, milletlerin asıl gücünün fikir ve sanattan kaynaklandığını vurgulaması, gelişen bir medeniyette fikre ve sanata duyulan saygıyı gösteriyor.

Romantizm ruhları alevlendirirken, edebî realizm dikkatleri tabiata ve topluma çevirerek gelişmeyi hızlandırmıştır.

Bizim tarihimizde de başkentler büyük fikir, ilim ve sanat adamlarının toplandığı, büyük itibar gördüğü yerlerdi. Ali Kuşçu’nun Türkistan’dan Osmanlı sarayına gelip büyük itibar görmüş olması, hayat enerjisinin, fikre ve sanata verilen önemin canlı bir ifadesiydi.

Marksizm iktidar olduktan sonra fikri ve sanatı boğduğu gibi kendini bile kısırlaştırmıştır. Çünkü marksist rejim insana ve hürriyete inanmamıştır. Bugün de sosyalist ülkelerde insanın ve hürriyetin kavgasını fikir ve sanat adamları yapmaktadır. Nazi döneminde, büyük bir felsefe ve sanat geleneğine sahip olan Alman kültürünün kısırlığa mahkûm edilmesi, fikir ve sanatla hürriyet arasındaki ilişkiyi göstermektedir.

9 Işığın hürriyetçilik, şahsiyetçilik, ülkücülük, ilimcilik ve halkçılık ilkelerinin iktidarımızda canlı ve verimli bir şekilde uygulanmasıyla klâsik kültürümüzün çağdaş boyutlarda gelişmesi sağlanacaktır. Türkiye’nin birinci sınıf ilim adamlarına duyduğu ihtiyacı belirtirken ifade ettiğim görüşler, fikir ve sanat için de geçerlidir.

Türk-İslâm klâsik kültürünün, çağdaş tekniklerle ve çağın meselelerine doğru geliştirilmesi, millî kültürümüzü ve şahsiyetimizi güçlendirecektir. Böyle bir fikir ve sanat hamlesi, insanlığın kültür hazinesine büyük katkılarda bulunacaktır. Allah, kâinat, tabiât, toplum ve insan ilişkilerinde beliren bunalımın insanlığı yeni ufuklara, yeni arayışlara yönelttiği bu çağda, başaracağımız böyle bir hamlenin insanlık için evrensel değerde bir medeniyet sıçraması sağlayacağına inanıyoruz.

Yalnız devlet politikasının fikir ve sanatı teşvik etmesi muhakkak ki şart ama yeterli değildir. Toplumda ve genç nesillerde fikir ve sanat heyecanının geliştirilmesi, ufukların açılması, kabiliyetlerin teşviki gerekmektedir. İnsan anlayışımız buna müsaittir ve bugünkü Türkiye’de beliren büyük sanat istidatları bu ümidimizi kuvvetlendirmektedir.

Görülüyor ki, 9 Işık, maddî kalkınma meselelerinden manevî-insanî meselelere, bizi biz yapan felsefî değerlere ve çağımızın temel meselelerine kadar mâneviyâtçı ve insancı bir sistematik dünya görüşünün temel ilkelerini vermektedir. Görevimiz, ülkücülerin görevi, bu muhtevayı iyi öğrenmek ve dostlarımıza da siyasî rakiplerimize de işlenmiş fikirlerle, sonsuz bir enerji ve incelmiş bir sanatla tanıtmaktır. Millî ve evrensel kültüre katkı bizim önemli görevlerimizden biridir.

Özlediğimiz dünyayı, özlem içindeki insanlığa anlatmalıyız.

Alparslan Türkeş

(Bunalımdan Çıkış Yolu, S. 181-184)

Yorum bırakın

Filed under Alparslan Türkeş