Tag Archives: Ahmet Şafak

Bir Ahmet Şafak Romanı “Turukkuların Hayaleti” Üzerinden Mitoloji Yorumu (Fatih Oğuz)

Alman feylesof Hinrich der ki “rüyalarım beni uyanık tutar”. Hinrich feylesoftur ama aynı zaman da gazeteci ve öğretmendir. Bunu yanı sıra çocuklara yönelik şarkılar besteleyen bir sanatkardır. Pedagoji ağırlıklı bir zanaat icra eden birinin “rüyalarım beni uyanık tutar” tespitine hem pedogojik, hem de sosyolojik olarak dikkate almak gerekir. 

“Uyku yarı ölüm hali” olduğuna göre, diğer yarısı uyku olmayan halidir. Rüyaları daha hareketli ve sürekleyici olan uykular beynin yüksek düzeyde çalıştığını ve vücudun refleksleri dinç olduğunu gösterir. İnsan uyku halinde olmadığı vakit rüya yerine düş görüyor ve düşünü düşünceye dönüşmesi için bilgilerini ve bilgi edindiklerini kodlamaya çalışıyor. 

İnsan için geçerli olan toplumlar için de geçerlidir. Toplumunun da uyku ve uyku olmayan hali vardır. Tek bir farkla; toplumlar insanlarda olduğu gibi uyku ve uyku olmayan hallerini belirleyen saatlere bölünmemiştir. Bunun dışında aşağı yukarı insanda zuhur eden, toplumda da etki ve tesir bakımından da aynı derecede zuhur eder. 

Dolayısıyla toplum uyku halinde, yani yarı ölü halinde, olsada onun bilinçaltını hareketli ve vücut reflekslerini dinç tutacak rüyalara; uyanık olduğu vakitlerde keşiflere yol verecek düşüncelere yani düşlere ihtiyaç duyar. 

Bilinçaltı manipülasyonu olan simülasyonlar insana iradesinin dışında çok şey yaptırır. Telegram üzerinden zihin kontrolü, zihin işkenceleri, hipnozlar ve buna benzer uygulamalar modern topluma dönük radyolar, televizyonlar ve postmodern dönemde internet araçlar üzerinden toplumu yönlendirme, dönüştürme, pasifize etme faaliyetlerine şahit oluyoruz. 

Bu tür manipülatif girişimlere en çok kendi rüyasını görmeyen, göremeyen; rüya görmesini sağlamayan idarelerin yönetimi altında olan toplumlar açık. 

Bir millet kendi rüyasını uyku halinde, kendi düşünü uyanık halinde görmeye başladığında dünyayı simülasyon yumağına dönüştüren algı merkezlerin saldırısına uğrar. 

Millet tekrar kendi rüyasını, kendi düşünü nasıl görmeye başlayacaktır? Gördüklerimizi hatırlatacack emareler vardır. O emareleri bize zincirleme içerisinde açıklayan akıl ve algı yetisi vardır. İşte onlar bu emareleri çözen kişilerin ortaya koydukları anlatımlarıdır. Zamanla birlikte bu anlatımlar bir milletin ruh yurdundan salınan elçilerdir. O elçilerin toplayıp ortaya koydukları yansımalar bugünün diliyle tarif edecek olursak en uygunu mitolojidir. 

Mitoloji bir milleti uykuda diri, uyanık halinde dinç tutar. Bilinçaltımıza, algımıza sirayet etmeye çalışan manipülatif simülasyonlara karşı milli mukavemeti oluşturur. 

Turukkuların Hayaleti – Alparslan’ın Rüyası

Sanatçı-Yazar Ahmet Şafak’ın kaleminden çıkan son polisiye romanı “Turukkuların Hayaleti” adını taşımakta. Konusu “Aşk Filminde Cinayet” alt başlığı ile ifade edilmekte. 

Ahmet Şafak’ın her romanı düzenlidir. Anlamlar ve idealler düzeni. Vasat meselelerin gölgesinde iki kişinin aşkını anlatabilirdi ve yüksek tiraj vaat eden sansasyonel bir son ile simülasyon eserler yazabilirdi. Lakin o anlamın ve idealin himayesinde aşkı anlatarak uyku halinde olan millete kendi rüyasını, uyanık olan millete kendi düşünü anlatmayı tercih etti. “Turukkuların Hayaleti” romanında ifade ettiği gibi: “Yıkıldığım yerden kalkacak gücü her zaman kendimde bulurum. Çünkü hayal kurmaktan vazgeçmem. Bir hayalperesti hiçbir güç durduramaz. İnanarak çalışan, hatalarını görerek yeni adımlar atmaktan çekinmeyen kabiliyet sahiplerini hayat eninde sonunda mükafatlandırır.” Uyuyanda, uyumayanda eninde sonunda ölecektir. Ölümlü bir dünyada gününü gün etmek var iken neden toplumun rüyalarıyla, düşleriyle meşgul olunur? Yine kitapta geçen ifadeyle “devler dururken karıncalarla yürüyen bir şövalye” olmak ne kazandırıyor? Bu soruların cevabı kişi kendi yaşantısında bulmalıdır. Bu soruların cevabını bulabilecek olanlar, yine kitapta geçen bir örnekle ifade edecek olursak “halıda, bir milletin içtimai şifrelerini bulabilme” marifetine nail olabileceklerdir. 

Milletçe milli ve sahi hayaletlere ihtiyacımız var. Diyeceksiniz ki gerçekçiliğin hüküm sürdüğü bir devirde hayalet gibi varsayılan varlıkların ihtiyacını duymak akıl dışı değil midir? Gözümüzün önüne serilen perdeyi delebilmenin tek yolu kendi hayaletlerimize sarılmaktır! Çivi çiviyi söker demiş atalarımız. Onların simülasyonlarına karşı biz kendi hayaletlerimizle ortaya çıkmalıyız! Bunu Atsız Bozkurtlar, Deli Kurt ve özellikle de “Ruh Adam” isimli romanlarıyla yapmaya çalışmıştır. “Ruh Adam” isimli romanıyla milletimizin hayaletini ete kemiğe büründürmüştür. Mitolojimiz sanıldığından daha zengin ve erdem doğurucu. Başka mitolojilerde entrika, hırs, haset, gayrı ahlaki ilişkiler ve daha nice erdemli olmayan davranışlar hakim unsur iken Türk mitolojisinde adalet, asalet ve celadet hakim unsurdur. 

Ziya Gökalp “Fertte zihin ne ise, cemiyette de medeniyet odur. Fertte seciye ne ise, cemiyette de hars odur.” der. 

Bu tarife uygun düşer mi bilmiyorum ama Ahmet Şafak’ın “Turukkuların Hayaleti” fertte zihin, cemiyette de medeniyettir. “Alparslan’ın Rüyası” ise fertte seciye, cemiyette de harstır. 

“Halıda, bir milletin içtimai şifrelerini bulabilmek” ne ise Ahmet Şafak “romanlarında da, bir milletin içtimai şifrelerini bulabilmek” aynı marifete tabidir. 

Yılgınlık yok; Kozmopolitlerin renkli dünyasından çıkan simülasyonlar, tarihimizin bilinçaltını yurt edinen milli hayaletlerimizden ürker. 

03 Ekim 2018 / Frankfurt-Main

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz

Bir Ahmet Şafak romanının çağrıştırdıkları: Kurdun İntikamı! (Fatih Oğuz)

Kurdunintikami

Sinemaya “The Purge” (arınma gecesi) ismiyle giriş yapan filmi izleyenleriniz olmuştur. Özetle anlatacak olursak Amerika hükümeti yıllarca yüksek suç oranını aşağıda tutmak için her türlü önlem almaya çalışmakta. Lakin hiçbir önlem etkili bir sonuç vermiyor. Var olanı kontrol edebilmek için var olanın varlığını kabul etmek ve onun doğal yaşam alanını tahsis etmek gerekir. Bu nedenle hükümet, katillere, suç işlemeye meyil olanlara yılda bir kere akşam saatinden başlayıp sabah saatine uzanan “12 saatlik” dokunulmazlık vaatini teklif ediyor. Bu 12 saatin içerisinde öldürmek suç sayılmayacak. İnsanın içinde yuvalanan “canavar” böylece tatmin oluyor ve “cinayetler” kontrol altına alınarak toplum o gecede “arınmış” olacak.

Bu uygulamayla her insanın içerisinde var olan “canavar” baskıya maruz kalmadan “12 saat” boyunca hiç bir cezaya tabi olmadan en natürel haliyle doyasıya kişiliğini yaşamış olacak.

Ahmet Şafak’ın “Kurdun İntikamı” isimli polisiye romanını okuyunca bu film aklıma geldi. Romanın ilk sayfalarında dile getirilen olaylar, şahıslar hepimize tanıdık gelmekte. Konulara “şunu şu romanda okumuştum, şunu şu filmde izlemiştim” kanısıyla yaklaşıyoruz ve dile getirilen mevzular algı merkezimize “senaryo” veya “hayal ürünü” olarak yer ediniyor. Aslında kendimizi görüyoruz ama gördüğümüzü dün geceden kalma “rüya” olarak geçiştiriyoruz.

Tanınan Fransız sosyolog Jan Bodriyar (Jean Baudrilliard) simülasyon kuramıyla insanların ve toplumun yaşananlara dair reflekslerini ve tutumlarını “gerçek ve hipergerçeklik” kıstasıyla açıklamaya çalışmıştır.

Romanda geçen diyalogda da anlaşıldığı gibi: “Bilmediğin bir şeyi yapmam deme Hasan Çelikkol, bildiğimiz şeyleri yaptık da ne oldu? Sonunda gördük ki, aslında bildiğimiz şeyler, başkalarının bilmemizi istediği şeyler.”

Birileri kurduğu sistemde “sis” kalmamızı istiyorlar. Tam anlamıyla yok etmek de istemiyorlar. Sonuçta onların enerji ve yaşam kaynağı toplumların tüketim gücüdür. Değerlerin tüketilmesi, inançların tüketilmesi, paranın tüketilmesi, doğanın tüketilmesi, hayatların tüketilmesi, nefeslerin tüketilmesi. Her türlü tükeniş onların türeyiş bağımlılığıdır. Bu sistemin kurucuları, insanları “insanlığın can çekiştiğiyle” değil; can sıkıntısıyla meşgul eder.

İnsanın canı niye sıkılır? Bol olan zamanı, boş işle meşgul ederek veya boşluğu dolu olan mevzuyu tercih etmek!

İnsanlar boşlukta zamanı tükettiklerini sanır. Zamanı değil; ömrü tüketmekteler. Bir nevi “istikbal”lerini tüketmekteler.

İstikbal”; bu kelime “Kurdun İntikamı” romanında bütün meselenin özünü temsil etmekte.

Kurdun İntikamı” isimli romanın karakterlerinden olan, toplumu “simülasyonlara” hapseden, fertleri birer “simülakrlar” hale getiren sistemin temsilinde bulunan Graham Cavandish, Oğuz Altay isminde öldürülen Milliyetçi öğrenci için konuşurken aslında sistemin felsefesini açıklamaktadır: “O bilgili, entelektüel çocuk, aslında br gelecekti. İstikbaldi… Ama yazık ki, bizim istikbalimiz değildi. Bizim istikbalimiz değilse, bize karşı demektir.”

Graham Cavandish, Oğuz ve Mete Altay, Alim Hoca, Matlock, Diyarbakırlı olan varlıklı bir aileden gelen evvel sol gençlik hareketinde yer bulan sonra islamî bir hayat seçen Ziya Gökalp’in torunu, Hasan Çelikkol, Pınar ve Oğuz kimdir? Mizah dergisine niye “Kerpeten” ismi verilir? Bu memlekete “istikbal” olan idealist ve irfan sahibi genç öğrencilerin öldürülmesi neden basit bir “karşıt öğrenciler arasında çıkan kavga sonucu yaşanan ölüm” manşetiyle örtülür? Kimlik ve fikir bunalıma düşen memleket evlatları farkında olmadan sistemlerin uzantıları, maşaları veya tetik çeken el olur? Cinayetler hangi psikoloji ile açıklanır?

Ziya Gökalp’ten tutun Karl Marks’a kadar dünya literatürüne iz düşürenlerin, Fatih kanunnamesi, Erich Fromm’un yöntemleri, Yusuf Akçura’nın teşkilata üye olurken hangi paragaftan çekinerek ant içmeyişi ve daha bir çok ilgi uyandıran konular.

Bu soruların cevabı ve geniş yelpaze üzerinde yer bulan konulara açıklık getiren diyaloglar kitaptadır. Kitabın özetini çıkararak kitabı okumayanlara ne ip ucu vermek, ne de yanlı etkilemek istemiyorum.

Ben daha çok kitabın ışık tuttuğu yer ile meşgulüm.

Kitabın içinde olup bitenler doğrular veya yanlışlar yargısı görüntüsü verildiği sanılabilinir ama kitabın teması Türk milletinin hakikatidir. Hakikatten zuhur eden bu ışık hipergerçeklilikten, simülasyondan ve simülakrlardan arınmış “istikbalimize” işaret etmektedir. Kitapta iki sunumdan bahseder. Biri 1980 öncesi farklı dünya görüşüne sahip öğrencilerin sunumu, biri de günümüzde özel bir üniversitede öğretim üyelerin, devlet bakanların sunumu. Her iki sunumda ideolojilerin yastık kavgası değil milletler mücadelesinin varlık mücadelesi yansıtılmakta.

Dünyaya “içinizdeki canavarı tatmin ettiriyoruz” diyerek zulmü, emperyalist ve sömürgeci sistemi meşrulaştırarak; kontrollü cinayetleri “hayat kurtaran, insanlığı koruyan” insanî ihtiyaç boyutunda ele alan sosyaldarvinizme karşı “her cinayet intihardır” diyebilmek hakikatin gereğidir.

Cinayetler intihardır. Toplumun intiharıdır. Vicdanın intiharıdır. Geleceğin ve istikbalin intiharıdır. Ve “şahsiyetin” intiharıdır.

İntiharları tetikleyen zihniyetin “güçlü olan yaşar, zayıf olan ölür” tarzında nihilist felsefesine karşılık “insanı yaşat ki, devlet yaşasın” felsefesiyle milletler sahnesine çıkan Türk milleti “intikamını” irfanıyla, uyanışıyla, uyandırışıyla ve de ülküsüyle alacaktır .

Kurdun İntikamı” cinayet işlemiyor. Emperyalistlerin “arınma gecelerine” karşılık yeni medeniyet tasavvurunun nasıl kurulacağına dair yol aralıyor.

Emperyalistlerin “kana doymayan canavarına” karşılık “kurdun aşkıyla” pusatlanan Türkler kurt milletidir. Kitapta da bahsedildiği gibi “Kurtlar, güvenli severler… Aşklarında, huzur olsun isterler.

Emperyalistlerin “arınma gecesinde”, – ki bu gece sadece bir kereye mahsus değil her geceyi kapsamakta, –  ortaya canavarlarını çıkardığı vakit kutlu dolunay gecelerinde olduğu gibi Türk’ün “kurdu” ortaya çıkacaktır. Ne diyor Mete Altay? “Ne kadar çok Matlock (kan içen canavar) varsa, o kadar da Mete (güvenli seven, huzur olsun isteyen kurt) vardır.”

The Purge” kurdun intikamıyla “the end” olacaktır!

 

Fatih OĞUZ
11 Şubat 2016 Frankfurt/Main

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz

„PAYIMIZI VEREN YAŞAYACAK, VERMEYEN ÖLECEK …” (Fatih Oğuz)

(Bu yazı 7 Haziran 2015 tarihinde gerçekleşen Genel Seçimleri öncesi yazılmıştır.)
İlber Ortaylı “Türklerin Tarihi” isimli son kitabında “coğrafya, itaat edilmesi gereken amir ve temel bir kategoridir[1] der. Coğrafya, milletlerarası mücadelelere kimlik veren en önemli etkenlerin başında gelir. Coğrafyalar bir milletin, bir topluluğun, bir medeniyetin koordinatlarını ana bellek gibi muhafaza eden ve yeri geldiğinde bilişim yazılımı gibi gelişmelerin kapsamında düzeni veya sistemi güncelleyen konumundadır.
Türkiye coğrafyası “medeniyetler beşiği” olarak dünya kamuoyu tarafından kabul görülür.
Semâvî dinlerin, uygarlığın, ticaretin, siyasetin, felsefenin ve sanatın dağılım merkezi olan bu coğrafya yeraltı ve yerüstü zenginlikleriyle birlikte tarihi hazinesinde dünyanın yaratılışını barındırmaktadır.
Dolaysıyla her milletin, her topluluğun gözü de, gönlü de, aklı da Türkiye diye adlandırılan coğrafyadadır.
Bu coğrafya cihan hakimiyetin anahtarı, nişanı ve de tapusu gibidir.
Türk milleti bu coğrafyada, 1000 yıllık gibi bir zaman dilimi içerisinde (Tarih Bilimi için bu zaman dilimi pek uzun sayılmaz) İmparatorluklar, Beylikler ve Cumhuriyet yönetiminde Devlet kurarak “Türk egemenliği” oluşturdu.
1000 yıllık milli bilinçimiz ve milli birikimiz göstermiştir ki; bu coğrafyada gelişen her olay hiçbir zaman tesadüf değildir.
TÜRKİYE, TÜRKLERE BIRAKILAMAYACAK KADAR ÖNEMLİ VE ZENGİN BİR ÜLKEDİR
Elbette bu anlattıklarım bir çoğumuz tarafından en teferruatlı derecede bilinmekte. Lakin gündelik streslerin içerisinde boğulan fertler, algı manipülasyonuna maruz kalan toplumlar, yapay ve kurgulanmış kamuoyu nedeniyle milli hafızamız, kamu ruhumuz gölgelenmektedir.
Milli hafızamızı, kamu ruhumuzu harekete geçirebilmemiz için tarihte gelişen olayların senkronizasyonuna hakim olmakla birlikte bugünümüze uzanan gelişmelerin merkezine “sebep-sonuç” ilişkisini oturtmalıyız.
Yaşam alanı bakımından Avrasya olup, dinî ve “idea of Empire” açıdan aidiyat köklerinin Ortadoğu’ya, Anadolu’ya uzanan toplulukların ortak kanaatı “Türkiye, Türklere bırakılamayacak kadar önemli ve zengin bir ülkedir” türünden olduğu defalarca mecmualarda, canlı yayınlarda ve gazete köşelerinde dile getirilmiştir.
 Papa Fransuva Vatikan’da yaptığı sözde Ermeni soykırım ile ilgili açıklaması[2] bahsedilen “Türkiye, Türklere bırakılamayacak kadar önemli ve zengin bir ülkedir” görüşünün bir parçasıdır. Papa Fransuva, Türk milletinin ve Türkiye coğrafyasının dünü, bugünü ve yarını ile ilgili “mutlak bir hesabın” içerisinde olduğunu göstermiştir.
Papa’nın “20. Asrın ilk soykırımı Ermeni Jenosidi” açıklaması ardından Avrupa Parlamentosu üç gün sonra bağlayıcı nitelik taşımayan ve tutum beyanı niteliğinde olan sözde Ermeni soykırımına dair karar tasarısını oy çokluğuyla kabul etti[3].
Papa’nın açıklaması ve AP kararı beraberinde yankılar getirdi. Kimi destekledi, kimi de kınamış gibi yapıp aslında “gelin bu işin ortasını bulalım” diye “ortak acı”nın mimarlığına soyundu.
 “Ortak acı” sektörünü oluşturan AKP iktidarı Ermeni diasporanın elini güçlendirecek adımlar atmaktadır.
Bu iki yüzlü ve teslimiyetçi zihniyetin gerçek yüzünü bir kaç örnek ile açığa çıkarmaya çalışacağım.
Papa Fransuva’nın son Türkiye ziyareti nedeniyle “Papa’yla bir çok konuda aynı düşünüyoruz”[4] diyen Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve 12 Şubat 2015[5] tarihinde gayrimüslim kanaat önderleriyle yaptığı görüşmede “Ermeni diasporası, düşman diaspora değil, bizim diasporamız” diyen Başbaşkan Ahmet Davutoğlu Avrupa Parlamentosunun kararında referans teşkil ettiler.
 AP’nin 8 maddelik kararının 3’üncü maddesinde aynen şöyle yazılmaktadır:
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun taziye içeren ve Osmanlı Ermenilerine yönelik zulümleri tanıyan açıklamaları doğru yönde atılmış bir adım olarak değerlendiriliyor.”[6]
Bu da nerden çıktı? diye soracak olanlar bir zahmet buyurup Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlık resmi sayfasına girerek 23 Nisan 2014[7] tarihinde o dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Ermeni diasporanın “Ermeni Jenosit” adına bayraklaştırdığı “24 Nisan 1915” tarihine binaen taziyesini okuyabilir.
Ermeni diasporasının “24 Nisan 1915” ile ilgili iddiaları, teorileri veya talepleri olabilir. Lakin, Türkiye Cumhuriyetinin Cumhurbaşkanı ve Başbakanı “24 Nisan 1915” tarihiyle ilgili taziyelerde bulunuyorsa bize ancak “herkes fıtratına uygun davranıyor” demek düşüyor.
Derin meseleler ve önemli konular o kadar birbiriyle karıştırılıyor ki; Türk milletinin dününü, bugününü ve geleceğini pervarsızca harcamaya çalıştıklarını görebiliyoruz. Başbakan Ahmet Davutoğlu yapmacık ve sahte bir tepki ile Ermeni diasporasına ateş püskürdüdüğünü göstermek için 21 Nisan 2015[8] tarihinde “Başbakan Özel” isimli televizyon programında şu açıklamalarda bulundu: “Ermeni diasporası zengin sayılabilir; ancak Ermenistan neden fakir? Yahudi diasporası bu konuda İsrail’i de zenginleştirmişlerdir.”
Sayın Davutoğlu Yahudi diasporası ve İsrail benzetmesinde bulunurken Nürnberg Uluslararası Askerî Ceza mahkemesi öncesi ve sonrası diye açıklık getirmemesi şahsım tarafından iyimserlikle karşılamam mümkün değildir.
“Soykırım”, “Jenosit” veya “Holokost” gibi tanımlamalar hukuki karaktere sahip olmasına rağmen Ahmet Davutoğlu’nun “Yahudi diasporası-İsrail” benzetmesinde bulunuyor olması gün ışığına çıkarılmayan Ermeni diasporanın ve destek veren emperyalist odakların kurduğu müzakere masalarında verilen tavizlerin ve imzalanan protokollerin varlığı hakkındaki süphelerimi kuvvetlendirmektedir.
Davutoğlu’nun “Tehcir insanlık suçudur”[9] sözü ileriye dönük hangi hukuksal bedellerin müsebbibi olacağını bilmiyor olması mümkün değildir.
Davutoğlu istediği kadar “24 Nisan 2015” tarihinde Çanakkale anmasına özel anlam yüklenmemesi gerektiğini söylesin, bir dönem kendisinin de başında bulunduğu Dış İşleri Bakanlığına bağlı Türkiye Cumhuriyeti Avustralya Büyükelçiliğinin hazırladığı takvim ajandasının Nisan bölümünün 24’üncü gününe rast gelen resim (orta sağ) “özel anlamı” fazlasıyla gösteriyor:

7c9ee4df9a9d66378f38a900c2d23f0d

Resim kolajında Çanakkale’de düzenlenen Anzak anmalarını gösteren resimlerin arasında Erivan’da bulunan sözde Ermeni Soykırım anıtı etrafında yapılan töreni gösteren bir resim mevcut.
Türk milletinin zekasıyla oynamaya çalışmak en sevdikleri hobi olsa gerek.
Muğlak cümleler kurup Türk milletini gerçeklerden uzak tutmaya çalışanlardan biri de Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’tır. 20 Nisan 2015 tarihinde “Bilerek, kasıtlı ve isteyerek soykırım yapmadık”[10] diye bir cümle kullanan Arınç’a tersten bir soru soralım: O zaman bilmeyerek, kasıtsız ve istemeyerek soykırım mı yaptık!?
YÜZYILLIK TAZİYE VE NE OLDUYSA DEVLETİN HATALARI YÜZÜNDEN OLDU
Ermeni diasporayla birlikte aynı frekansı kullanan sadece AKP’nin yönetici kadrosu değil aynı zamanda bir dönem veya halen başta Recep Tayyip Erdoğan’a ve AKP’ye yakın kalemşorlardır.
Cengiz Çandar dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile birlikte “Ermenistan-Türkiye milli maç” bahanesiyle Ermenistan’a gidenlerden biri.  Çandar 7 Eylül 2008 tarihli “Erivan’da Ararat’ı seyrederken…” başlıklı yazısında şunları söylemekte: “Erivan’a gelipte, hangi milletten ya da düşünceden olursanız olun, 1967 yılında yapılmış olan Soykırım Anıtı’na ve yanıbaşındaki müzeyi görmeye gitmemek, Mekke’ye gidip Kabe’yi görmeden dönmek gibi bir şey.”[11]
Türk Bayrağı’nın adı değiştirilsin diyen, Milli Şehit Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in “Milli Şehit” ilan edilmesinden rahatsızlık duyan Hilal Kaplan isminde şahıs 25 Nisan 2014 tarihinde kaleme aldığı “Yüzyıllık taziye” başlıklı yazısında şunlar yazmaktadır: “24 Nisan 1915’te başlatılan İttihatçı operasyon İslâm hukuku açısından zulümdür; (…) Bu günah önce İttihatçıların, sonra onlarla işbirliği yapanların sonra da bu zulme ses çıkarmayanların üzerinedir. Çünkü 24 Nisan 1915’te başlayan süreçte ‘Hak’ ayaklar altına alınmıştır.”[12]
Özellikle biri var ki; Tayyip Erdoğan’a “Reis”, “abi” diye hitap eden ve hatta canlı bir televizyon programında “Artık hayal edemiyorum çünkü ben hayal etmeden siz yapmış oluyorsunuz” diyecek kadar Tayyip Erdoğan’a duyduğu hayranlığını dile getiren Hakan Albayrak 24 Nisan 2013 tarihli “Ermenilerden özür dilemeliyiz” başlıklı yazısında neler hayal ediyormuş bir okuyalım: “Bugün 24 Nisan. Ermeni hemşerilerimizin matem günü. 1915’te yaşanan vahşeti acıyla andıkları gün. (…) Tarihimizde rezil bir sayfadır bu. Keşke yırtıp atabilsek. Yırtıp atamayız, ama altına şöyle bir şerh düşebiliriz: O akıl almaz zulmü işleyenlerin torunları Ermenilerden özür dileyerek redd-i miras eylediler. (…) 6-7 Eylül olaylarında barbar Kemalist kitlelerin derin devlet kaynaklı terörü yüzünden İstanbul’u terk etmek zorunda kalan Rumlardan ve öldürülen Rumların çocuklarından, torunlarından da özür dileyelim, onlara da tazminat ödeyelim. Tabii, varlık vergisi terörünün kurbanlarını da unutmamalıyız. Bir de, aslında hepsinden evvel, PKK meselesinde hayatını kaybeden 30 ilâ 40 bin vatandaşımız için özür dileyip, hiçbir ayrım yapmadan, kimin hangi tarafta öldüğünü bakmadan, “Ne olduysa devletin hataları yüzünden oldu” diyerek, istisnasız bütün maktullerin ailelerine tazminat ödemeli devlet.”[13]
Davutoğlu’nun “bizim diasporamız” dediği Ermeni diasporasının temelinde terör yöntemi kullanan katiller çetesi mevcuttur. Yazımın başlığı olarak kullandığım “payımızı veren yaşayacak, vermeyen ölecek…” cümlesini Yazar Ahmet Şafak’ın polisiye romanı olan “Kurt 2015” kitabında okudum. Romanda bu cümlenin kaynağı şu şekilde anlatılmakta: “Bir Ermeni bilim adamının folklorla ilgili araştırmasını içeren makale işte ellerinin arasında duruyordu. (…) Bir tekerleme. 1910’lu yıllarda, Van civarındaki Ermeni çocuklarının kullandığı bir tekerleme. Bazı özel günlerde, kapı kapı gezip harçlık ya da benzeri şeyler isteyen çocuklar, kendilerine bir şey vermeyen komşularına böyle tepki gösterirlermiş.”[14]
“Payımızı veren yaşayacak, vermeyen ölecek…” tekerlemesi Türk milletinin varlığına göz dikmiş, Türkiye coğrafyasını parçalamak için her türlü terör örgütüyle işbirliği yapan Ermeni diasporasının ruh halini çok net anlatan en güzel örnektir.
FRANSA’DA ERMENİ SOYKIRIM İDDİALARI İFTİRADIR DİYEBİLMEK
Recep Tayyip Erdoğan’ın, Ahmet Davutoğlu’nun ve AKP’nin yönetici ve propaganda kadrosunun Türkiye coğrafyasından Türk’ün adını silmek isteyenlerle, Türk’ün egemenliğine son vermek isteyenlerle işbirliğini sadece “Ermeni diasporası” örneği ile net görebiliriz.
Papa’nın veya AP’nin açıklamaları, Türkiye’mizi ve Türk milletini yönettiğini düşünen işbirlikçiler kadar zarar veremezler.
Buna karşılık, Türk milletine karşılıksız bir sevgi ile dünyaya olan bakışını Türkçe kodlarla şekillendiren, Milliyetçi-Ülkücü Hareketin Lideri Sayın Devlet Bahçeli Fransa’da 7 Nisan 2012 tarihinde kamuoyuna şu şekilde seslendi:
“Ankara’da ne diyorsam Fransa’dan bir kez daha kararlı bir şekilde aynısını dile getiriyorum: Ermeni soykırım sözleri iftiradır, boştur, hüsnü kuruntudur ve temelsizdir.”[15]
Bir tarafta Ankara’da Ermeni diasporasına “taziye mesajı” ileten Tayyip Erdoğan ve AKP kadrosu, bir diğer tarafta Ermeni diasporasının en güçlü olduğu Fransa’da “Ermeni soykırım sözleri iftiradır” diyebilen Milliyetçi-Ülkücü Hareketin Lideri Sayın Devlet Bahçeli.
Tarihin hiçbir döneminde insanlık suçu işlemeyen, mazluma ve mağdura sahip çıkmak adına kendi varlığını feda edecek erdemi gösteren, Ermenileri, Arapları, Yahudileri, Gürcüleri, Rumları kendi sofrasını, safını ve sırtını paylaşan Türk milletini sanık sandalyesine oturtmalarına razı mı geleceğiz?
Tarihine vurulduğumuz, varlığına tutulduğumuz büyük Türk milleti; bu gidişattan rahatsızlık duyuyorsan o zaman Ankara’da ne diyorsa Tunceli’de, Diyarbakır’da, Yozgat’ta, Fransa’da, Almanya’da aynısını dile getiren Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli ve Milliyetçi kadroyu 7 Haziran 2015 tarihinde iktidara ulaştırmalısın.
Hürriyet için, gelecek için, Vatan için elini vicdanına koymalısın.
Fatih Oğuz
23 Nisan 2015 / Frankfurt-Main
[1] Türklerin Tarihi, İlber Ortaylı, Sf. 25
[2] Papst spricht von Armenier-“Genozid” http://www.tagesschau.de
[3] AP’den Türkiye’ye: ‘Soykırım’ı tanı http://www.hurriyet.com.tr/dunya/28737346.asp
[4] Erdoğan: ”Papa’yla bir çok konuda aynı düşünüyoruz” https://www.youtube.com/watch?v=cikhBQUVlGE
[5] Başbakan’dan gayrimüslimlere: Ermeni diasporası, bizim diasporamız http://www.haberturk.com/gundem/haber/1042542-basbakan-ahmet-davutoglu-gayrimuslim-kanaat-onderleriyle-bulustu-ermeni-diasporasi-bizim-diasporamiz
[6] AP’den Türkiye’ye: ‘Soykırım’ı tanı http://www.hurriyet.com.tr/dunya/28737346.asp
[7] Sayın Başbakanımızın 1915 olaylarına ilişkin mesajı http://www.basbakanlik.gov.tr/Forms/_Article/pg_Article.aspx?Id=974ccd3b-fb77-499a-ab6a-7c5d2a1e79c9
[8] Davutoğlu diasporaya ateş püskürdü http://m.internethaber.com/News.aspx?q=782777
[9] Başbakan Ahmet Davutoğlu: “Tehcir insanlık suçudur’ dedim” http://www.cnnturk.com/turkiye/basbakan-ahmet-davutoglu-tehcir-insanlik-sucudur-dedim
[10] Arınç: Bilerek, kasıtla ve isteyerek soykırım yapmadık http://www.cnnturk.com/turkiye/arinc-bilerek-kasitla-ve-isteyerek-soykirim-yapmadik
[11] Erivan’da Ararat’ı seyrederken… 7 Eylül 2008, Referans Gazetesi Cengiz Çandar
[12] Yüzyıllık taziye, 25 Nisan 2014, Yeni Şafak, Hilal Kaplan
[13] Ermenilerden özür dilemeliyiz, 24 Nisan 2013, Star Gazetesi, Hakan Albayrak
[14] Kurt 2015, Küsena Yayınları, Ahmet Şafak, Sf. 80 ve 82
[15] MHP Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli’nin Fransa Demokratik Ülkücü Türk Dernekleri Federasyonu’nun
10. Büyük Kurultayı 7 Nisan 2012 http://www.mhp.org.tr/htmldocs/mhp/1958/mhp/Fransa_Demokratik_Ulkucu_Turk_Dernekleri_Federasyonu_nun_10_Buyuk_Kurultayinda_Yapmis_Olduklari_Konusma_Metni_.html

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz

Bir Ahmet Şafak romanın düşündürdükleri: “Kan Meclisi 1915 = Aşk ve Vatan 1915“

Büyük Vatanın büyük iki evladı demek burada yatıyor …” diye yüreğimden geçirdiğim şahsiyetler Berlin Türk Şehitliği’nde mezarları bulunan Dr. Bahaeddin Şakir ve Trabzon’un eski Valisi Cemal Azmi Bey’dir.

Türk tarihinde anlaşılması güç veya anlaşılmama gayreti üzere bir konumda tutulması istenilen İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne mensup bu iki Vatan evladı, 1922 senesinde, o dönemin zorunlu şartlar nedeniyle bulundukları Berlin’de aile fertleri önünde hunharca şehit edildi. berlinbahaeddinşakircemalazmi

Dr. Bahaeddin Şakir ve Cemal Azmi Bey, Berlin sokağında “sonsuzluk” nefesi veren ilk olmadılar. Bu iki Vatan evladına kıyan karanlık lobiler 1921 senesinde, oturduğu evinin yakınlarında Talat Paşa’yı şehit ettiler.
Berlin Türk Şehitliği ardından İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin kurucusu Talat Paşa’nın şehit olduğu yere gittim. O yere vardığımda zihnimde adeta bir tarih treni kalktı. Uğradığı her istasyondan koca yürekli insanları alarak sonsuzluğa doğru hareket halindeydi.

Berlin bu istasyonlardan biridir. Bu istasyondan kimler binmediki tarih trenine? Mustafa Kemal Paşa, Enver Paşa, Mehmet Akif Ersoy, Celal Nuri İleri gibi mümtaz şahsiyetler.

Berlin’in Türk-Alman ilişkilerinde özel bir yere sahiptir. Bu ilişki kuru bir stratejik ortaklğın sonucu değildi. Berlin’e yerelden uluslararası diplomatik itibar kazandıran ünlü siyaset ve devlet adamı Alman Otto v. Bismarck’dır.

Son 200 yıl içerisinde yetişmiş ender dehalardan biri olan Bismarck, Türk-Alman ilişkilerine en net açıklamayı getirmekte: “Türk ve Alman milletleri arasındaki sevgi o denli eskidir ki, bu asla parçalanmayacaktır.

Türk-Alman ilişkilerinin “50 Yıl İşçi Göçü” ile sınırlandırılmaması gerektiğini savunurum. Almanya’da doğmuş ve burada yetişmiş, Alman felsefesi, kültür ve edebiyatıyla ilgilenen bir Avrupa Türk’ü olarak; ortak paydalarımızın azami ölçüde yüksek, bazı Alman şehirlerin taşıdığı “Türk” veya “Hun” adlarına bakılırsa tarihi yakınlığımız nedeniyle şuna inanırım: Siyasi ve devlet stratejilerini kenara bıraktığımızda göreceğimiz şudur ki, Türk-Alman tarafları birbirine yönelik hep saygıyla, hürmetle, dostça; ve yeri geldiğinde itinayla yaklaşmışlardır.

Türk Aydını Ahmet Şafak Beğ’in “Kan Meclisi 1915” romanında bu görüşümü destekleyen bir diyaloğa sahip.

Diyaloğun geçtiği bölüme değinmeden romanın kendisinden bahsetmek istiyorum.

İtiraf etmeliyim ki, “Kan Meclisi 1915” can sıkmadan, zamanı boğazlamadan okuduğum en güzel romandır.

Tarihi polisiye romanı olan “Kan Meclisi 1915” zor bir zaman dilimini anlatmakta. Ahmet Şafak “Kan Meclisi 1915” romanıyla adeta, ülkemizin gündeminde “mayın alanı” olan “1915 Yılı”nı, tarihi olayları ve tarihi şahsiyetleri birbiriyle çatıştırmadan, kavgaya tutuşturmadan; her ferdi ve olayları kendi psikolojisi içerisinde ifade etmeyi başarmıştır.

Bir roman düşünün ki, 1’inci cihan harbinin acımasızlığını, Enver Paşa’nın çelik kararlılığını, Ziya Gökalp’ın ilmi tahlillerini, Vatan çocuklarının endişelerini, İttihatçıların olağanüstü fedakarlıklarını, emperyalist odakların entrikalarını, fitne ve isyan başkaldırılarını, yerli ve yabancı istihbaratçıların faaliyetlerini, gençlerin çaresiz aşklarını, Hürriyet mücadelesini; bir ahenk içerisinde okuyucusuyla buluşturmakta.

Romanın dili çok net ve bugünkü meselelere “sebep-sonuç” kılavuzuyla açıklık getiriyor.

Diyaloğa geri dönecek olursak, romanın kahramanı Almanya’da tıp tahsili görmüş Ahmet Kemal isminde genç bir Adli Tıp Hekimi. Bu genç hekim Berlin’den başlayan tren yolculuğunda Helga isminde genç ve güzel bir Alman hanımla tanışıyor. Genç hekim gönlüne hakim olamayıp güzel Alman bayana aşık oluyor. Tren yolculuğu esnasında Ahmet Kemal ve Helga’nın konuşma imkanları oluyor ve Ahmet Kemal şunları söylemekte: “Şimdi Alman İmparatorluğu ve Osmanlı İmparatorluğu, Hıristiyan dünyanın en dişlileri ile savaşıyor değil mi? Bu durum da tuhaf bence… Yani harp yoldaşlığı yapmamızın altında bile sadece milli menfaatlerin yattığını söyleyemeyiz. Her ne kadar, bizi sizinle ittifaka iten sebep mecburiyet ise de şu dakikada adını koyamayacağımız, sanki asırlar öncesinden bir tanışıklık, dünyanın belli coğrafyalarında birlikte avlanıp, at sürmüşlüğümüz var gibi. Bu durum Kayzer ile Padişah’ın dostluğuna ya da Enver Paşa’nın Almancılığına bağlanamayacak kadar derinlerde bir şeymiş gibi geliyor…

Bu diyaloğu okuduğumda kendimi bir an Ahmet Kemal’in yerine koyabilme rahatlığını hissettim.

Bu diyaloğun sahibi Ahmet Şafak her 2 milletin mevcudiyetine hakim olduğunu gösteriyor. Bu kanıya varabilmeniz için bu milletin tarihi sürecini iyi analiz etmek gerekir.

Ahmet Şafak bugünkü sıkıntıların ve meselelerin analizini “Kan Meclisi 1915” olarak romanlaştırmış.

Aşk ve Vatan” özetine muhatap olan Ahmet Kemal dava adamı olmanın sınavına attığı ilk adım romanın son sayfasıdır.

Bir dava adamın yaşam özeti gibi; onlar sonsuzluğa doğru ilk adımı atarken sıradan insanlar yaşam kitabın son sayfasını çevirmekte.

Bazı romanlar vardır insanın eline aldığına ve okumaya başladığına pişman eder. “Kan Meclisi 1915” romanında ise yaşadığım tek pişmanlığım daha erken okumamış olmam.

Özellikle Berlin seyahatı öncesi bu eseri okumuş olsaydım, Bahaeddin Şakir ve Cemal Azmi Bey ziyaretim daha bir anlam taşıyor olacaktır. Talat Paşa’nın şehit edildiği yerde ittihatçı bir yol arkadaşı olarak dua edebilme olanağım olurdu.

Türk-Alman ilişkilerini bilindik ve klişeleşmiş söylemlerden kurtarmanın adıdır “Kan Meclisi 1915”.
Kan Meclisi 1915” mutlaka Almanca’ya çevrilmeli ve Alman Kültür-Edebiyat dünyasıyla en kısa zamanda tanışmalıdır.

Ahmet Şafak noktası konulmamış cümle tadında romanı bitirdiğinden ötürü okuyucu romanın ikinci bölümüyle kavuşturmalı. İttihatçıların Berlin dönemi, Enver Paşa ile Naciye Sultan’ın çileli hayatları veya Ahmet Kemal’in Cumhuriyet döneminde Adli Tıp’daki yükselişi vd. konular olabilir.

Ahmet Şafak’ın bu ikinci bölümü bizden mahrum bırakmayacağını düşünüyorum.

***

Biraz da romanın önemine vurgu yapmak istiyorum. Bir millet, sahipleriyle buluşması için dava yükümlülüğünde romanlara ihtiyacı vardır.

Romanların ne kadar mühim olduğunu Maksim Gorki’den örnek vereceğim. Lenin ilk kalabalık mitinglerini yaptığı sırada insanlar şunu söylemiştir: “Bu konuşmacının anlattıklarının aynısı Maksim Gorki hikayelerinde bahsedilmekte.”

Halk Lenin’in anlattıklarını Maksim Gorki’nin sayesinde yıllar öncesi tanıyordu. Maksim Gorki yıllarca ezilen işçi sınıfın zorluklarını ve acılarını romanlarında anlatmıştı. Rus halkını sömüren Kilise ve Sermaye sahiplerinin kirli oyunlarına işaret etmişti. “Burjuva, bolşevik vb.” kelimeleri çok ustaca halkın belleğine yerleştirmeyi bilen usta kalemdi.

Bu nedenle Lenin, Çar rejimini ihtilalle bertaraf etmek için halkın yoğun desteğini almak ve devrimlerini hayata geçirmek için zorlular yaşamadı.

Türk milliyetçileri olarak, özellikle yazarları hayatta olan, romanlarımıza sahip çıkmalıyız. Romanlarımızı halkımızla buluşturmalıyız.

Yetenekli gençlerimizi ve yazar arkadaşlarımızı romanlara yönlendirmeliyiz.
Türk milliyetçisi gençlerimizin “Kan Meclisi 1915” romanını mutlak almalı ve olabildiğince çevrelerine ulaştırmalıdır.
Milletimizin hikayeleri; bizim hikayelerimizdir!

Anlatacak hikayeniz yoksa, yarınlarınızın hikayeleri sizin imzanızı taşımaz!
*****
Fatih Oğuz

(Bu yazı Töre Dergisinin Ocak 2013 sayısında yayınlandı)

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz

Kitap Tanıtımı: Türk Olmak Sanatı (Ahmet Şafak)

TürkOlmakSanatıAhmetŞafak

Türklük bir sanattır. Türk Olmak sanatçılık! Türk Olmak, sadece folklorik bir sıfat değil aynı zamanda politik bir şuurdur. Türk Olmak, bir milletin ferdi olmak kadar milletin siyasi kimliğini tanımak, bu kimliğin siyasi ağırlığını taşımak, bu milletin devlet kurma ve yaşatma iradesine sahip çıkmak, bu iradeyi ortadan kaldırmak isteyenlere gerekli tepkiyi göstermek ama en önemlisi gelişen olayları anlamak, olayları bambaşka yöne çekenlerin sinsi çabalarını boşa çıkarmak… Ahmet Şafak, bu kitapta doğruların yanlışlarla, iyilerin kötülerle, zalimlerin masumlarla karıştırıldığı bu zamanda ‘Türk Olma’nın nasıl başarılacağını anlatıyor. Türklüğün sanat olduğunu, Türk olmanın ise sanatçılık olduğunu belirtiyor. Tarih-Şimdi-Gelecek penceresinden bakarak taşları yerinden oynatan kalemiyle okuyucunun da bir parçası olduğu büyük hikayeyi detaylarıyla anlatıyor.

http://www.kusenayayin.com

Yorum bırakın

Filed under Ahmet Şafak

Dokuz Işık ve Akp Siyaseti (Ahmet Şafak)

13.06.2012

Ömer Çelik ” Dokuz Işık’ı okuyan böyle bir öfke diline sahip olmaz ” diyor.

AKP’nin Genel Başkan Yardımcısının sarfettiği bu söze istinaden şu soruyu sormak elzemdir.

Ömer bey siz okudunuz mu?

Okudunuzsa hala AKP’de ne işiniz var?

Zira Dokuz Işık AKP’nin bütün politikalarını reddeden bir muhtevaya sahiptir.Doktriner Türk Milliyetçiliğinin el kitabıdır ve tarifini millet üzerinden yapar.O milletin adı Türk milletidir.

Siyaset tarifini birey üzerinden yapan AKP’lilerin,millet kavramına bakışı ” kavimcilik ” kokar.Kavim ise milletin karşılığı değil, en fazla boy karşılığıdır.

Dokuz Işık AKP’lilerin umurunda değil.Onların umurunda olan Devlet Bahçeli’nin temsil ettiği, teslimiyetçiliği reddeden milli duruştur.Bu duruşun kamuoyunda oluşturduğu zihni ve siyasal barikattır.

İşte bu barikatı yıkmak için MHP içi operasyonlara meylediyorlar.MHP’nin oluşturduğu barikat Angloamerikanist siyaset modelinin karşısındaki en büyük güç.MHP ve Türk Milliyetçileri bu yüzden istenmiyorlar.

Bakmayın siz ” Devlet Bahçeli kolay rakip,MHP’nin başında kalması iktidarın işine geliyor ” mavrasına ; bu mavra öyle bir korkunun tezahüründe yaygınlaştırılıyor ki zihinsel operasyonlarda taça çıkma gafletine düşmeyi bile göze alıyorlar. AKP politbürosunun Devlet Bahçeli’den duydukları rahatsızlık fena halde gözler önüne seriliyor.MHP’nin başında bütün oyunları çözecek bir siyaset filozofunun bulunması AKP politbürosunu öfkeye sevkediyor.Öfke sürekli hata yaptıran bir ruhi sarsıntı demektir.

AKP’nin Dokuz Işık alanına dalması,Dokuz Işık üzerinden Devlet Bahçeli’ye vurma çabaları bu öfkeden kaynaklanıyor.

Çünkü Dokuz Işık’ın bütün ifadeleri AKP’yi reddediyor.Devlet Bahçeli,siyaset yaptıkça Dokuz Işık mevzi alıyor,AKP, her adımıyla Dokuz Işık’tan papara yiyor.Çünkü AKP, Dokuz Işık’ın en önemli hipotezi olan ” Milletler Mücadelesi ” esasına göre siyaset yapmak yerine bireyci-enternasyonalist siyaset algısıyla hareket ediyor. Oysa Dokuz Işık şöyle diyor : Milliyetçiyiz,Türkçüyüz.Neden Türkçüyüz?Çünkü milletimiz Türk mmiletidir.Türkçülük ne demektir?Türkçülük,Türk milletinin hayatının her safhasında yapacağı her şeyin Türk ruhuna,Türk geleneğine uygun olması ve Türke yararlı olması amacının,fikrinin ön planda tutulmasıdır.Türkçe konuşacağız,Türkçeyi daima her şeyin en üstünde tutacağız…( Dokuz Işık Sahife 78 )

Buldukları her fırsatta Türklük kavramını ötekileştiren,Türk miliyetçisi olmak ile kürt milliyetçisi olmayı aynı teraziye koyup olumsuzlayan bir AKP anlayışı bu ibareleri okumuş olabilir mi? Bu ibareleri okumuş olanlar Devlet Bahçeli’ye sırf bu ibarelerin siyasal temsilciliğini yaptığı için ” öfke dili” aforizmiyle söz söyleme hakkına sahip olabilir mi?

Kimse kimseyi kandırmasın.

AKP’ler her Dokuz Işığı ağızlarına aldıklarında mayınlı bir alana giriyor ve fikri uzuvlarından birini kaybediyorlar.

Bu şaşkınlık alametidir.

Devlet Bahçeli ile ülkücüler arasına mesafe koymak için sahneye konan bu algı çalışması komik bir tiyatrodan farksız.Tutmuyor,olmuyor.

Çünkü Dokuz Işık konuşuyor.

Çünkü Dokuz Işık onları tekzip ediyor.

Devlet Bahçeli’nin Yeni CHP’nin gündeme taşıdığı İkinci Kürt Açılımı projesine verdiği kararlı yanıt bir Dokuz Işık duruşudur.” Birlik içinde Türkeş İdeali ” çerçevesinde siyaset yapan Devlet Bahçeli’nin tavrı ,Milliyetçi Hareketin tarihi niteliğini yansıtan Türkeşçi duruşun tabi dışavurumudur.

Bu duruş Türk Milleti ve Türk Milliyetçiliği adına yapılmaktadır.Bu duruşu Dokuz Işık marifetiyle Alparslan Türkeş ,Devlet Bahçeli’ye emanet etmiştir.

Ne diyor Alparslan Türkeş ” Türk milletinin birliğini bozma,Türk vatanını parçalama hürriyeti diye bir hürriyet olamaz,Komünizm kadar,bölgecilik,mezhepçilik faaliyetleri de almış,yürümüş ve hükümet bunlara karşı aciz ve meskenet içinde seyirci bulunmaktadır..” ( Dokuz Işık sahife 63 )

Zaman denen sırlı varlığın geriye doğru helezonik bir atımda bulunduğu varsayımından yola çıkarak bu tarihi tespitin geçmişten bugüne uyarılar taşıdığını söyleyebiliriz.

Ve nihai olarak deriz ki Devlet Bahçeli’nin durduğu yer,Dokuz Işıkçı anlayışın durduğu yerdir. Türk Milliyetçilerinin lideri olan Devlet Bahçeli Türk milletinin adının sanının korunması anlayışında kale niteliğindedir.Bu kalede gedik açmaya çalışmak Türk milletinin varlığında gedik açmaya çalışmaktır.

Bilinmelidir!

Yorum bırakın

Filed under Ahmet Şafak

Ziya Gökalp’ı Tanımak (Ahmet Şafak)

22.08.2012

Bir televizyon kuruluşunda Taha Akyol’u dinliyorum.Atatürk’ün pragmatist olduğunu ifade etmek için 600 sayfalık kitap yazan Taha Akyol,bu defa cumhuriyetin milliyetçilik anlayışını Ziya Gökalp üzerinden eleştiriye tabi tutuyor.

Yanındakiler Sabancı Üniversite’nden tarihçi Cemil Koçak ve Princeton Üniversitesi’nin Ortadoğu araştırmaları masası başkanı Şükrü Hanioğlu.

Taha Akyol ” MHP, Gökalp çizgisini iyi tanımalı ” diyor.Bu cümlenin Devlet Bahçeli’nin Milli Devlet kavramı konusundaki tavizsiz duruşuna bir atıf olduğunu anlamak zor değil.

Türkçülüğün Esasları’nı kaleme alan büyük düşünür Ziya Gökalp’in farkını ise iki maddede ifade ediyor: Osmanlı tecrübesi ve Kürt gerçeği hassasiyeti.

Biraz dikkatli dinlemeyle yazar Akyol’un konuşmasının lafzi istikameti kadar satıraltı niyetini de anlayabiliyorsunuz : Ziya Gökalp, ilk dönem cumhuriyet aydınlarının asimilasyoncu politikalarını reddederdi.Başka bir deyişle Gökalp,ilk dönem milliyetçilik anlayışının antropolojik bir alana kaymasını engeller ve kültür sahasında kalırdı.

Her ne kadar ” şayet ” üzerine bina edilmiş iddialar spekülasyondan öteye gitmese de bu tespit kısmen doğrudur.Hakikaten Diyarbekir’li Mehmet Ziya Gökalp,” insanın aidiyetini tenasul uzvuna değil temessül iklimine bağlar, yani yalın Türkçe ile İfade edersek ” insanın kimliğini sosyal iklim belirler ” ve ” cinsi aidiyet atlarda aranır ” derdi.

Taha Akyol’un yazılarıyla AKP’nin siyasi yürüyüşüne fikri katkı yaptığını görmek beni üzse de bilirim ki tefekkür bu ülke aydınlarının yitik malıdır ve bunu kitabi bir lezzetle dile getirenler kıymetli insanlardır.

Ama kabul etmek gerekir ki Sayın Akyol, Karl Poper’i tanıdığı kadar Ziya Gökalp’i tanımamaktadır.

Evet Ziya Gökalp,Türk miliyetçiliğini antropolojik esaslarla açıklamamış,kültürel,zihni ve siyasi temelde ele almıştır.Evet,Ziya Gökalp kürt hassasiyetini yaptığı sosyolojik çalışmalarla incelemiş ve kardeşlik üslubuyla ” Türkü sevmeyen kürt kürt olamaz,Kürt’ü sevmeyen bir Türk Türk olamaz ” demiştir.

Ama Gökalp’in yaptığı çalışmalar,kaleme aldığı kitaplar, makaleler Türklüğün siyasi egemenliğini vurgulayan açık örnekleri teşkil eder.Son iki eserinde yani”Türkçülüğün Esasları ” ve ” Türk Medeniyet Tarihi ” kitaplarında da yine Türklüğün siyasi üstünlüğünün altı çizilmiş,tarihi referanslarla müstakbel Türk hayat sahasının haritası kaleme alınmıştır.

” Vatan ne Türkiye’dir ne Türklere Türkistan .Vatan büyük ve müebbed bir ülkedir Turan ! ” sözü bütün telifleri çöpe atacak bir Türklük ülküsüdür.

Taha Akyol,bu gerçeği elbette bilmektedir.

Ziya Gökalp,yaşasaydı antropolojiye ram olmasa da Türk devlet Geleneğini kalın harflerle çizecek Türk siyasi hükümranlığını vazedecekti.Ekonomide Türkçü,Hukukta Türkçü,felsefede Türkçü,politikada Türkçü hatta dini anlamda Türkçü uygulamaları savunan bir fikir adamı nasıl bir Türkiye Cumhuriyeti kurguluyordu acaba?

Ve o Türkiye Cumhuriyeti Atatürk’ün tahayyülündeki ülkeden uzak olabilir miydi ?

Hadi kestirmeden söyleyelim ,Türkiye Cumhuriyeti 1925’ten sonra tektipçi,kürt kavramını inkar eden bir ülke oluşturmak için mücadele verdi,diyelim.Peki,Gökalp bunun aksini mi yapacaktı? Gökalp,” Cumhuriyeti kuran halk’a Türk milleti ” denir,demeyecek ve iki özneli bir Anadolu Federasyonu mu önerecekti?

Eğri oturup doğru konuşalım,Ziya Gökalp,Allahın inayeti gereği hakka göçmemiş olsaydı Atatürk’e kafa tutup,devlet sadece Türkün değildir mi derdi? Ömrü hayatını Türklüğe adamış bu fikir cengaveri Türk Devlet geleneğini bilmiyor idiyse ‘ Türk Medeniyet Tarihi’ni kim yazdı ?

Bırakın Ziya Gökalp’i birinci meclisi yaptığı etkili muhalefeti ile adeta Gazi hazretlerine dar eden Hüseyin Avni Ulaş, devletin Türk karakterine karşı çıkar mıydı?

Ya Gazi Kemal’e küs ölen,yıllar yılı ev hapsinde tutulan Kazım Karabekir paşa,Türkiye Cumhuriyeti’nin Türk devleti olduğu gerçeğine savaş açar mıydı? Kahraman bir asker olmasının yanı sıra müzisyenliği ile de tanınan ve İstiklal Marşı yarışmasına ” Cihan yıkılsa Türk yılmaz ” bestesiyle katılan Kazım Karabekir, Türk’ün Cumhuriyetini başka bir özne ile paylaşır mıydı?

Anadolu coğrafyasına devlet olarak giren Oğuzlar kurduğu hiçbir devlet teşkilatını başkalarıyla paylaşmamışken Türk neden paylaşsın?Osmanlı, kardeşiyle bile paylaşmamış ve ” Fatih Kanunnamesi ” ile kendince bir statiko oluşturmuşken Cumhuriyet’ten ne yapmasını bekliyorsunuz?

Türkiye Cumhuriyeti politikasını bir grup,bir klik ya da bir parti politikasına indirgeyerek tefrik etmek doğru değildir.O dönemde kim olsa aynı şeyi yapacak tarihin ve de fakto’nun emrettiği bir devlet modelini yani Türk Cumhuriyetini oluşturacaktı.Çünkü siyasi millet Türk’tü,bin yıl içinde anadoluda diğer bütün devletleri Türk kurmuştu,Bizansı Türk yenmiş,İstanbul’u Türk almış,emperyalizmi ülkeden Türk kovmuştu.

Türk’ün sosyal hakimiyeti Türk’ün siyasi hakimiyetini emretmişti.

İlk dönem aydınları antoropolojiye kaymışlar,65 bin kafatası ölçmüşler…Sonra ne olmuş,hiç !!! Çünkü meselenin anlamsızlığını Atatürk’de görmüş,tıpkı radyolarda 2 yıl klasik Türk müziğinin yasaklanmasında gördüğü gibi..Dünyanın bütün uygulamalarında milli devletler aslında yeni doğumlardır ve bocalama kaçınılmazdır.Ama Türk demokrasisi seksen yılda aşama aşama kendi tekamülünü sağlamış ve restorasyon sürecinin fersah fersah ötesine atlamıştır.

Taha Akyol bu gerçeği bilir.

Ancak bilmesi gereken bir şeyin daha olduğunu söylemeliyiz.Ne diyordu ” MHP,Ziya gökalp’i tanımalı ” değil mi?

Bence bu haksızlık!Çünkü MHP,Ziya Gökalp’i yeterince tanımaktadır.MHP’nin Lideri Devlet Bahçeli Diyarbakır mitinginde,Ziya Gökalp’i anlatmış ve bölgenin bu büyük evladını bölge halkına hatırlatmıştır.

Sayın Taha Akyol bu önerisini MHP’ye,dolayısıyla Devlet Bahçeli’ye yapacağına,Diyarbakır’da Ahmet Kaya’dan,Şivan Perver’den,Ahmedi Hani’den bahseden ve Ziya Gökalp’i ağzına almayan Sayın Recep Tayyip Erdoğan’a yapmalıdır.

Haksız mıyım?

Yorum bırakın

Filed under Ahmet Şafak

Özgürleşme Değil Milletler Mücadelesi (Ahmet Şafak)

Ahmet Şafak / 06.08.2012

Bu bir Türkiye klasiğidir.

Aydınlarımız olayları gerçeklikten koparıp kendilerince değerlendirirler.

Evet,elma’nın turuncu olduğunu değil,kırmızı olduğunu söylerler ama nedenini öyle bir yere bağlarlar ki kırmızı ağlar.

Gerçekler aslında sonuçlar değil sebeplerdir.

Aydınlarımızın sebepleri nedense hep farklı gerekçeler içerir.

Hürriyet gazetesinin yazarı Mehmet Yılmaz,Olimpiyat oyunlarının açılış gösterisini milyonlarca insanın ağzı açık izlediğini ve köylü toplumdan devrim yaratarak sanayi toplumuna geçmeyi başaran İngilterenin öyküsünü anlatan bu gösteri üzerinden Sanayi devriminin neden önce İngiltere’de gerçekleştiğini sormuş ve kendince cevaplamış.

Sebebini de açıklamış : Özgür düşüncenin gelişmesi !

Yani elma kırmızı ama özgür olduğu için kırmızı !

İngiltere’nin sanayi devriminde öncü olmasını özgürleşmeye bağlayan bu anlayış sadece Mehmet Yılmaz’ı değil sol düşünceden liberalizme gelen bütün kalem erbabını etkisi altında bulunduran bir anlayıştır.Sanayileşmenin arkasında yatan sömürüyü,emperyalizmi,24 saat çalınan çocuk emeğini ve ada kültürüyle biçimlenen devlet politikalarını hesaba katmayan bu anlayış aslında Türkiye’ye bir fikri empoze etme telaşındadır.

Özgürleşelim kurtulalım !

Halbuki özgürleşmek bir sebep değil bir sonuçtur.Sebep İngiltere’ye has,bugünde Amerika’da kendisini gösteren ada jeopolitizmidir.Aslında özgürleşmek bir tür deniz jeopolitiğinin yarattığı bir aydınlar fantazyasıdır.

Britanya adasında gerçek,Hindistan’da hayal bir fantazya !

Bu fantazyanın arkasında Newton’un ” evrensel çekim yasasının ” ,Adam Smith’in ” Milletlerin zenginliğinin “,John Lock’e’nin ” deneysel ampirizminin ” varsayarlar da formason kültürünü görmek istemezler.Bu sanayileşmede vahşi kapitalizm olarak tarihe geçen insanlık açısından zulüm dönemini unuturlar.Charles Dickens’in ” Oliver Twist ” romanı bize İngiliz Sanayi devriminin nasıl bir sosyo-ekonomik ortamda geliştiğini anlatır.

Teoman Durali,İngiliz devriminin köklerinde Anglosakson ve Yahudi bileşkesinin yattığını söyler.Bu bileşke Türk kamuoyunda deşifre edilmediği müddetçe özgürlük taleplerinin bizi taşıyacağı uçurum öngörülemez.

Mehmet Yılmaz,aynı zaman diliminde Fransa’da Voltaire’nin yasaklandığını dile getirirken aslında pek çok şeyi unutur.Fransa,İngiltere’nin açık tehdidi altındadır.Farmasonluk bu tehdidin en mühim simgelerinden biridir ve nihai olarak Fransız Devrimini bu sembol gerçekleştirmiştir.

İngiltere ada toplumu değil de Avrupa anakarasında olsaydı bu kadar özgür davranabilir miydi?Britanya İmparatorluğunun emperyalist politikaları bu kadar fütursuzca Hint okyanusuna akarmıydı?

Akmazdı,çünkü jeopolitikası gereği korunmacı olurdu?Almanya’nın,Fransa’nın yaptığı gibi..

Mehmet Yılmaz İngiltere ve Fransa örneğini özgürleşme üzerinden iki farklı devlet olarak vermiş.Oysa devletlerin varlığını belirleyen şey özgürleşme değil jeopolitik hassasiyetlerdir.Ve elbette son tahlilde milletler mücadelesidir.

İngiltere,sömürgesi olan Amerika’ya bağımsızlık yolunda katkı veren Fransa’dan intikamını korkunç bir şekilde almıştır.Amerikan saflarında döğüşmek için Yeni Dünya’ya giden La Fayette gibi aydınlar tam bir Anglosakson olarak Fransa’ya dönmüş ve kralı alaşağı etmişlerdir.Fransız liberalizminin bilinen isimlerinden Voltaire’de Londra sürgünününden John Locke’nin talebesi formason bir Anglosakson aydın olarak ülkesine ayak basmıştır.Gerisi malum,Fransız Devrimi !

Bizim aydınlarımız bu ilişkiyi özgürleşmeye bağlar ama milletler mücadelesine bağlayamazlar.İngilizlerin neden bireyci-liberal felsefeye itibar ettiklerini,Fransızların neden daha toplumcu olduklarını anlamak için coğrafya-zihin arasında ilişki kurmak gerekir.Sadece coğrafya değil elbette toplumsal özelliklerde bu tercihlerde önem taşır.

Bu yazılar bir talebi içerir ve Türkiye’nin de liberal bir yolu tercih etmesi gerektiğini vaz’eder.

Bu sebeple Hürriyetin yazarı,başbakan yardımcısı Ali Babacan’ın özgürleşme vurgusu yaptığını beyan ederek,ileri demokrasi,buna uygun bir hukuk düzeni ve bunu besleyecek bir eğitim düzeni olmazsa Türkiye’nin orta gelir tuzağına düşebileceğinden bahsederek yazısını bitirir.

Ama bitmeyecek bir gerçek vardır.İngiltere ada toplumu olması sebebiyle başlattığı bu ademi merkeziyetçi politikalarını bir emperyalizm aracı olarak kullanmıştır.Sanayi devrimi ” Londra Miles kahvesinde ” değil Hint Okyanusundan apardığı hammaddeyi Manchester,Liverpol,Londra,Binmingham fabrikalarındaki sömürü düzeni ile mala dönüştürdüğü bir çarkta aranmalıdır.

Bu çarkın bir de siyasi ideolojisi vardır.

Anglosakson varlığına eklemlenen Yahudi sermayeciliğinin emrettiği kapitalizme dayalı liberalizmdir bu idelojinin adı.

Bizim jeopolitiğimiz ayrı.

Bizim gerçeklerimiz apayrı.

Elbette milli ideolojimiz de ayrı olacaktır.

Aydınlarımız elmanın rengini özgürleşmeye bağlasa da Allahın yarattığı bu güzel meyvenin pigmentleri esas yol gösterici olacaktır.

Jeopolitik gerçeklerimizin yol gösterici olduğu gibi.

06.08.2012

Yorum bırakın

Filed under Ahmet Şafak

YALNIZ KURT EKSENİNDE EVRENSEL MESAJ

Bütün kavramların uluslararası tanımlanmaya muhataptır. Lakin bu tanımlama ortak bir algıyı oluşturmadığını biliyoruz. Çünkü her toplum edinmiş olduğu tecrübeler üzerinden kavramlara anlam yükler.

Yüklenen anlam, meseleleri kendi disiplini içerisinde manalaştırır.

Toplulukların yönetici sistemi, toplumsal yorumlarını bu mana üzerine inşa eder ve kendi değerler manzumesini koruyabilecek, geliştirebilecek ve yarınlara taşıyabilecek yapıları bu mana ile ruh vermeye çalışır.

Anlam yüklediği kavramlar eğer geçmişte kendisine sıkıntı ve keder verdiyse; bunun bir daha tekrarlanmaması için önlem alması doğaldır.

Lakin bu doğallık kendi sosyal dokusu dışında aynı “mana” taşıdığını söylemesi veya iddia etmesi küçümsenecek bir refleks değildir.

Bu refleksler kendi algılama sistemi için ideal olduğu düşüncesiyle başka topluluklara empoze edilmesi yanlıştır.

Örneğin Almanya’da yaşayan bir Türk milliyetçisi olarak karşılaştığım reflekslerin başında gelen, kamuoyu tarafından “Milliyetçilik” kavramına yüklenen anlamın aynısı kültürel farklılıklara sahip olan bir topluma endekslenmesidir.

Alman toplumunun edinmiş olduğu acı tecrübeler bu refleksin doğruluğunu, meşruluğunu kabul etmekle birlikte; birde bu meseleyi Türk toplumun algısıyla bakmalarını talep etmek en doğal hakkımızdır diye düşünüyorum.

“Milliyetçilik” kavramı Türklüğün algısında hiçbir zaman “ırk şovenistliği” anlamıyla manalaştırılmadı. Bunun örneği Türk milliyetçilerin en büyük övünç kaynağı Türk kültürüdür.

Türk kültürünün tarihi serüvenini incelediğimiz vakit orada evrensel değerlerin yer aldığı, söz sahibi olduğu başlı başına medeniyet zenginliği göreceksiniz.

Türk kültürü bir yandan Kaşgarlı Mahmud ile övünürken diğer taraftan Acem kökenli Nizâmülmülk ile övünür ve onun Siyâsetnâme eserinden asırlar boyu ilham almıştır.

Türk kültürü bir yandan büyük Türk düşünürü ve sosyolog Ziya Gökalp’i ölçü almış iken diğer taraftan Ziya Gökalp’ın sosyolojik çalışmalarda, toplumsal meselelerde esinlediği kişinin ünlü Fransız sosyolog Emil Durkhaym olduğunu bilir.

Günümüzden örnek verecek olursam, bugün Türk gençlerinin dilinden düşürmediği ve adeta Türk milliyetçilerin melodileşen kartviziti haline gelen “Yalnız Kurt” şarkısı bunun en bariz örneğidir. Bu şarkının yazarı Türk milliyetçisi olmasıyla birlikte aynı zamanda derin bir bilgiye sahip Türk aydını Ahmet Şafak’tır.

Ahmet Şafak “Yalnız Kurt” şarkısının hikayesini şöyle anlatmakta: “1990’lı yılların ortalarıydı. Çalıştığım haftalık gazeteden kovulmuştum, işsizdim. Bir daha hiçbir zaman sahip olamayacağım bir kütüphanem vardı ama satmak zorunda kaldım. Elimde bir kitap kaldı. Hermann Hesse’nin “Bozkırkurdu.” Bir düş kahramanı gibi…”

Türk milliyetçiliğin ideolojik kanatında önemli bir yere sahip Ahmet Şafak en zor ve en dar günlerinde Alman bir yazarın yazmış olduğu kitabından etkilenerek mevcut zenginliğine zenginlik katmasını sağlayan duygu ve ruh Türk milliyetçiliğin özüdür, ta kendisidir.

Türk milliyetçiliği bütün evrensel değerleri kendi benlik bünyesinde barındırmış ve her birini özgü yapısıyla kabullenmiştir.

Her anlam, her mana kendi toplumsal algılama için doğru olabileceğini göz önünde bulundurduğumuz kadar, diğer toplumsal algılama için aynı doğruluk taşımayacağını da göz önünde bulundurmamız gerektiğini düşünüyorum. Yanlış mı düşünüyorum?

***

Fatih Oğuz / 17 Şubat 2012 – Frankfurt a. Main

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz