Tag Archives: Alev Alatlı

Halkın Hisleri (Alev Alatlı)

Açalım: “toplumsal kimlik” aynı kültürü paylaşan bireylerin çoğunluğunun temel kişilik özelliklerinden yola çıkarak oluşturulmuş bir “terzi mankeni” olup, “halkın hisleri” dediğimiz olguyu yansıtır. İstatistiki bir anlamı olmadığı gibi, kişilik özellikleri birbirlerinden farklı olan sahici bireylerle de birebir örtüşmez. Ama şunu yapar: toplumun somut /objektif  koşullar karşısında ne tür tepkiler verebileceğini kestirmemize yardım eder.

Bu çerçevede, din, “soyut insanların soyut bir nitelikleri” olarak ölçüye gelmiyor. Somut ifadelere dökülmesi, ayakların yere basması lâzım. Türkiye’de İslâm’ın “modern toplum”la ilişkileri tartışılacaksa, herşeyden önce ülkemiz insanının yaşam biçimindeki hangi unsurların kendisini İslâm’a, hangilerinin inançsızlığa sevketmeye elverişli olduklarını araştırmak; başta yerleşik üretim ve paylaşım biçimlerimiz olmak üzere, Türk insanının kişiliğini şekillendiren etkileşimleri yürürlükteki teknolojiden, ülkenin coğrafi ve stratejik konumuna, geleneklerimizden, toplumsal ve siyasi örgütlenme biçimlerimize varıncaya kadar irdelemek ve tanımlamak gerekiyor.

Bundan sonraki adım, bu koşullar altında yaşayan ve çalışan ortalama Türk insanının kişiliğinin “ruhsal bir manken”ini çıkarmak, sosyal psikoloji literatürde “toplumsal kimlik” diye bilinen bu “manken”i iyi tanımaktır. Asla mükemmel olamayacağını, ölçülerinin değişmez olmadığını bilerek tanımak, günümüz Türkiye’sine biçeceğimiz İslâmi libasın boyutlarını saptamaktaki yararına binaen kullanmak.

Şimdi, bir an için, “eşcinsel evliliğin kutsanması” gereğinin Türkiye’nin AB’ye girmesinin somut bir koşulu olarak karşımıza çıktığını hayal edelim. Böyle bir durumda bireysel tepkilerimizin farklı olacağı kuşkusuz olmakla birlikte, ülkenin bu somut talep karşısındaki nihai tutumunu belirleyen, Türk İslâm kültürünü paylaşan bireylerin çoğunluğunun temel kişilik özelliklerini yansıtan “toplumsal kimliğimiz” olacaktır. Ve bana sorarsanız, toplumsal kimliğimiz ilk bakışta kabul edilemez gibi duran bu koşulu sindirmenin de bir yolunu bulacaktır ama konumuz bu değil.

Toplumsal kimliğin, dilerseniz “halkın hislerinin mankeni”nin oluşumu tek bir nedene bağlanmıyor, tersine çok sayıda sosyolojik ve ideolojik unsurun etkileşiminden doğuyor. Maddi çıkar, insanoğlunun başat dürtüsü değil, hayır. Ancak, toplum ve bireyin birincil meselesi yaşayakalmak, diğer dürtüler, siyasi, felsefi hatta dini düşünceler ikinci plânda geliyor. Ve her halûkârda, toplumun yaşayakalması, onu oluşturanların düzenin taleplerine cevap verecek şekilde davranmalarıyla kaim. Örneğin, bir sanayi toplumunun yaşayakalması, özgür insanların enerjilerini bilerek isteyerek çalışmaya kanalize etmeleriyle mümkün olabilirken, Budist toplumda örgütlü çalışmanın yerini bireysel meditasyon alıyor. Toplumsal kişiliğin ikinci işlevi de işte bu noktada devreye giriyor: yaygın kullanım biçimiyle “halkın hislerine tercüman olan mankenimiz,” sahici bireylerin enerjilerini, temsil ettiği toplumun işleyişini aksatmayacak şekilde yönlendirme görevini üstleniyor. Uygun davranış reçeteleri sunuyor, sahici bireylerin kendilerini içinde buldukları durumu kendi akıllarını kullanarak murakabe etmelerine set çekiyor. Ancak bunu yaparken, işlevini yitirmemek için onları küstürmekten kaçınacak, bireylere “kendilerinden talep edilen davranışları yerine getirirlerken, bunu isteyerek yaptıkları” duygusunu vermeye özen gösterecektir.

Bu böyleyken, Türkiye’de “İslam ve Modern Toplum” konulu uluslararası nitelikte bir konferans tertiplendiğini ve bu konferansta “Aydınlanma ve Kilise” ilişkilerinden bahisle, “Aydınlanma ve bilime karşı kilisenin önce kapılarını kapattığı, sonra araladığı, ardından da Aydınlanma’nın bütün değerlerinin içeriye girdiği, sonuçta, Kilise’nin ‘eşcinsel evlilik’ de dahil olmak üzere ‘her şeye’ onay verecek bir konuma geldiği” tesbit edildiğini hayal edelim.  Toplantıdaki konuşmacılardan birisinin “İslâm dünyasında da böyle bir sorun, etkileşim yaşanabilir mi?” şeklinde kendisinin sorduğu bir soruyu, yine kendisinin şöyle cevapladığını varsayalım: “Burada üç yol görünüyor: ya modern dünyanın taleplerine karşı kapılar kapatılacak, ya açılacak ve bizden ne isteniyorsa ona fetva vereceğiz. Üçüncü ve sağlıklı yol ise durum tesbiti yapıp eleştirel bakış açısıyla, hem modern hayatın taleplerini göz önüne alacağız hem dinin bizden istediği talepleri, değişmezleri, değişebilirleri, içtihatları kullanarak birarada yaşatmaya çalışacağız.”

“İslam ve Modern Toplum” diye bir konferans var mıydı, konuşan kimdi önemli değil.  Önemli olan, konuşmacının, toplumsal kimlik mankeniyle uyumun mükemmel bir örneği olması.   Açalım: günümüzde Müslüman toplumların birincil kaygıları küreselleşen dünyada “yaşayakalmak,” en büyük endişeleri, “modern dünyaya eklemlenememek”dir. Toplumsal kimliğimiz, işte tam bu nokta devreye girmekte, Aydınlanma’yla olan ilişkisini doğru dürüst tanzim etmeyi başaramamış olan Kilise’ye tükürdüğünü yalatan gücün, İslâma neler yapabileceğini hatırlatmaktadır.

Hayati tehditin hedefini bulabilmesi için konuşmacının İslâm’la Kilise arasında nasıl bir mütekabiliyyet kurulmuş olduğu; engizisyonları göze alabilecek kadar şedid olabilmiş Kilise’nin “eşcinselliğin kutsanması” gibi en büyük bir günaha nasıl razı edilebildiği; “hatadan münezzeh” papanın böylesi bir dejenerasyona neden ve nasıl uğradığı şeklindeki konunun mahiyetini değiştirebilecek murakabe unsurlarının üstlerini örtmesi gerekirdi ve öyle yapılmıştır. Oysa, toplumsal kimliğin yönlendirme işlevinde etkin olabilmesi için, Müslümanların hislerine tercüman olmayı sürdürmesi de gerekir. Nitekim, mankenimiz bu noktada “İslam’ın aynı sorunları yaşamaması gerektiğini” vurgulayacak ve reçetesini sunacaktır: “İslâm’ın karşısında üç yol görünüyor. Ya modern dünyanın taleplerine karşı kapılar kapatılacak, ya açılacak ve bizden ne isteniyorsa ona fetva vereceğiz. Üçüncü ve sağlıklı yol ise durum tesbiti yapıp eleştirel bakış açısıyla, hem modern hayatın taleplerini göz önüne alacağız hem dinin bizden istediği talepleri, değişmezleri, değişebilirleri, içtihatları kullanarak birarada yaşatmaya çalışacağız.”

Dikkat buyurulursa, ilk iki çözümün ölümü gösterip sıtmaya razı etmek kabilinden süsleme mahiyetinde oldukları görülecektir. Hatta, itiraf etmeliyim ki, “kapıların modern dünyanın taleplerine karşı kapatılma ihtimali”nin dinleyiciler üzerinde soğuk duş etkisi yapmış olabileceğini dahi düşünüyorum. “Bizden ne isteniyorsa ona fetva vereceğiz” seçeneğinin dillendirilmiş olmasını bile talihsizlik olarak nitelememin nedeni, cümlede şirk koklamamdır. İslâm’da fetvanın Allah’ın emirleri doğrultusunda verildiğini bilirim, modern, post-modern veya köhne bir “dünya” talep ettiği için değil. Bu aşamada tek tesellim, mensubu olduğum inanç sisteminin “hatadan münezzeh” bir papa ile malûl olmamasıdır, yoksa, afaroz edilmek bile vardı.

Gelelim, üçüncü ve “sağlıklı yola.” Ne yazık ki, “durum tesbiti yapıp eleştirel bakış açısıyla, hem modern hayatın taleplerini göz önüne alacağız hem dinin bizden istediği talepleri, değişmezleri, değişebilirleri, içtihatları kullanarak birarada yaşatmaya çalışacağız” cümlesi bana toplumsal kimliğimizin sonunda  İslam’ı benliğinin dışına sürüp, “modern” dünya ile din pazarlığına oturmaya hazırlandığını söylüyor.

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Alev Alatlı

Şifreler ve Bozkurt

Her millet edebiyatıyla, mitolojisiyle ve sanatıyla kendi benliğine has metalara sahiptir. Alev Alatlı bu metalara “şifre” der. Milletler ailesine mensup olan Türk Milleti asırlar boyu kullandığı ve geliştirdiği şifreler vardır.

***

Bu şifreler bir milletin varoluşunu meydana getiren, güzelleştiren, güçlendiren, kalkındıran, geliştiren ve atiye doğru emin adımlar attıran etkenlerdir.

***

Bu şifrelerin sayesinde hudutlar ötesi yurtlarda yaşayan soydaşlarınıza ulaşabilirsiniz. Onlarla dertleşip, onlarla sevdalanırsınız. Şifrelerin sayesinde geleceğimizi bekleyen ağır imtihanları çözebiliriz.

***

Bu şifreler yokoluşla muhatap kılındığı takdirde bir milletin kültür emperyalistlerin önünde diz çökmesine ve medeniyetler eşiğinde manevi fakirliğe terkedilmesine razı geliniyor demektir.

***

Bir millete insani sorumluluk yükleyen manevi kaynak hep diri tutulmalı. Eksilmemeli, eksiltilmemeli. Bir insan ilk önce kendisine değer vermeli, kendisini sevmeli, ailesine bağlı olmalı, doğasına karşı sorumlu olmalı ki; komşusunu, mahalle sakinlerini, işyeri arkadaşlarını, okul arkadaşlarını, öğretmenlerini, çevresini kisacası mensup olduğu sosyal kitleyi sevebilsin, sahiplenebilsin, bakım yapabilsin.

***

Bu bireysel örnekten yola çıkarak; Türk Milletinin, kendi benlik merkezinde olgunlaştırdığı, kıvama getirdiği kültürel şifrelere sahip. Sahip olduğu şifrelerin arasında özel bir yere sahip olan şifre varki, tuğlarına baş edindiği, destanlarında kılavuz edindiği Bozkurt şifresi.

***

Türk Milleti bozkurtun dışında doğa aleminden başka şifrelerede önem vermiştir. Örneğin at, kartala veya arslan. Lakin bozkurtun yeri hep ayrı tutuldu.

***

Bozkurt, Türk Milletinin tarih kodlamasından yola çıkarak, dünya sahnesine attığı ilk adımından itibaren birlikte yolculuk yapan sadık bir yol arkadaşıdır. Türkler bozkurtu olağanüstü bir varlık veya ilahi statüde olarak kutsamamışlar. Türklerin bozkurt ile muhabbeti Çağrı ile Tuğrul’un kardeşliği gibidir.

***

Bu kardeşlik biyolojik bir anlam veya önem taşımaz. Bu kardeşliğin özü bir karakter yükümlülüğüdür.

***

Yerli ve global medyada “bozkurtlar” kelimesi genellikle bir oluşum ifadesiyle çağrılıyor. Oysa bu ne siyasi, ne askeri, ne de sivil bir oluşumun tarifidir. Tarih boyunca böyle bir oluşum hiç olmadı.

***

Yukarda belirttiğimiz karakter yükümlülüğü gibi bozkurtlar çağrışımı da bir karakter tanımlamasıdır. Türk milletinin saygın şahsiyetleri, mümtaz önderleri Türk milletine seslenirken “bozkurtlar” diye seslenmesi bir babanın erkek evladına “arslanım”, kız evladına “ceylanım” seslenişindeki masumiyet ile aynı kutsaliyeti taşımaktadır.

***

Bozkurt; maziden atiye doğru ses veren bir seslenişin şifresidir. Bozkurt; Çağrı Bey’in oğlu olan Alp Arslan’ın çocukluğunda elinden düşürmediği “kilit” gibidir. Bozkurt; Karahanlı Satuk Buğra Han’ın rüyasında ona “Türkçe” seslenen muştudur. Şifreyi bilen kilidi çözer. Kilidi çözen müjdeye ulaşır.

***

Fatih Oğuz

24 Nisan 2011 / Frankfurt a. Main

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz