Tag Archives: Alparslan Türkeş

Gözümün karası babam; Fatihalar selametin olsun … Fatih Oğuz

0 (9)İlahi limana demir atmak üzere “sessiz gemi” ile yola çıktığın yolculukta;

Sensiz geçen ilk günümü kağıttan gemi yaparak hayatın acı sularına saldım.

Sen gidince büyümediğimi anladım.

Meğer çocukmuşum daha.

Her şartta bana destek veren,

Her şeye rağmen yanımda duran,

Her kararıma sahiplenen,

Her yaramazlığımı bir tebessümle örten,

“Üzme canını, inandığın yolda karşılaşacağın her zorluk teferruattır güzel oğlum” diyen babam;

Öğütlerin, hikayelerin, hayat felsefen ve hatıran senin cemâline büründü.

O cemâlin her an karşımda duruyor.

Bana bazı bazı görünüp, göz kırpıyorsun.

Uzaktan bakıştığımızda da öyle yapardın.

Bana göz kırpar, kafanla „ne var ne yok oğlum?“ sorusunu barındıran hareketi yapardın.

En güzel halinle zikrime, fikrime ve düşüme hancı oldun babam.

Üstüne toz kondurtmayanın üzerine toprak serpmek kimine zor gelir, kimine de ağır.

Toprak berekettir, şefkattir.

Evladının elinden düşen rahmettir.

Gözümün karası, sevdamın bereketi, kavgamın şefkati babam.

Berzah aleminde sedâmızı bekleyen güzel babam.

Amenna ve saddakna, sen oralarda şimdi bizi işitiyorsun.

Seni ferah tutacak niyaz, hayır ve hasenat gözetiyorsun.

Güzel söz ile yâd edilmek istersin.

Aldığım her nefeste sana dua ayandır.

Çirkinlikler içerisindeki güzeli,

Zorluklar içerisindeki erdemi,

Bulmanın sırrını açıkladın bize.

Bazı meseleleri “Allah’a havale etmenin” en güzel yönüyle tanıştırdın bizi.

Vatanına birer er, milletine birer aşık, devletine birer sadık olarak yetiştirdin bizi.

Fikrine vakıf, teşkilatına bağlı, liderine itaatlı dava insanı olmamız senin en büyük övünç kaynağı idi.

Memleket meselelerinde son derece hassas,

Geleneklerimizin, töremizin üzerinde titreyen alevdin.

Kara tahta üzerinde “Ergenekon’dan çıkışı” çizen,

Bozkurt ve Oğuz Kağan (Oğuzhan) destanını, 3 Mayıs hareketini anlatan Tarih öğretmeninden bahsederken o yıllara giderdin.

Sonra 27 Mayıs 1960 ihtilalinde rahmetli Başbuğumuzun radyodan yaptığı seslenişi onun davudi sesini taklit ederek anlatırdın. Köyün meydanında sesi açılan radyodan gelen sesten 16 yaşında bir delikanlı olarak nasıl etkilendiğini söylerdin: “Başbuğumuzu ilk defa orada duydum. Sesi öyle davudi, öyle güven vericiydi ki.”

Ve sene 1965. Yer Kıbrıs. Kıbrıs Türk mücahidi olarak yaptığın şerefli vazifeni kısa ve öz bir şekilde bize aktarırdın. Rahmetli Denktaş’a olan sevgini ve saygını gözlerinde hiç saklamazdın. Bir rahmetli Başbuğumuzun vefatı, bir de mücahitlerin Mücahidi rahmetli Denktaş’ın vefatı seni bir hayli etkilemişti. “Bir baba ölür bir evlat ağlar. Bir Başbuğ, bir Mücahit ölür, bir millet ağlar.” derdin.

İlk ve tek kahramanımdın. Mücahidim, bozkurdum, gözümün karası babam.

Gözümdeki yaş isyanın musluğundan değil;

Muhabbetin pınarından akmakta.

Bu pınarı ortaya çıkaran senin şefkatin oldu babam.

Gözümdeki yaş gidişine değil;

Kaldığın günlere akar.

Hikayelerine akar, başımı okşayışına akar, omuzumuza el atışına akar, yüzümüz ekşidiğinde ortamı yumşatan latifelerine akar, “oğlum” sözündeki yüceliğine akar.

Gözümün karası, yüreğimin çeliği, bileğimin suyu babam.

Kitap okumamdan haz alırdın,

Yazdığım yazılardan keyif aldığını biliyordum.

“Gazete alayım mı?” diye sorduğumda;

“Oğlum gazeteler yazacaklarını yazıyorlar. Sen anlat. Senden daha iyi kaynak mı var?” diye karşılıklı oturur, kahvemizi uhuvvet içerisinde kana kana içerdik.

“Basit meselelere takılma. Kendine mukayet ol. Delilik iyidir ama asabiyet zarar getirir. İşin özünde ol oğlum” derdin.

Kararımdaki adil yanım, tavrımdaki asaletim, gözümün karası babam.

40 yıl evvel tahta bavul ile geldiğin Almanya’dan fani bedenin tahta tabut ile döndü yurda ama ruhun ebedi aleme doğru yolculuğa çıktı.

Ruhum, delikanlılık çağım, ulu çınarım, koca kurdum, gözümün karası babam;

Bana “çocuk” olduğumu tekrar hatırlattın. Yani içimdeki masumiyeti gün ışığına çıkardın. Gider ayak bile bana güzellik yaptın ya. Ne diyeyim?

Dualar sana yoldaş, güzel anılar bize yoldaş olsun.

Delikanlı sûretine öpücük konduracak günlerin aşkına; dökülen saniyeleri tesbih yaptım.

Gözümün karası babam …

Ebedi mekanında rahmet ve nur bereketin; Fatihalar selametin olsun.

Evladın

12 Eylül 2014 / Frankfurt-Main

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz

Alparslan Türkeş ve Milli Birlik – Soner Gören

Türk Dünyası’na ve özellikle Anadolu’ya, Türkiye Cumhuriyeti’ne bir baktığımızda görmekteyiz ki, toplumsal gerilim çok üst safhalarda. Siyasi tartışmalar birer taassup kavgalarına dönüşmekte ve müslüman Türk Milleti’nin evlatları ortak değerleri olan Türk Kültürü ve dinimiz İslamiyet’te dahi birleşememekteler. Dini değerler siyasi çıkarlar doğrultusunda kullanılıp sömürülmekte ve Türk, atalarını andığı törenlerde birbirine yumruk sallayıp “eşine kıymakta“. Bu yüksek toplumsal gerilimden en başta Türk Milliyetçileri rahatsız olmalı ve olmaktadırlar.

Vaziyet bu iken, bir milletin “her şeyden önce insan sevgisi ve insanlara yararlı olma, insan varlığına saygı gösterme esasına dayanan manevi yüksek inanç sahibi“1 olmadan yükselemeyeceği, mutluluğa ve huzura kavuşamayacağı fikir ve inancını gönüllerimize kazıyan rahmetli Başbuğ Alparslan Türkeş’in düşünceleri günümüzde hala var olan sorunlarımıza merhem olacaktır.

Toplumsal gerilimin ilacı Başbuğ’dadır.

Merhum Alparslan Türkeş milletlerin/milletimizin en büyük güç kaynağı milli birlik ve bütünlük olduğunu kavramış, hayatında bunu tatbik etmiş ve genç nesillerin beyin ve kalplerine bu gerçeği aşılamıştır. “Milliyetçiliğimiz, Türk milletinin bütün fertlerini aynı derecede sevmektir“2 derken açtığı bayrağın ve girdiği yolun ayrılık, nefret ve düşmanlık değil, birlik-beraberlik, muhabbet ve kardeşlik bayrağı ve yolu olduğunu anlatmıştır.

Türk Milleti’ne ve onun genç nesillerine insanlararası münasebetlerinde sevgi ve kardeşlik gibi yüce duyguların esas alınmasını tavsiye etmiştir. Vefatından bunca yıl sonra da, en büyük güç olarak bildiği fikirleri gecemizi aydınlatmakta ve “evlatlarım!“ diyerek seslendiği bizleri baba şefkatiyle kucaklamaktadır.

Kendisinin fikirlerinde bölünme yerine birleşme, farklılaşma yerine kaynaşma hakimdir. Tarifinde manevi amillere atıf yaparak “birlikte yaşama şuuruna varmış insan topluluğu“3 olarak tanımladığı milleti tüm fertleriyle birlikte birbirine kenetlenme davasına düşen Başbuğ, ülküsünü şu şekilde açıklar: “Milli Devlet Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde yaşayan her Türk vatandaşını kucaklayan, bağrına basan bir devlet biçimidir. Bizim gözümüzde Türk milleti; bölge, mezhep, ırk ve parti ayırımı gözetmeksizin bölünme kabul etmez kutsal bir bütündür.“4

Bu anlayış içerisinde milletimizin her ferdine ve hatta her insana Allah’ın yüce bir emaneti olarak yaklaşılır. Her türlü sun’i ayırımı gözardı ederek milletimizin tüm üyeleri Türklük ve yüce dinimiz İslamiyet’te buluşur. Hiç şüpheniz olmasın, Başbuğ Türkeş bugüne ve yarına çok şey söyler. Ama belki de şuan en çok ihtiyacımız olanı bu “birbirinizi sevin ve birleşin!“ ikazı. Yakın tarihimizde “milli barışın ve birliğin savunucusu“ ünvanını en çok o hak ediyor.

Soner Gören

1Alparslan Türkeş. Dokuz Işık, S. 17 (Bilge Oğuz, 2010)

2Dokuz Işık, S. 258

3S. 284

4S. 260

Yorum bırakın

Filed under Soner Gören

İdealizm ve Korkaklık (Soner Gören)

“Ecce homo“, ataları Leh asıllı olan ünlü Alman filozof Friedrich Nietzsche´nin, ölümünden (=25.  Ağustos 1900) sekiz sene sonra yayınlanan eserinin adıdır. “Ecce homo“ Nietzsche´nin son eseri olmakla birlikte, dünyanın en tanınmış/ünlü otobiyografisi olma iddiasındadır. Var olan ahlaki değerlerin hepsini reddeden (imoralizm/ahlaksızlık), tüm değerlere eleştiri ile yaklaşan ve kendini “ilk imoralist“ olarak tanımlayan Nietzsche´nin, kendi hayatını anlattığı ve kaleme aldığı eserlerini yorumladığı bu kitabının ilk sayfalarından itibaren dikkatimi çeken kendisinin idealizm düşmanlığıdır.
Kendisine göre;
İki dünya mevcuttur, birisi gerçek dünya ve diğeri hayali dünya. Gerçekler ve idealler. İdeallere olan inanç bir körlük değil, gerçeği görememe değil, korkaklıktır. İdealler gerçeklerin üzerinde birer lanettirler.
Hayatındaki her yanılgının ve yanlışın suçunu, kendi deyimiyle “lanet olası idealizmde“ bulmaktadır kendisi.
Nietzsche´ye göre idealizm, gerçeklerden kaçıştır ve bir zaaftır.
Kendisince büyük insan olmanın formülü, geçmişte ve gelecekte hiçbir değişiklik istememektir. Başka bir değişle, var olan durumla memnun kalmaktır.
Gerçektende idealizm, bazı insanlarda hayaller dünyasına dalıverip birdaha gerçeklerin dünyasına adım atmamak oluyor. Bu kaçış, var olan gerçeklerle ve durumla tatmin olmamakla birlikte doğuyor ve asla bir çözüm değildir.
İdealizm, bugünün görevlerini bırakıp uzak diyarlarda hayali bir dünyada yaşamak olmamalıdır.
Hayal kurmaya karşı değilim. Aksine, merhum Alparslan Türkeş´in şu sözlerinde kendimi buluyorum:
“ İnsanlar hayal ederler. Hayal kurarlar. Bu hayalleri kendileri için iyi olan, kendilerinin özledikleri, elde etmekle mutluluk duyacakları birtakım istekleri, birtakım özleyişleri belirtir. İnsanlar hayalleriyle büyük ölçüde insan olurlar. İnsanlar hayalleriyle öteki canlılasrdan bir ayrıcalık gösterirler ve gerçekten insanlık vasfını kazanmış olurlar.“*
İdealler, insanlara yönlerini tayin etmede yardımcı olurlar. Aslında, yön hep aynıdır. Herzaman daha iyisi ve daha güzeli.
Bu sadece insan için geçerli değildir. Başta bilim felsefesine (Alm.: Wissensschaftstheorie) önemli katkılarda bulunan ve 20.yüzyılda batıyı büyük ölçüde etkilemiş olan, Avusturya kökenli Britanyalı filozof Karl Raimund Popper bu konuyu şöyle ifade ediyor:
“Hayat daha iyi bir dünya arıyor. Her canlı daha iyi bir dünya bulma çabasında. İdeal bir dünyayı bulmak, daimi isteğimiz, ümidimiz, ütopyamızdır.“**
Çevrenin bizi şekillendirebildiği kadar bizde çevremizi şekillendirebiliriz.
Çıplak gen, proteinlerin bulundğu bir çevre arayışındayken, kendine proteinlerden meydana gelen bir örtü oluşturmuştur. Bu genlerin daha güzel dünyasıdır.
Bizler üzerimize deri bir ceket giydiğimizde farklı birşey yapmamaktayız.
Daima yakın ve uzak çevremizi ve son olarak tüm dünyayı değiştirme ve modifiye etme çabasındayız.
Hayat şartlarımızla hiçbir zaman bütünüyle memnun kalmadık ve kalmayacağız.
İdealist, daha güzel bir dünya arayışında (kendine göre) hedefler tasarlayan ve bunlar için mücadele veren insandır.
İnsanlık, birçok alanda yükselişlerini idealist kişilikler ve idealist bir ruh sayesinde gerçekleştirmiştir. İdealistler, medeniyet inşasında büyük rol oynarlar.
Bu konuda Igor Sikorski´nin başına gelenler örnek teşkil ediyor:
Igor Sikorski, New York´ta dershanelerde fizik öğretmeni olarak, zor şartlarda geçimini sağlamaya çalışıyor. Sikorski´nin, kalabalığa göre aptalca bir fikri vardır; kalkış ve iniş pistine ihtiyaç duymayan bir uçak. Bulunduğu yerden havalanabilen ve hatta havada yerinde durabilen bir uçak. Ama geçimini sağlamakta dahi zorluk çeken fizik öğretmeninin bunu kendince finanse etmesi mümkün değildir. Uzun bir arayışın ardından ve büyük çabaların sonucunda projesine finansman bulur. İlk denemelerde konstrüksiyon hatalıdır, makine düşer ve yaralananlar olur. Ve Sikorski elindeki finansmanları da kaybeder. Ama kendisi fikrine inanmıştır. Sonucun ne olduğunu bugün hepimiz biliyoruz:
Kaç kişi kurtarma helikopterlerine hayatını borçlu?
Yeryüzünde ortaya atılan en iyi fikirler başta küçümsenmişlerdir.
İdealist, fikirlerine karşı sonsuz inanç içindedir. Galip Erdem´in dediği gibi: “En çok dinlediği nasihattır. Ama yine kendi bildiğini yapar.“
Türk-İslam Ülküsü felsefesi, idealizm ve rasyonalite arasında en mükemmel uyumu gerçekleştirmiştir. Onun tarifinde idealizm “insan kafasının içinde elde edilmesi, varılması en mükemmel, en güzel, kendisini mutlu edecek hedeflerin tasarlanması ve bu hedeflerin gerçekleştirimesi için arzu gösterilmesi ve çalışılması“* anlamını taşır.
İdealizm, tüm olumsuzluklar karşısında cesarettir. İdealizm inançtır. Ümittir. İdealizm, zifiri karanlığın ortasında bir mum olabilmektir.
İdealler, ülküler uzun vadelidir. Ülkü yolunda, günün görevlerini unutmadan ve her küçük görevin büyük bir davaya hizmet ettiği bilinciyle çalışmak esastır.
Türk- İslam Ülküsü daima gerçekçi olmayı ve girişilecek faaliyetlerde hiçbir zaman tehlikelere ve maceralara sürüklemeyecek bir yol üzerinde bulunmayı esas kabul eder.
Şunu da unutmayalım ki;
“ İnsanın her arzu ettiği gerçekleşir mi? Son söz de, ilk söz de Allah´ındır.” (Necm/24-25)
Sözlerimin sonuna varmışken, hayatını imanlı bir gençliğin yetişmesine adayan, bu büyük ideal için çırpınmış, kafa yormuş ve aramızdan ayrılana kadar da bu istikametini asla bozmamış Seyyid Ahmed Arvasi hocamın, yol gösteren sözlerinden birini sizlerle paylaşmak istiyorum:
“Batmayacağına inanarak suya bas, yürür gidersin. Mucize yürüyebilmen değil, inanabilmendir!”
İnançları uğrunda yaşamanın hazzını tadanlar, selam sizlere!

15.03.13, Soner Gören

Kaynaklar:
*Dokuz Işık, Alparslan Türkeş
**Alle Menschen sind Philosophen, Karl Raimund Popper

Yorum bırakın

Filed under Soner Gören

Taassup (Alparslan Türkeş)

Fikir hayatımızda sık, sık üzerinde durulmuş olan şeylerden birisi de hiç şüphesiz “taassup” kelimesi ve onun ifade ettiği manadır. Tarihimizin son yıllarında taassup kadar hiç bir şey müteassıbane bir istismara uğramamıştır.

Yanlış anlaşılmalara yer vermemek için, konuya girerken fikrin tarifini yapmak gerekecektir. Şu halde taassup ne demektir diye, bir soru sorulacak olursa ve bu arada lügata da bakılırsa taassubun, insanların ve cemiyetlerin sahip oldukları fikir, inanç ve itiyatları terk etmemek isteği ve bunları sonuna kadar, körü körüne inatla savunma hareketi olduğu görülür.

Birçok hallerde bunun içine başka fikir ve kanaatlere düşman kesilmek ve onlara hayat hakkı tanımayarak tecavüzkar olmak gibi vasıflar da karışır.Bizde son zamanlara kadar taassup denince, genel olarak akla hep din taassubu gelmiştir. Hatta bugün de taassup denince yine hatıra din taassubu gelmektedir. Esasen bunun böyle olması da tabiidir. Çünkü Türk milletinin kalkınma için son iki yüz elli yıl içerisinde giriştiği bütün yenilik hareketlerinde, din taassubu, cahil, muhteris ve hain devlet ve din adamları tarafından aşılmaz birer engel olarak kullanılmıştır. Ayrıca otuz yıldan bu tarafa da hep din taassubu üzerinde durulmuş ve başka sahalardaki taassuplardan hiç bahsedilmemiştir. Mütefekkir geçinen birçok fikir simsarları, belirli menfaat ve maksatlar için bu konuyu, her şeye ve herkese karşı daima korkutucu bir silah olarak kullandılar.

Yurdun hür fikir hayatını baskı altında bulundurmak için, din taassubu düşmanlığı, ondan daha tehlikeli bir taassup haline getirildi. Halbuki kör bir taassup, hangi alanda olursa olsun, tehlikeli ve zararlıdır. Böyle bir taassup bulunan kafa ve ruhlarda, mutlaka karanlık vardır. Aydın bir zihniyetin baş vasıflarının ise, ideal ve aklıselim olduğu şüphe götürmez bir hakikattir.

Bizde zaman zaman, fikir ve kalem erbabı diye geçinen öyle kimseler ortaya çıkmıştır ki; bunlar kendilerinden başka türlü düşünenlere tahammül ve müsamaha etmek şöyle dursun, bu gibileri yok etmek için her türlü iftira ve tertiplere başvurmuşlardır. Ellerine verilmiş olan resmi ve özel vasıtaları millete hizmet yolunda kullanacakları yerde, bunları kendi menfaatları uğrunda millet menfaatlerine karşı kullanmışlardır. İçine düştükleri gaflet ve şuursuzluk yüzünden, memlekette manevi tedhişe yol açan bir taassup yaratmışlardır. Eski softaların “ din elden gitti, şeriat elden gidiyor ” teraneleri yerine, bu gibilerin ellerinde aynı ruhu taşıyan fakat başka şekil ve renge bürünmüş olan kişiler ortaya çıktı.

Eğer milliyetçi yazılar yazılıyor veya milliyetçi hareketler yapılıyorsa, ve bu da onların kusurlarını açığa vurmakta ise, hemen taassupları faaliyete geçer ve adı geçen yazı ve hareket sahiplerine, tam Moskova ağzı ile “Gardistler.,, Faşistler…” diye hücumlar başlar: Tek parti devrinde bulunulduğu, radyo ve basının da bunların dilini kullanmak zorunda kaldığı düşünülecek olursa, fecaatin büyüklüğü gayet kolay anlaşılır.

Eğer, milletlerin mazileri, gelenekleri ve tarihleri ile yaşayabilecekleri, bunlardan mahrum kaldığı takdirde, köksüz ağaç gibi ölüme mahkum bulunacağım yazanlar çıkarsa, bunlara da derhal aynı taassup, “ geri kafalılar, inkılap hainleri ” diye iftira kusan nefeslerim savurmaktan çekinmez.

Bu durum karşısında fikir ve kanaatlerim belirtmek isteyenlerin, umumî efkarın huzuruna çıkmalarına da, müsaade edilmezdi. Vatandaş, kendisine mal edilen peşin hükümleri, yalan yanlış fikir ve kanaatleri, kendi isteği dışında olarak, yüklenmek mevkiindeydi. Nefsim savunmak ve sesini duyurmak imkanına sahip değildi.

İnsanlık ve bilhassa Türk milleti, kör taassuplar yüzünden çok büyük felaket ve ıstıraplara uğramıştır. Fakat bunların yalnız ve yalnız dini taassuplardan ileri geldiğim zannetmek hatadır. Uğranılan felaketler, gafillerin, hainlerin cehaletten faydalanarak, istismar için meydana koydukları her alandaki, her çeşit kör taassuplardan ileri gelmiştir. Bunun için her çeşit mezhep, fikir ve parti softalarının her alanda yaratmaya ve tahrik etmeye çalışacakları kör taassuplara karşı, Türk milletini uyarmak ve muafiyeti bulundurmak, temkinli ve mutedil her Türk aydının baş vazifelerindendir.

Yorum bırakın

Filed under Alparslan Türkeş

Ülkücü Dava Adamın Fert Tanımı: Türkeşçilik

Türkeşçilik ülkücülük kitabın sadece önsözü değildir; aynı zamanda muhtevası ve son sözüdür.

Türkeşçi olunmadan ülkücü olduğunu iddia etmek; bir nevi abdest almamakta ısrar edip namaz kılmak gibidir.

Yani işin doğasına aykırı.

Gel gelelim Türkeş’e düşman olanlar, asla ve katiyen ülkücü olamaz.

Hele bunların Türkeş düşmanlığı tescilli ise.

Lakin arada bir doğanın aykırı yönünden “ahlakçılık” babında akil muhataplığına soyunanlar, kendi boy gösterişlerini adeta gözümüze sokacak duruma geliyorlar.

Onlar gözbebeklerimize dokunmadan biz onların nasırlarını yoklayalım dedik.

Ki; o nasırları nereden ve nasıl edindiklerini tekrar hatırlatmak isteriz dostlarımıza.

Şuan için “yoklama” ile yetinin.

Gerisi sizin gelişinize bağlı.

Ne demişler?

“Sana bir adımla gelene, üç adımla yaklaşarak karşılık ver”.

Her adımınıza üç adım.

Sonuçta söz konusu Başbuğ Türkeş olunca “olan olsun” demek fikriyat gereği, iman gereği.

Fatih Oğuz / 02 Kasım 2011-Frankfurt a. Main

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz

ANGLOSAKSONLAŞMAK VE MİLLİYETÇİLİK … Kürşad Demirci

Okuyucularım farketmiştir;bir konunun açığa kavuşması noktasında ısrar ediyorum : Anglosaksonlaşmak! Anglsaksonlaşmanın bir kültür,bir ideoloji,bir hayat felsefesi olduğunu iddia ediyorum.Bu hayat görüşünün bir ekonomi politikası,bir kültür siyaseti,bir insan-eşya algısı olduğunu belirtiyorum. Bu dünya görüşünün içimize kadar girdiğini ve sevimli,saygın otoritelerimizi de etkilediğini üzülerek görüyorum. Milli tefekkür konusunda Anglosaksonlaşmak ile komünistleşmek,kozmopolitleşmek arasında detaylar dışında fark olmadığını düşünüyorum. Bizi anglosakson yapan sebepleri tartışmak ve bu sebepleri teşhir etmek istiyorum. Anglosaksonizmin,angloamerikanizme dönüştüğü bu büyük oyunu görebilmek için bir zihinsel keşfe çıkmamız gerektiğini ifade ediyorum. Şu ana kadar kaleme aldığım yazıların bir fikri metodoloji ile yazıldığını farkeden okuyucularım isimler üzerinde değil fikirler üzerinde durduğumu tespit etmişlerdir.

Elimde bir kitap var : “ Sosyal Meseleler ve Aydınlar “! Yazarını belirtmiyorum.Çünkü mevzuyu kişiselleştirmek istemiyorum,okuyucularım bileceklerdir.Sayfa 341,başlık; Ortadoğu Teknik Üniversitesi ve Amerikan uşaklığı.. Saygıdeğer yazarımız makalesinde bir sosyalist milletvekilini eleştiriyor.Sebep:Milletvekili Ortadoğu Üniversitesinin İngilizce tedrisatını tenkit ederek “ Amerikan uşakları memleketi hep amerikancı yapmak istiyorsunuz “ demiş ,diye.. Miliyetçilik üzerine çok kıymetli eserler kaleme alan bu hocamız,muhatabını sosyalist olduğu için değil,ingilizce eğitimi tenkit etti diye azarlıyor.Çünkü aynı makalede dönemin Adalet Partili bir milletvekilini de İngilizce tedrisat engellensin gerekçesiyle meclise takrir verdi diye geri kafalı olmakla suçluyor. Türk Mililyetçiliği konusunda altın değerinde kitaplar kaleme alan hocamızın yabancı dilde tedrisat-eğitim meselesinden rahatsız olmamasını ve hatta bunu arzuluyor olmasını nasıl açıklayalım??!! İlmi pragmatizm ile mi??!!! Dil’i sokak ya da aile ortamında konuşulan ama eğitim alanından tasfiye eden bir uygulama hangi milliyetçilikle ifade edilecektir?Yabancı dilde eğitim konusu bugün artık bir kangren konusudur ve Türkiye’yi çepeçevre sarmıştır.Anaokullarından,üniversiteye kadar akıp giden on yıllarca süre içinde günde asgari on saat ingilizce konuşan bir nesil bu kaotik ortamda hangi milli fikre yapışacaktır?

Meydana gelen gelişmelerle ingilizce-pragmatizm ve liberalizm arasında ciddi bir zihinsel ilişki vardır.Milletlerarası kaynakları ve tartışma öbeklerini ingilizce algılayan bir kafa kendi milli ruh atlasını ne kadar benimseyecek,bu haritanın içinde kendisini nasıl görecektir? Dil tercihi ile anglosaksonlaşma ve tedrisat ile medeniyet tercihi arasındaki bu birebir ilişkide milliyetçilik sadece bir hamaset bahçesinden ibaret kalmayacak mıdır? Anglosaksonlaşma bir zihniyettir ve kişisel tercihlerimize yansıyarak toplumu etkisi altına alır.Hayatımızın çeşitliliği üzerine etki eden kavramları kendince yorumlayan anglosaksonizmi mutlaka deşifre etmeliyiz.Nedir bu kavramlar?Anglosaksonizm bizi nasıl etki altına alır?

Anglosaksonlaşmanın kendisini gösterdiği en önemli hususlardan biri hürriyet kavramını ele alış biçimidir.Anglosakson kültürde hürriyet devlete karşı bütün bireysel varoluşları anlatır.Bu bireyselleşme, devlet karşıtı özgür birey yaratmaya çalışır.Böylesi devlet karşıtı birey anlayışının amerika ve İngiltere dışında varolduğu görülmemiştir.Amerikanın devlet karşıtı birey felfesesini Ayn Rand’ın bakışında görürüz.” Devlete niye biat edelim,devlet hizmetkardır,bir muslukçudan ne farkı var “ sözü sekizbin Mehmetçiğini kaybeden bir ülkede bölünmemek için direnen bir milli algıya kabul ettirilirse sonuçları tahmin etmek bile istemeyiz.Çünkü çağdaş milletler teşkilatlı milletlerdir ve mukavemetlerini devletleri eliyle gösterirler.Ama şimdi bu fütursuz birey kavramı başta Türkiye olmak üzere bütün az gelişmiş ülkelere Anglosaksonizm tarafından dayatılmaktadır.Halbuki milliyetçi algının hürriyet kavramı Matüridi felsefesinde anlatıldığı gibi sorumlulukla ölçülendirilmiş,mesuliyetin kadar özgürsün uyarısı vatandaşın iç dünyasına sunulmuştur.Dokuz Işıkta Hürriyetçilik kavramının yanına Şahsiyetçilik umdesinin gelmesi bu yüzdendir.Hürriyet,bir şahsiyet açılımıdır.Kontrolsüz,sınırsız,muhteris bir hürriyet , fikri ve ahlaki şahsiyetinden uzaklaşır ve zulme dönüşür.Her hürriyet talebi pür ve katışıksız bir hürriyet isteğine karşılık gelmez.Bugün ortadoğuda ve Kuzey Afrika’da ki hürriyet talepleri beşeri değil siyasidir.

Anglosaksonlaşmanın siyasi belirtilerinden haberdar olmadan fikri müstakillikten söz edilemez.Anglosakson kültür bu ülkeye tanzimatla birlikte girmiştir.Abdülmecit’in Sadrazamı Mustafa Reşit Paşa tipik bir Anglosaksondur.İç politikasını, devleti azınlıklar lehinde zayıflatan bir serbestleşmeye,dışpolitikasını ise Britanya Krallığının manevra alanına terkeden Reşit Paşa, ne yaptığını o kadar bilemez durumdadır ki kendi açtığı kapıdan Islahat Fermanına giden haleflerine “ akıl almaz ihanet “ diye hitap eder.Çünkü liberalite güç ile dengelenmezse yıkıma gider.Bu gün olduğu gibi..Tanzimatın açtığı kapıdan giren anglosaksonlaşma artık bölünerek çoğalma safhalarına gebedir.Payitaht bu kavgadan ömrü billah kurtulamaz.Bir yanda anglasaksonlar diğer yanda onun karşıtları..Fransız mentalitesi yahut Prusya militarizmi… Anglosakson “ açılın-saçılın “ der.Karşıtları ise kapanmayı ve korunmayı tercih ederler.Mevcudu muhafaza etme fikri ve menbaı neredeyse oraya sarılırlar.İttihat ve terakki’nin Alman disiplinine sarılması gibi.Osmanlı Devlet düzenini müstebit-baskıcı ve totaliter olarak nitelendiren Jöntürk hareketi Fransız Devriminin entelektüel ikliminde kurulur ama anglosaksonlaşma onu da tesir altına alacaktır.Hürriyet ve İtilaf hareketi bir anglosakson siyaset girişimidir.1912’de İttihatçıların milli çizgiye gelmesi ve “ taç giyen baş uslanır “ atadeyişiyle bir açıdan, devirdikleri İkinci Abdülhamitin, zihniyetini temsil etmeye başladıklarında Hürriyet ve İtilaf İngilizci Prens Sabahattin’in felsefesiyle kurulur.” Anglıosaksonlar neden başarılıdır” eseriyle dikkatleri üzerinde toplayan Prens Sabahattin bugüne de etkisini gönderen ademi merkeziyetçi siyaseti vaz’eder.Ona göre Osmanlı merkezden değil kenardan yönetilmelidir.Valiler özgür olmalı,her vilayetin kendi maliyesi,kendi parlementosu ,kendi inzibatı olmalıdır.İttihatçılar buna şiddetle karşı çıkarlar.Başta da büyük fikir adamı Ziya Gökalp,yani Diyarbakırlı Mehmet Ziya Bey…Çünkü mevcudu korumak için merkezi güçlü kılmak gerekmektedir.Mililyetçiler merkezci olmalıdır.Dikkat edilirse açılım döneminde,iktidar yanlısı bütün kalemler merkezi temsil ettiği için Türklük’e vurdular,Türk tarihini refüze etmeye çalıştılar ve Türk tarihini ön plana çıkardığı için Atatürk’ün dönemini tekfir ettiler.Çünkü merkez Türklük’tü.Anglosaksonizm Türklüğe karşıydı.Anglsaksonizmin Türklüğe karşı oluşunun tarihi arka planı vardır.İngiliz Emperyalizmi kendisine rakip olarak Türk Dünyasını görmüş ve Arnold Toynbee gibi bir tarihçi ajan bile eserlerinde bu coğrafyaya dikkat çekmiştir.Anglasksonizm ortadoğucudur.Türk milliyetçileri ise Balkan-Anadolu-Kafkaslar-Asya-Ortadoğu bileşkesini temsil eder.Yani Türk Jeopolitiğini…

Cumhuriyetin kuruluş yılları anglosaksonizme direnen ve onu yenen yıllardır.Mustafa Kemal Atatürk’ün fikri asabiyeti merkezcidir,millidir ve temsili demokrasi kavramını meclisin bünyesinde nesnelleştirerek ademi merkeziyetçiliği reddeder.Fakat ikinci dünya savaşı ile konjöktür değişmiştir ve İsmet İnönü 1946 itibariyle anglosaksonizme çarkeder.1947 yılında amerikan Büyükelçisi Münir Ertegün’ün cenazesini getiren Missuri zırhlısı adeta Türkiye’nin bağımsızlıkçı milli duruşunu alır götürür.Komünist Rusya’nın bizden Dışişleri bakanı Molotov vasıtasıyla Kars-Ardahan ve Boğazlardan geçiş üstünlüğü istemesini fırsat bilen Anglosakson lobi ,İsmet İnönü’nün pragmatik zihniyetinin eşliğinde bağımsızlıkçı duruşu ber hava eder.Demokrat Parti yılları tam bir Anglosaksonizm yıllarıdır.Türkiye’yi “ Küçük Amerika “ diye hafızalara yerleştiren zihniyet bugünlere de tesirini sarkıtarak devlet-dışı alanları alabildiğine genişletir.Köylüyü öne çıkaracağım diye yola çıkanlar açık bir kırsal sermaye tedarikine çalışırlar ama kaynaklar yetersizdir.Köylüyü yerinde kalkındırma çabası önemsenmez çünkü Anlosaksonizm Thonburg gibi raportörleri vasıtasıyla sanayi atılımlarını engellemek ,kötülemek maksadını hayata geçirmişlerdir.Bu yüzden büyük bir göç dalgası başlar.Kitleler şehirlere hücum eder; yaşanan gecekondulaşma sürecidir.Kalkınmak yok tevekkülle geçinmek vardır.Anglosaksonlaşmak kalkınmayı ,planlamayı değil,al-satçılığı,tüccarlaşmayı,manavlığı öngörmektedir.Anglosakson ekonomisi serbest pazarcı,üretim dışı finans olaylarına dayanan sanal bir süreçtir.

Altmış ihtilali,ihtilal diye başlayıp darbe ile sonuçlanan bir tür Fransız karikatürüdür.İhtilalin içindeki Alparslan Türkeş’in grubu dışındakiler tam bir macera heveslisidirler .Adnan Menderes’in iktidar şehvetiyle sarfettiği sözlerin peşine düşerek kuru ve acımasız bir intikamın yolcusu olmuşlardır.İktidarı, İsmet İnönü’ye devretmek için acele edenlerle,Adnan Menderes’i idam sehpasında görmek için zevkten kıvranan tiplerin arasında kalkınma ve devleti milli merkez yolunda yeniden ihya etme hayalini taşıyan Alparslan Türkeş, adeta Anglosaksonizme karşı cephe açmıştır.Kurduğu Devlet Planlama Teşkilatı tam bir anti-anglosaksonizm kurumudur.Serbest Piyasaya iman eden Anglosaksonizme planlı ekonominin tekniği ile karşı çıkan Alparslan Türkeş’in memleketi bir ve bütün görme yolunda oluşturduğu “ Ülkü ve Kültür Birliği “ yasası yüzünden bir iç derbe sonucu tasfiye etmek bir Anglosakson başarısıdır(!) Türk siyasi hayatını tam olarak teslim alamayan,içerdeki medya,sermaye,asker ve siyasi lobileriyle arada bir başını uzatarak varlığını gösteren Anglosaksonizm bugün artık kesin iktidar sürecini yaşamaktadır.Bu süreci anlamak ve nerelere kadar sirayet ettiğini bilmek çok önemlidir.Anglosaksonizm bir zihniyettir ve tıpkı sosyalizm gibi felsefi bir bakışı ifade eder ama en önemlisi anglosaksonizmin özne devletleri olan İngiltere ve Amerika dışında hiçbir ülke milliyetçiliği ile bağdaşmaz. Komünizme gelince açık ve haklı tavrını gösteren Milliyetçilik,angsaksonizme nötr kalmak ya da daha sempatik bakmak edilgenliğine düşmemelidir.

Komünizm ,kurulduğu 1917 yılından sonra kısa bir süre içinde merkezi devrimci devlet teorisi çerçevesinde nasıl Rus yayılmacılığına dönüşmüşse Anglosaksonizmde liberalizm marifetiyle İngiliz-Amerikan yayılma aracına dönüşmüştür.Anglosaksonizm bugün komünizmdan daha tehlikelidir.Çünkü komünizm bitmiştir,yıkılmıştır ama anglosaksonizm yüz yıl aradan sonra dünya ölçeğinde yeniden dirilmiş ve milletler mücadelesinde yerini almıştır. Anglosaksonizm,devlete karşı bireyi,din’i,etnikçiliği,yerelciliği,konfederasyonculuğu,özerkçiliği vaz’etmektedir. Dil milliyetçiliğine karşı babilleşmeyi ,emperyal dil baskısını pragmatik bir algıyla faydaya tedavül edip anti-türkçeciliği,tarih noktasında geniş ve holistik bakış yerine osmanlıcılığı öneren ve baskılayan Angsaksonizme direnmek milliyetçi hareketin varlık sebebidir. Ya miliyetçilik ya da Anglosaksonizm ! İkisinin bir arada olmayacağını tarih gösterdi. Göstermeye devam etmektedir. Tarih artık bugündür.

Kürşad Demirci

Yorum bırakın

Filed under Kürşad Demirci

Fikir ve Sanat – Alparslan Türkeş

Medeniyetlerden devlete ve siyasi hareketlere kadar bütün sosyal müesseselerin temelinde bir fikrî öz bulunmaktadır. Bu müesseselerin gücü, canlılığı ve gelişmesi de fikrin işlenmişliğine bağlıdır. Sanat, fikirlerin işlenmesinde, insana ve Allah’a yönelişte, beşer ufkunun genişlemesinde en önemli faaliyetlerden biridir. Sanat insanı doğruya, iyiye ve güzele yöneltmektedir.

Sanatçı, sahip olduğu engin kültürle birlikte olağanüstü sezgisi sayesinde eserler verir. Çok defa sanatçının heyecanı ve sezgisi fikirlere öncülük etmiştir. Fikirle sanatın birlikte geliştiği toplumlarda tekâmül süratlanmakta, medeniyetler gelişmektedir. Her büyük fikrin, her medeniyetin kendi sanatını da yaratması, fikirle sanat arasındaki kopmaz ilişkilerden doğmaktadır.

Bir İslâm medeniyeti sadece ilim ve kamu idaresinden ibaret değildi. Şiir, musikî, mimarî, tezhip, hat ve nesir sanatları bu medeniyetin estetiğini ortaya koymuş, medeniyeti zenginleştirmiştir.

Aynı durum Batı için de geçerlidir. Bir rönesans sanatı olmasaydı bir Batı medeniyetinden bahsetmek mümkün olmayacaktı. Fransız ihtilâli sadece ihtilâlcilerin değil, hatta öncelikle ithilâlin temelindeki fikirleri yoğuran fikir ve sanat adamların eseridir.

Çağımızda da sanat, büyük sezgiler sayesinde insanlığın ufkunu genişletmekte, arayışlarını ortaya koymaktadır.

Biz, kendi klâsiklerimizde bulunan kâinat ve insan anlayışını geliştirip çağımıza hitap ettirmek için fikir ve sanat teşvikini zarurî bulmaktayız. Ülkümüzün bir kanadı ilim, öteki kanadı güzel sanatlardır.

Resim, mimarî, heykeltıraşlık, musikî ve edebiyat bir kültürün yaratıcı dehasını temsil etmektedir. Eğer milletimiz ve insanlık yeni ufuklara yönelmek ihtiyacını duyuyorsa, güzel sanatların bunda büyük rolü olacaktır.

Tefekkür ve sanat özel kabiliyet gerektirir. Bu kabiliyetin gelişip eser vermesi ve böylece milli kültürün zenginleşmesi için fikir ve sanatın muhtaç olduğu ortamı meydana getirmek, devletin de toplumun da görevidir. Bu ortam hürriyetle birlikte fikre ve sanata itibar gösterilmesidir.

Gerçekten de tarihte bütün fikir ve sanat hamleleri kendi hürriyet mücadelesiyle birlikte gelişmiştir. Fikrin ve sanatın gelişmesi, hürriyete çok defa öncülük etmiştir. Bizim doktrinimizde hürriyetçilik ilkesinin temel bir prensip olarak benimsenmesi, sadece insan haklarıyla ilgili değil, aynı zamanda fikrin ve sanatın, dolayısıyla medeniyetin gelişmesiyle ilgili bir dünya görüşünün mahsûlüldür. Bu noktada ülkücüğümüz, hürriyetçiliğimiz, ilimciliğimiz ve gelişmeciliğimiz öteki ilkelerimizle birlikte sistematik bir bütün oluşturmaktadır.

Zira fikir ve sanat ancak hürriyet ortamında geliştiğine göre, milletlerin gelişmesi de aynı ortama bağlıdır. Sanatın, düşüncenin ve fikrin açacağı yeni ufuklar, daima milletler için gelişmecilik heyecanının kaynağı olmaktadır.

Gerçekten de milletlerin büyük gelişme çağları, fikir ve sanatın da üst üste dahiler çıkarıp hamleler yaptığı çağlardır.

Türk-İslâm medeniyetinin canlı ve gelişme halinde olduğu çağlarda, büyük devlet adamlarının yanında Sinan ve Kemal gibi mimarlar, Bâkî, Fuzulî, Karacaoğlan gibi nâsirlar, Zembilli Ali Efendi, İbnî Kemal, Ebussûd Efendi gibi büyük ilim ve fikir adamları görülmektedir.

Batı’nın hamlesinde de Dante’nin, Leonarda Da Vinci’nin, dahî müzisyenlerin, filozofların bulunması, Batı edebiyatının en canlı devrini bu medeniyetin bu gelişme çağlarında yaşamış olması ilgi çekicidir. Batı romantizminin büyük ismi Victor Hugo’nun Waterloo savaşını tesadüflerle izah ederken, milletlerin asıl gücünün fikir ve sanattan kaynaklandığını vurgulaması, gelişen bir medeniyette fikre ve sanata duyulan saygıyı gösteriyor.

Romantizm ruhları alevlendirirken, edebî realizm dikkatleri tabiata ve topluma çevirerek gelişmeyi hızlandırmıştır.

Bizim tarihimizde de başkentler büyük fikir, ilim ve sanat adamlarının toplandığı, büyük itibar gördüğü yerlerdi. Ali Kuşçu’nun Türkistan’dan Osmanlı sarayına gelip büyük itibar görmüş olması, hayat enerjisinin, fikre ve sanata verilen önemin canlı bir ifadesiydi.

Marksizm iktidar olduktan sonra fikri ve sanatı boğduğu gibi kendini bile kısırlaştırmıştır. Çünkü marksist rejim insana ve hürriyete inanmamıştır. Bugün de sosyalist ülkelerde insanın ve hürriyetin kavgasını fikir ve sanat adamları yapmaktadır. Nazi döneminde, büyük bir felsefe ve sanat geleneğine sahip olan Alman kültürünün kısırlığa mahkûm edilmesi, fikir ve sanatla hürriyet arasındaki ilişkiyi göstermektedir.

9 Işığın hürriyetçilik, şahsiyetçilik, ülkücülük, ilimcilik ve halkçılık ilkelerinin iktidarımızda canlı ve verimli bir şekilde uygulanmasıyla klâsik kültürümüzün çağdaş boyutlarda gelişmesi sağlanacaktır. Türkiye’nin birinci sınıf ilim adamlarına duyduğu ihtiyacı belirtirken ifade ettiğim görüşler, fikir ve sanat için de geçerlidir.

Türk-İslâm klâsik kültürünün, çağdaş tekniklerle ve çağın meselelerine doğru geliştirilmesi, millî kültürümüzü ve şahsiyetimizi güçlendirecektir. Böyle bir fikir ve sanat hamlesi, insanlığın kültür hazinesine büyük katkılarda bulunacaktır. Allah, kâinat, tabiât, toplum ve insan ilişkilerinde beliren bunalımın insanlığı yeni ufuklara, yeni arayışlara yönelttiği bu çağda, başaracağımız böyle bir hamlenin insanlık için evrensel değerde bir medeniyet sıçraması sağlayacağına inanıyoruz.

Yalnız devlet politikasının fikir ve sanatı teşvik etmesi muhakkak ki şart ama yeterli değildir. Toplumda ve genç nesillerde fikir ve sanat heyecanının geliştirilmesi, ufukların açılması, kabiliyetlerin teşviki gerekmektedir. İnsan anlayışımız buna müsaittir ve bugünkü Türkiye’de beliren büyük sanat istidatları bu ümidimizi kuvvetlendirmektedir.

Görülüyor ki, 9 Işık, maddî kalkınma meselelerinden manevî-insanî meselelere, bizi biz yapan felsefî değerlere ve çağımızın temel meselelerine kadar mâneviyâtçı ve insancı bir sistematik dünya görüşünün temel ilkelerini vermektedir. Görevimiz, ülkücülerin görevi, bu muhtevayı iyi öğrenmek ve dostlarımıza da siyasî rakiplerimize de işlenmiş fikirlerle, sonsuz bir enerji ve incelmiş bir sanatla tanıtmaktır. Millî ve evrensel kültüre katkı bizim önemli görevlerimizden biridir.

Özlediğimiz dünyayı, özlem içindeki insanlığa anlatmalıyız.

Alparslan Türkeş

(Bunalımdan Çıkış Yolu, S. 181-184)

Yorum bırakın

Filed under Alparslan Türkeş

“Ocaklı Sevdam …”

“Ocaklı sevdamın” tenhası senin yanındır.

Yalnızlığımı tekme tokat kovan sensin,

Ümitsizliğimi hayatımdan söküp atan sensin.

Bir yokluğun, bin varlığımızı ezer geçer.

Bir yokluğun, bin varlığımıza bedel.

Sana sadık kalmanın verdiği hazla,

Usul usul dualarla ellerinden öpüyorum.

Evladın

Fatih Oğuz

02 Nisan 2011 / Frankfurt a. Main

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz

Ülkücü Dava Adamı ve Metodolojisi

“Kim yükselirse marifet merdiveninde,

Görür kendi sıfatını kendinde.” (İbn Arabi)

Ülkücülük bir fikir ve amel metodolojisidir.

Bu metodolojinin mevcudiyet ikrarı: İddia sahibi olmakla birlikte, iddiasını hayatının her evresinde yaşamak ve yaşamıyla iddiasını temsil noktasında referans seviyeye ulaştırmaktır.

Cenab-ı Allah “İnsanların -iman ettik- dedikten sonra kurtulduklarını sanmaları doğru değildir.”[1] diye buyurur.

Dava adamı dünyevi yolculuğu esnasında dara düştüğünde, beynini şüpheler kemirdiğinde, yorgunluk çöktüğünde, dün sövülenlere bugün övüldüğünde, dün övülenler bugün sövüldüğünde, hayalkırıklığı adamı eze eze geldiğinde bu ilahi uyarının hikmetine sarılmalıdır.

İtikatımızın ikliminde esen ferah rüzgarlar “amenna ve saddakna” diye eser.

Rahmetli Dündar Taşer Ülkücü dava adamın karakterini “ipeğe sarılmış çelik” diye ifade eder.

Rahmetli Başbuğumuz Ülkücü dava adamın kişiliğini “yüksek vasıflı Türk” olarak adlanırır.

Dostoyevski kusurlarını, eksiklerini, zaafiyetlerini inkar etmedi, hatta bu yönünü iyi kullanarak eserlerine yansıtıp büyük klasiklere imza attı belki ama ne yazıkki hayatına “alışkanlık” olarak giren bu hal “vazgeçilmezi” olmuştur. “Kaderim neyse onu yaşarım” demiştir.

Dava adamı Dostoyevski gibi hoş görülmeyen yönlerini inkar etmemeli ama aynı zamanda bunu “alışkanlık” haline de getirmemelidir.

Alışkanlık, “referansı” olduğuna inandığı metodolojinin en büyük düşmanıdır. “Kaderim neyse onu yaşarım” demek bir kaçışın ve teslim olmanın itirafıdır.

“İman ettik” diyerek kenara çekilme, özel keyifler alemine dalma gibi bir gerekçe ancak dava adama “iltibas” olanlar için geçerlidir.

“İltibas” olmakla yetinenler ise korkaklık sıfatına anlam yükleyen marifet(!) tüccarlarıdır.

Fatih Oğuz

12 Ocak 2011 / Frankfurt a. Main

[1] Ankebut Suresi, Ayet: 1

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz