Tag Archives: Başbuğ

Gözümün karası babam; Fatihalar selametin olsun … Fatih Oğuz

0 (9)İlahi limana demir atmak üzere “sessiz gemi” ile yola çıktığın yolculukta;

Sensiz geçen ilk günümü kağıttan gemi yaparak hayatın acı sularına saldım.

Sen gidince büyümediğimi anladım.

Meğer çocukmuşum daha.

Her şartta bana destek veren,

Her şeye rağmen yanımda duran,

Her kararıma sahiplenen,

Her yaramazlığımı bir tebessümle örten,

“Üzme canını, inandığın yolda karşılaşacağın her zorluk teferruattır güzel oğlum” diyen babam;

Öğütlerin, hikayelerin, hayat felsefen ve hatıran senin cemâline büründü.

O cemâlin her an karşımda duruyor.

Bana bazı bazı görünüp, göz kırpıyorsun.

Uzaktan bakıştığımızda da öyle yapardın.

Bana göz kırpar, kafanla „ne var ne yok oğlum?“ sorusunu barındıran hareketi yapardın.

En güzel halinle zikrime, fikrime ve düşüme hancı oldun babam.

Üstüne toz kondurtmayanın üzerine toprak serpmek kimine zor gelir, kimine de ağır.

Toprak berekettir, şefkattir.

Evladının elinden düşen rahmettir.

Gözümün karası, sevdamın bereketi, kavgamın şefkati babam.

Berzah aleminde sedâmızı bekleyen güzel babam.

Amenna ve saddakna, sen oralarda şimdi bizi işitiyorsun.

Seni ferah tutacak niyaz, hayır ve hasenat gözetiyorsun.

Güzel söz ile yâd edilmek istersin.

Aldığım her nefeste sana dua ayandır.

Çirkinlikler içerisindeki güzeli,

Zorluklar içerisindeki erdemi,

Bulmanın sırrını açıkladın bize.

Bazı meseleleri “Allah’a havale etmenin” en güzel yönüyle tanıştırdın bizi.

Vatanına birer er, milletine birer aşık, devletine birer sadık olarak yetiştirdin bizi.

Fikrine vakıf, teşkilatına bağlı, liderine itaatlı dava insanı olmamız senin en büyük övünç kaynağı idi.

Memleket meselelerinde son derece hassas,

Geleneklerimizin, töremizin üzerinde titreyen alevdin.

Kara tahta üzerinde “Ergenekon’dan çıkışı” çizen,

Bozkurt ve Oğuz Kağan (Oğuzhan) destanını, 3 Mayıs hareketini anlatan Tarih öğretmeninden bahsederken o yıllara giderdin.

Sonra 27 Mayıs 1960 ihtilalinde rahmetli Başbuğumuzun radyodan yaptığı seslenişi onun davudi sesini taklit ederek anlatırdın. Köyün meydanında sesi açılan radyodan gelen sesten 16 yaşında bir delikanlı olarak nasıl etkilendiğini söylerdin: “Başbuğumuzu ilk defa orada duydum. Sesi öyle davudi, öyle güven vericiydi ki.”

Ve sene 1965. Yer Kıbrıs. Kıbrıs Türk mücahidi olarak yaptığın şerefli vazifeni kısa ve öz bir şekilde bize aktarırdın. Rahmetli Denktaş’a olan sevgini ve saygını gözlerinde hiç saklamazdın. Bir rahmetli Başbuğumuzun vefatı, bir de mücahitlerin Mücahidi rahmetli Denktaş’ın vefatı seni bir hayli etkilemişti. “Bir baba ölür bir evlat ağlar. Bir Başbuğ, bir Mücahit ölür, bir millet ağlar.” derdin.

İlk ve tek kahramanımdın. Mücahidim, bozkurdum, gözümün karası babam.

Gözümdeki yaş isyanın musluğundan değil;

Muhabbetin pınarından akmakta.

Bu pınarı ortaya çıkaran senin şefkatin oldu babam.

Gözümdeki yaş gidişine değil;

Kaldığın günlere akar.

Hikayelerine akar, başımı okşayışına akar, omuzumuza el atışına akar, yüzümüz ekşidiğinde ortamı yumşatan latifelerine akar, “oğlum” sözündeki yüceliğine akar.

Gözümün karası, yüreğimin çeliği, bileğimin suyu babam.

Kitap okumamdan haz alırdın,

Yazdığım yazılardan keyif aldığını biliyordum.

“Gazete alayım mı?” diye sorduğumda;

“Oğlum gazeteler yazacaklarını yazıyorlar. Sen anlat. Senden daha iyi kaynak mı var?” diye karşılıklı oturur, kahvemizi uhuvvet içerisinde kana kana içerdik.

“Basit meselelere takılma. Kendine mukayet ol. Delilik iyidir ama asabiyet zarar getirir. İşin özünde ol oğlum” derdin.

Kararımdaki adil yanım, tavrımdaki asaletim, gözümün karası babam.

40 yıl evvel tahta bavul ile geldiğin Almanya’dan fani bedenin tahta tabut ile döndü yurda ama ruhun ebedi aleme doğru yolculuğa çıktı.

Ruhum, delikanlılık çağım, ulu çınarım, koca kurdum, gözümün karası babam;

Bana “çocuk” olduğumu tekrar hatırlattın. Yani içimdeki masumiyeti gün ışığına çıkardın. Gider ayak bile bana güzellik yaptın ya. Ne diyeyim?

Dualar sana yoldaş, güzel anılar bize yoldaş olsun.

Delikanlı sûretine öpücük konduracak günlerin aşkına; dökülen saniyeleri tesbih yaptım.

Gözümün karası babam …

Ebedi mekanında rahmet ve nur bereketin; Fatihalar selametin olsun.

Evladın

12 Eylül 2014 / Frankfurt-Main

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz

Taassup (Alparslan Türkeş)

Fikir hayatımızda sık, sık üzerinde durulmuş olan şeylerden birisi de hiç şüphesiz “taassup” kelimesi ve onun ifade ettiği manadır. Tarihimizin son yıllarında taassup kadar hiç bir şey müteassıbane bir istismara uğramamıştır.

Yanlış anlaşılmalara yer vermemek için, konuya girerken fikrin tarifini yapmak gerekecektir. Şu halde taassup ne demektir diye, bir soru sorulacak olursa ve bu arada lügata da bakılırsa taassubun, insanların ve cemiyetlerin sahip oldukları fikir, inanç ve itiyatları terk etmemek isteği ve bunları sonuna kadar, körü körüne inatla savunma hareketi olduğu görülür.

Birçok hallerde bunun içine başka fikir ve kanaatlere düşman kesilmek ve onlara hayat hakkı tanımayarak tecavüzkar olmak gibi vasıflar da karışır.Bizde son zamanlara kadar taassup denince, genel olarak akla hep din taassubu gelmiştir. Hatta bugün de taassup denince yine hatıra din taassubu gelmektedir. Esasen bunun böyle olması da tabiidir. Çünkü Türk milletinin kalkınma için son iki yüz elli yıl içerisinde giriştiği bütün yenilik hareketlerinde, din taassubu, cahil, muhteris ve hain devlet ve din adamları tarafından aşılmaz birer engel olarak kullanılmıştır. Ayrıca otuz yıldan bu tarafa da hep din taassubu üzerinde durulmuş ve başka sahalardaki taassuplardan hiç bahsedilmemiştir. Mütefekkir geçinen birçok fikir simsarları, belirli menfaat ve maksatlar için bu konuyu, her şeye ve herkese karşı daima korkutucu bir silah olarak kullandılar.

Yurdun hür fikir hayatını baskı altında bulundurmak için, din taassubu düşmanlığı, ondan daha tehlikeli bir taassup haline getirildi. Halbuki kör bir taassup, hangi alanda olursa olsun, tehlikeli ve zararlıdır. Böyle bir taassup bulunan kafa ve ruhlarda, mutlaka karanlık vardır. Aydın bir zihniyetin baş vasıflarının ise, ideal ve aklıselim olduğu şüphe götürmez bir hakikattir.

Bizde zaman zaman, fikir ve kalem erbabı diye geçinen öyle kimseler ortaya çıkmıştır ki; bunlar kendilerinden başka türlü düşünenlere tahammül ve müsamaha etmek şöyle dursun, bu gibileri yok etmek için her türlü iftira ve tertiplere başvurmuşlardır. Ellerine verilmiş olan resmi ve özel vasıtaları millete hizmet yolunda kullanacakları yerde, bunları kendi menfaatları uğrunda millet menfaatlerine karşı kullanmışlardır. İçine düştükleri gaflet ve şuursuzluk yüzünden, memlekette manevi tedhişe yol açan bir taassup yaratmışlardır. Eski softaların “ din elden gitti, şeriat elden gidiyor ” teraneleri yerine, bu gibilerin ellerinde aynı ruhu taşıyan fakat başka şekil ve renge bürünmüş olan kişiler ortaya çıktı.

Eğer milliyetçi yazılar yazılıyor veya milliyetçi hareketler yapılıyorsa, ve bu da onların kusurlarını açığa vurmakta ise, hemen taassupları faaliyete geçer ve adı geçen yazı ve hareket sahiplerine, tam Moskova ağzı ile “Gardistler.,, Faşistler…” diye hücumlar başlar: Tek parti devrinde bulunulduğu, radyo ve basının da bunların dilini kullanmak zorunda kaldığı düşünülecek olursa, fecaatin büyüklüğü gayet kolay anlaşılır.

Eğer, milletlerin mazileri, gelenekleri ve tarihleri ile yaşayabilecekleri, bunlardan mahrum kaldığı takdirde, köksüz ağaç gibi ölüme mahkum bulunacağım yazanlar çıkarsa, bunlara da derhal aynı taassup, “ geri kafalılar, inkılap hainleri ” diye iftira kusan nefeslerim savurmaktan çekinmez.

Bu durum karşısında fikir ve kanaatlerim belirtmek isteyenlerin, umumî efkarın huzuruna çıkmalarına da, müsaade edilmezdi. Vatandaş, kendisine mal edilen peşin hükümleri, yalan yanlış fikir ve kanaatleri, kendi isteği dışında olarak, yüklenmek mevkiindeydi. Nefsim savunmak ve sesini duyurmak imkanına sahip değildi.

İnsanlık ve bilhassa Türk milleti, kör taassuplar yüzünden çok büyük felaket ve ıstıraplara uğramıştır. Fakat bunların yalnız ve yalnız dini taassuplardan ileri geldiğim zannetmek hatadır. Uğranılan felaketler, gafillerin, hainlerin cehaletten faydalanarak, istismar için meydana koydukları her alandaki, her çeşit kör taassuplardan ileri gelmiştir. Bunun için her çeşit mezhep, fikir ve parti softalarının her alanda yaratmaya ve tahrik etmeye çalışacakları kör taassuplara karşı, Türk milletini uyarmak ve muafiyeti bulundurmak, temkinli ve mutedil her Türk aydının baş vazifelerindendir.

Yorum bırakın

Filed under Alparslan Türkeş

Ülkücü Dava Adamın Fert Tanımı: Türkeşçilik

Türkeşçilik ülkücülük kitabın sadece önsözü değildir; aynı zamanda muhtevası ve son sözüdür.

Türkeşçi olunmadan ülkücü olduğunu iddia etmek; bir nevi abdest almamakta ısrar edip namaz kılmak gibidir.

Yani işin doğasına aykırı.

Gel gelelim Türkeş’e düşman olanlar, asla ve katiyen ülkücü olamaz.

Hele bunların Türkeş düşmanlığı tescilli ise.

Lakin arada bir doğanın aykırı yönünden “ahlakçılık” babında akil muhataplığına soyunanlar, kendi boy gösterişlerini adeta gözümüze sokacak duruma geliyorlar.

Onlar gözbebeklerimize dokunmadan biz onların nasırlarını yoklayalım dedik.

Ki; o nasırları nereden ve nasıl edindiklerini tekrar hatırlatmak isteriz dostlarımıza.

Şuan için “yoklama” ile yetinin.

Gerisi sizin gelişinize bağlı.

Ne demişler?

“Sana bir adımla gelene, üç adımla yaklaşarak karşılık ver”.

Her adımınıza üç adım.

Sonuçta söz konusu Başbuğ Türkeş olunca “olan olsun” demek fikriyat gereği, iman gereği.

Fatih Oğuz / 02 Kasım 2011-Frankfurt a. Main

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz

Fikir ve Sanat – Alparslan Türkeş

Medeniyetlerden devlete ve siyasi hareketlere kadar bütün sosyal müesseselerin temelinde bir fikrî öz bulunmaktadır. Bu müesseselerin gücü, canlılığı ve gelişmesi de fikrin işlenmişliğine bağlıdır. Sanat, fikirlerin işlenmesinde, insana ve Allah’a yönelişte, beşer ufkunun genişlemesinde en önemli faaliyetlerden biridir. Sanat insanı doğruya, iyiye ve güzele yöneltmektedir.

Sanatçı, sahip olduğu engin kültürle birlikte olağanüstü sezgisi sayesinde eserler verir. Çok defa sanatçının heyecanı ve sezgisi fikirlere öncülük etmiştir. Fikirle sanatın birlikte geliştiği toplumlarda tekâmül süratlanmakta, medeniyetler gelişmektedir. Her büyük fikrin, her medeniyetin kendi sanatını da yaratması, fikirle sanat arasındaki kopmaz ilişkilerden doğmaktadır.

Bir İslâm medeniyeti sadece ilim ve kamu idaresinden ibaret değildi. Şiir, musikî, mimarî, tezhip, hat ve nesir sanatları bu medeniyetin estetiğini ortaya koymuş, medeniyeti zenginleştirmiştir.

Aynı durum Batı için de geçerlidir. Bir rönesans sanatı olmasaydı bir Batı medeniyetinden bahsetmek mümkün olmayacaktı. Fransız ihtilâli sadece ihtilâlcilerin değil, hatta öncelikle ithilâlin temelindeki fikirleri yoğuran fikir ve sanat adamların eseridir.

Çağımızda da sanat, büyük sezgiler sayesinde insanlığın ufkunu genişletmekte, arayışlarını ortaya koymaktadır.

Biz, kendi klâsiklerimizde bulunan kâinat ve insan anlayışını geliştirip çağımıza hitap ettirmek için fikir ve sanat teşvikini zarurî bulmaktayız. Ülkümüzün bir kanadı ilim, öteki kanadı güzel sanatlardır.

Resim, mimarî, heykeltıraşlık, musikî ve edebiyat bir kültürün yaratıcı dehasını temsil etmektedir. Eğer milletimiz ve insanlık yeni ufuklara yönelmek ihtiyacını duyuyorsa, güzel sanatların bunda büyük rolü olacaktır.

Tefekkür ve sanat özel kabiliyet gerektirir. Bu kabiliyetin gelişip eser vermesi ve böylece milli kültürün zenginleşmesi için fikir ve sanatın muhtaç olduğu ortamı meydana getirmek, devletin de toplumun da görevidir. Bu ortam hürriyetle birlikte fikre ve sanata itibar gösterilmesidir.

Gerçekten de tarihte bütün fikir ve sanat hamleleri kendi hürriyet mücadelesiyle birlikte gelişmiştir. Fikrin ve sanatın gelişmesi, hürriyete çok defa öncülük etmiştir. Bizim doktrinimizde hürriyetçilik ilkesinin temel bir prensip olarak benimsenmesi, sadece insan haklarıyla ilgili değil, aynı zamanda fikrin ve sanatın, dolayısıyla medeniyetin gelişmesiyle ilgili bir dünya görüşünün mahsûlüldür. Bu noktada ülkücüğümüz, hürriyetçiliğimiz, ilimciliğimiz ve gelişmeciliğimiz öteki ilkelerimizle birlikte sistematik bir bütün oluşturmaktadır.

Zira fikir ve sanat ancak hürriyet ortamında geliştiğine göre, milletlerin gelişmesi de aynı ortama bağlıdır. Sanatın, düşüncenin ve fikrin açacağı yeni ufuklar, daima milletler için gelişmecilik heyecanının kaynağı olmaktadır.

Gerçekten de milletlerin büyük gelişme çağları, fikir ve sanatın da üst üste dahiler çıkarıp hamleler yaptığı çağlardır.

Türk-İslâm medeniyetinin canlı ve gelişme halinde olduğu çağlarda, büyük devlet adamlarının yanında Sinan ve Kemal gibi mimarlar, Bâkî, Fuzulî, Karacaoğlan gibi nâsirlar, Zembilli Ali Efendi, İbnî Kemal, Ebussûd Efendi gibi büyük ilim ve fikir adamları görülmektedir.

Batı’nın hamlesinde de Dante’nin, Leonarda Da Vinci’nin, dahî müzisyenlerin, filozofların bulunması, Batı edebiyatının en canlı devrini bu medeniyetin bu gelişme çağlarında yaşamış olması ilgi çekicidir. Batı romantizminin büyük ismi Victor Hugo’nun Waterloo savaşını tesadüflerle izah ederken, milletlerin asıl gücünün fikir ve sanattan kaynaklandığını vurgulaması, gelişen bir medeniyette fikre ve sanata duyulan saygıyı gösteriyor.

Romantizm ruhları alevlendirirken, edebî realizm dikkatleri tabiata ve topluma çevirerek gelişmeyi hızlandırmıştır.

Bizim tarihimizde de başkentler büyük fikir, ilim ve sanat adamlarının toplandığı, büyük itibar gördüğü yerlerdi. Ali Kuşçu’nun Türkistan’dan Osmanlı sarayına gelip büyük itibar görmüş olması, hayat enerjisinin, fikre ve sanata verilen önemin canlı bir ifadesiydi.

Marksizm iktidar olduktan sonra fikri ve sanatı boğduğu gibi kendini bile kısırlaştırmıştır. Çünkü marksist rejim insana ve hürriyete inanmamıştır. Bugün de sosyalist ülkelerde insanın ve hürriyetin kavgasını fikir ve sanat adamları yapmaktadır. Nazi döneminde, büyük bir felsefe ve sanat geleneğine sahip olan Alman kültürünün kısırlığa mahkûm edilmesi, fikir ve sanatla hürriyet arasındaki ilişkiyi göstermektedir.

9 Işığın hürriyetçilik, şahsiyetçilik, ülkücülük, ilimcilik ve halkçılık ilkelerinin iktidarımızda canlı ve verimli bir şekilde uygulanmasıyla klâsik kültürümüzün çağdaş boyutlarda gelişmesi sağlanacaktır. Türkiye’nin birinci sınıf ilim adamlarına duyduğu ihtiyacı belirtirken ifade ettiğim görüşler, fikir ve sanat için de geçerlidir.

Türk-İslâm klâsik kültürünün, çağdaş tekniklerle ve çağın meselelerine doğru geliştirilmesi, millî kültürümüzü ve şahsiyetimizi güçlendirecektir. Böyle bir fikir ve sanat hamlesi, insanlığın kültür hazinesine büyük katkılarda bulunacaktır. Allah, kâinat, tabiât, toplum ve insan ilişkilerinde beliren bunalımın insanlığı yeni ufuklara, yeni arayışlara yönelttiği bu çağda, başaracağımız böyle bir hamlenin insanlık için evrensel değerde bir medeniyet sıçraması sağlayacağına inanıyoruz.

Yalnız devlet politikasının fikir ve sanatı teşvik etmesi muhakkak ki şart ama yeterli değildir. Toplumda ve genç nesillerde fikir ve sanat heyecanının geliştirilmesi, ufukların açılması, kabiliyetlerin teşviki gerekmektedir. İnsan anlayışımız buna müsaittir ve bugünkü Türkiye’de beliren büyük sanat istidatları bu ümidimizi kuvvetlendirmektedir.

Görülüyor ki, 9 Işık, maddî kalkınma meselelerinden manevî-insanî meselelere, bizi biz yapan felsefî değerlere ve çağımızın temel meselelerine kadar mâneviyâtçı ve insancı bir sistematik dünya görüşünün temel ilkelerini vermektedir. Görevimiz, ülkücülerin görevi, bu muhtevayı iyi öğrenmek ve dostlarımıza da siyasî rakiplerimize de işlenmiş fikirlerle, sonsuz bir enerji ve incelmiş bir sanatla tanıtmaktır. Millî ve evrensel kültüre katkı bizim önemli görevlerimizden biridir.

Özlediğimiz dünyayı, özlem içindeki insanlığa anlatmalıyız.

Alparslan Türkeş

(Bunalımdan Çıkış Yolu, S. 181-184)

Yorum bırakın

Filed under Alparslan Türkeş

“Ocaklı Sevdam …”

“Ocaklı sevdamın” tenhası senin yanındır.

Yalnızlığımı tekme tokat kovan sensin,

Ümitsizliğimi hayatımdan söküp atan sensin.

Bir yokluğun, bin varlığımızı ezer geçer.

Bir yokluğun, bin varlığımıza bedel.

Sana sadık kalmanın verdiği hazla,

Usul usul dualarla ellerinden öpüyorum.

Evladın

Fatih Oğuz

02 Nisan 2011 / Frankfurt a. Main

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz

Ülkücü Dava Adamı ve Metodolojisi

“Kim yükselirse marifet merdiveninde,

Görür kendi sıfatını kendinde.” (İbn Arabi)

Ülkücülük bir fikir ve amel metodolojisidir.

Bu metodolojinin mevcudiyet ikrarı: İddia sahibi olmakla birlikte, iddiasını hayatının her evresinde yaşamak ve yaşamıyla iddiasını temsil noktasında referans seviyeye ulaştırmaktır.

Cenab-ı Allah “İnsanların -iman ettik- dedikten sonra kurtulduklarını sanmaları doğru değildir.”[1] diye buyurur.

Dava adamı dünyevi yolculuğu esnasında dara düştüğünde, beynini şüpheler kemirdiğinde, yorgunluk çöktüğünde, dün sövülenlere bugün övüldüğünde, dün övülenler bugün sövüldüğünde, hayalkırıklığı adamı eze eze geldiğinde bu ilahi uyarının hikmetine sarılmalıdır.

İtikatımızın ikliminde esen ferah rüzgarlar “amenna ve saddakna” diye eser.

Rahmetli Dündar Taşer Ülkücü dava adamın karakterini “ipeğe sarılmış çelik” diye ifade eder.

Rahmetli Başbuğumuz Ülkücü dava adamın kişiliğini “yüksek vasıflı Türk” olarak adlanırır.

Dostoyevski kusurlarını, eksiklerini, zaafiyetlerini inkar etmedi, hatta bu yönünü iyi kullanarak eserlerine yansıtıp büyük klasiklere imza attı belki ama ne yazıkki hayatına “alışkanlık” olarak giren bu hal “vazgeçilmezi” olmuştur. “Kaderim neyse onu yaşarım” demiştir.

Dava adamı Dostoyevski gibi hoş görülmeyen yönlerini inkar etmemeli ama aynı zamanda bunu “alışkanlık” haline de getirmemelidir.

Alışkanlık, “referansı” olduğuna inandığı metodolojinin en büyük düşmanıdır. “Kaderim neyse onu yaşarım” demek bir kaçışın ve teslim olmanın itirafıdır.

“İman ettik” diyerek kenara çekilme, özel keyifler alemine dalma gibi bir gerekçe ancak dava adama “iltibas” olanlar için geçerlidir.

“İltibas” olmakla yetinenler ise korkaklık sıfatına anlam yükleyen marifet(!) tüccarlarıdır.

Fatih Oğuz

12 Ocak 2011 / Frankfurt a. Main

[1] Ankebut Suresi, Ayet: 1

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz