Tag Archives: Devlet Bahçeli

Türk Ülkücülerin “dosdoğru yolu” vardır! (Fatih OĞUZ)

Türk Ülkücülerin paradigması “9 Işık”, siyasi kurum disiplini ise MHP’dir. “MHP’nin paradigmasını değiştireceğim” diyenler kim?

Liberal endeksli muhafazakar karakterli sağcı kafa!

Türk Ülkücülerin sağı, solu yoktur; “dosdoğru yolu” vardır.

Türk Ülkücüleri tribüne oynamadığı için amigoya, taraftara ihtiyaç duymaz, dava adamı mensubiyetinde yol arkadaşları ve milleti vardır.

Eğer bugün birileri “onca yetişen gençlerimiz var” diyebiliyorsa bir düşünün o gençler hangi dönem içerisinde yetişti?

“Çınar olacak fidanlarımı kimseye kestirtmem” diyen kim? Bugün berlirli bir olgunluk içerisinde yetişen gençlik kimin eseri?

Şimdi bu olaya “hak teslimatı” yapmazlar. “Çanakkale milletin zaferi, Sarıkamış Enver’in hezimeti” diyenlerden bir farkları olmaz “serbest düşünce derneği”nin liberal pragmatistlerinin.

Ülkücü Gençliğin “iktidar tasavvuru” toplumun bütün dilimlerine sirayet eden etkileşim felsefesinden ibaret olmalı.

Geleneksiz bir gençlik; geleceği olmayan yarınlara namzettir.

“Demokratik taleplerimize karşılık verin” diyenler, “Demokratik Ülkücü” kimliği ile DYP-ANAP-AKP “demokratlığı”nı karıştırmamaları gerekir.

Yok illa “karıştırırım” diyorlarsa o zaman “hamama giren terler” uyarısını yapmak nafile olsa gerek …

Fatih Oğuz
26 Nisan 2016 Frankfurt/Main

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz

„PAYIMIZI VEREN YAŞAYACAK, VERMEYEN ÖLECEK …” (Fatih Oğuz)

(Bu yazı 7 Haziran 2015 tarihinde gerçekleşen Genel Seçimleri öncesi yazılmıştır.)
İlber Ortaylı “Türklerin Tarihi” isimli son kitabında “coğrafya, itaat edilmesi gereken amir ve temel bir kategoridir[1] der. Coğrafya, milletlerarası mücadelelere kimlik veren en önemli etkenlerin başında gelir. Coğrafyalar bir milletin, bir topluluğun, bir medeniyetin koordinatlarını ana bellek gibi muhafaza eden ve yeri geldiğinde bilişim yazılımı gibi gelişmelerin kapsamında düzeni veya sistemi güncelleyen konumundadır.
Türkiye coğrafyası “medeniyetler beşiği” olarak dünya kamuoyu tarafından kabul görülür.
Semâvî dinlerin, uygarlığın, ticaretin, siyasetin, felsefenin ve sanatın dağılım merkezi olan bu coğrafya yeraltı ve yerüstü zenginlikleriyle birlikte tarihi hazinesinde dünyanın yaratılışını barındırmaktadır.
Dolaysıyla her milletin, her topluluğun gözü de, gönlü de, aklı da Türkiye diye adlandırılan coğrafyadadır.
Bu coğrafya cihan hakimiyetin anahtarı, nişanı ve de tapusu gibidir.
Türk milleti bu coğrafyada, 1000 yıllık gibi bir zaman dilimi içerisinde (Tarih Bilimi için bu zaman dilimi pek uzun sayılmaz) İmparatorluklar, Beylikler ve Cumhuriyet yönetiminde Devlet kurarak “Türk egemenliği” oluşturdu.
1000 yıllık milli bilinçimiz ve milli birikimiz göstermiştir ki; bu coğrafyada gelişen her olay hiçbir zaman tesadüf değildir.
TÜRKİYE, TÜRKLERE BIRAKILAMAYACAK KADAR ÖNEMLİ VE ZENGİN BİR ÜLKEDİR
Elbette bu anlattıklarım bir çoğumuz tarafından en teferruatlı derecede bilinmekte. Lakin gündelik streslerin içerisinde boğulan fertler, algı manipülasyonuna maruz kalan toplumlar, yapay ve kurgulanmış kamuoyu nedeniyle milli hafızamız, kamu ruhumuz gölgelenmektedir.
Milli hafızamızı, kamu ruhumuzu harekete geçirebilmemiz için tarihte gelişen olayların senkronizasyonuna hakim olmakla birlikte bugünümüze uzanan gelişmelerin merkezine “sebep-sonuç” ilişkisini oturtmalıyız.
Yaşam alanı bakımından Avrasya olup, dinî ve “idea of Empire” açıdan aidiyat köklerinin Ortadoğu’ya, Anadolu’ya uzanan toplulukların ortak kanaatı “Türkiye, Türklere bırakılamayacak kadar önemli ve zengin bir ülkedir” türünden olduğu defalarca mecmualarda, canlı yayınlarda ve gazete köşelerinde dile getirilmiştir.
 Papa Fransuva Vatikan’da yaptığı sözde Ermeni soykırım ile ilgili açıklaması[2] bahsedilen “Türkiye, Türklere bırakılamayacak kadar önemli ve zengin bir ülkedir” görüşünün bir parçasıdır. Papa Fransuva, Türk milletinin ve Türkiye coğrafyasının dünü, bugünü ve yarını ile ilgili “mutlak bir hesabın” içerisinde olduğunu göstermiştir.
Papa’nın “20. Asrın ilk soykırımı Ermeni Jenosidi” açıklaması ardından Avrupa Parlamentosu üç gün sonra bağlayıcı nitelik taşımayan ve tutum beyanı niteliğinde olan sözde Ermeni soykırımına dair karar tasarısını oy çokluğuyla kabul etti[3].
Papa’nın açıklaması ve AP kararı beraberinde yankılar getirdi. Kimi destekledi, kimi de kınamış gibi yapıp aslında “gelin bu işin ortasını bulalım” diye “ortak acı”nın mimarlığına soyundu.
 “Ortak acı” sektörünü oluşturan AKP iktidarı Ermeni diasporanın elini güçlendirecek adımlar atmaktadır.
Bu iki yüzlü ve teslimiyetçi zihniyetin gerçek yüzünü bir kaç örnek ile açığa çıkarmaya çalışacağım.
Papa Fransuva’nın son Türkiye ziyareti nedeniyle “Papa’yla bir çok konuda aynı düşünüyoruz”[4] diyen Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve 12 Şubat 2015[5] tarihinde gayrimüslim kanaat önderleriyle yaptığı görüşmede “Ermeni diasporası, düşman diaspora değil, bizim diasporamız” diyen Başbaşkan Ahmet Davutoğlu Avrupa Parlamentosunun kararında referans teşkil ettiler.
 AP’nin 8 maddelik kararının 3’üncü maddesinde aynen şöyle yazılmaktadır:
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun taziye içeren ve Osmanlı Ermenilerine yönelik zulümleri tanıyan açıklamaları doğru yönde atılmış bir adım olarak değerlendiriliyor.”[6]
Bu da nerden çıktı? diye soracak olanlar bir zahmet buyurup Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlık resmi sayfasına girerek 23 Nisan 2014[7] tarihinde o dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Ermeni diasporanın “Ermeni Jenosit” adına bayraklaştırdığı “24 Nisan 1915” tarihine binaen taziyesini okuyabilir.
Ermeni diasporasının “24 Nisan 1915” ile ilgili iddiaları, teorileri veya talepleri olabilir. Lakin, Türkiye Cumhuriyetinin Cumhurbaşkanı ve Başbakanı “24 Nisan 1915” tarihiyle ilgili taziyelerde bulunuyorsa bize ancak “herkes fıtratına uygun davranıyor” demek düşüyor.
Derin meseleler ve önemli konular o kadar birbiriyle karıştırılıyor ki; Türk milletinin dününü, bugününü ve geleceğini pervarsızca harcamaya çalıştıklarını görebiliyoruz. Başbakan Ahmet Davutoğlu yapmacık ve sahte bir tepki ile Ermeni diasporasına ateş püskürdüdüğünü göstermek için 21 Nisan 2015[8] tarihinde “Başbakan Özel” isimli televizyon programında şu açıklamalarda bulundu: “Ermeni diasporası zengin sayılabilir; ancak Ermenistan neden fakir? Yahudi diasporası bu konuda İsrail’i de zenginleştirmişlerdir.”
Sayın Davutoğlu Yahudi diasporası ve İsrail benzetmesinde bulunurken Nürnberg Uluslararası Askerî Ceza mahkemesi öncesi ve sonrası diye açıklık getirmemesi şahsım tarafından iyimserlikle karşılamam mümkün değildir.
“Soykırım”, “Jenosit” veya “Holokost” gibi tanımlamalar hukuki karaktere sahip olmasına rağmen Ahmet Davutoğlu’nun “Yahudi diasporası-İsrail” benzetmesinde bulunuyor olması gün ışığına çıkarılmayan Ermeni diasporanın ve destek veren emperyalist odakların kurduğu müzakere masalarında verilen tavizlerin ve imzalanan protokollerin varlığı hakkındaki süphelerimi kuvvetlendirmektedir.
Davutoğlu’nun “Tehcir insanlık suçudur”[9] sözü ileriye dönük hangi hukuksal bedellerin müsebbibi olacağını bilmiyor olması mümkün değildir.
Davutoğlu istediği kadar “24 Nisan 2015” tarihinde Çanakkale anmasına özel anlam yüklenmemesi gerektiğini söylesin, bir dönem kendisinin de başında bulunduğu Dış İşleri Bakanlığına bağlı Türkiye Cumhuriyeti Avustralya Büyükelçiliğinin hazırladığı takvim ajandasının Nisan bölümünün 24’üncü gününe rast gelen resim (orta sağ) “özel anlamı” fazlasıyla gösteriyor:

7c9ee4df9a9d66378f38a900c2d23f0d

Resim kolajında Çanakkale’de düzenlenen Anzak anmalarını gösteren resimlerin arasında Erivan’da bulunan sözde Ermeni Soykırım anıtı etrafında yapılan töreni gösteren bir resim mevcut.
Türk milletinin zekasıyla oynamaya çalışmak en sevdikleri hobi olsa gerek.
Muğlak cümleler kurup Türk milletini gerçeklerden uzak tutmaya çalışanlardan biri de Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’tır. 20 Nisan 2015 tarihinde “Bilerek, kasıtlı ve isteyerek soykırım yapmadık”[10] diye bir cümle kullanan Arınç’a tersten bir soru soralım: O zaman bilmeyerek, kasıtsız ve istemeyerek soykırım mı yaptık!?
YÜZYILLIK TAZİYE VE NE OLDUYSA DEVLETİN HATALARI YÜZÜNDEN OLDU
Ermeni diasporayla birlikte aynı frekansı kullanan sadece AKP’nin yönetici kadrosu değil aynı zamanda bir dönem veya halen başta Recep Tayyip Erdoğan’a ve AKP’ye yakın kalemşorlardır.
Cengiz Çandar dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile birlikte “Ermenistan-Türkiye milli maç” bahanesiyle Ermenistan’a gidenlerden biri.  Çandar 7 Eylül 2008 tarihli “Erivan’da Ararat’ı seyrederken…” başlıklı yazısında şunları söylemekte: “Erivan’a gelipte, hangi milletten ya da düşünceden olursanız olun, 1967 yılında yapılmış olan Soykırım Anıtı’na ve yanıbaşındaki müzeyi görmeye gitmemek, Mekke’ye gidip Kabe’yi görmeden dönmek gibi bir şey.”[11]
Türk Bayrağı’nın adı değiştirilsin diyen, Milli Şehit Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in “Milli Şehit” ilan edilmesinden rahatsızlık duyan Hilal Kaplan isminde şahıs 25 Nisan 2014 tarihinde kaleme aldığı “Yüzyıllık taziye” başlıklı yazısında şunlar yazmaktadır: “24 Nisan 1915’te başlatılan İttihatçı operasyon İslâm hukuku açısından zulümdür; (…) Bu günah önce İttihatçıların, sonra onlarla işbirliği yapanların sonra da bu zulme ses çıkarmayanların üzerinedir. Çünkü 24 Nisan 1915’te başlayan süreçte ‘Hak’ ayaklar altına alınmıştır.”[12]
Özellikle biri var ki; Tayyip Erdoğan’a “Reis”, “abi” diye hitap eden ve hatta canlı bir televizyon programında “Artık hayal edemiyorum çünkü ben hayal etmeden siz yapmış oluyorsunuz” diyecek kadar Tayyip Erdoğan’a duyduğu hayranlığını dile getiren Hakan Albayrak 24 Nisan 2013 tarihli “Ermenilerden özür dilemeliyiz” başlıklı yazısında neler hayal ediyormuş bir okuyalım: “Bugün 24 Nisan. Ermeni hemşerilerimizin matem günü. 1915’te yaşanan vahşeti acıyla andıkları gün. (…) Tarihimizde rezil bir sayfadır bu. Keşke yırtıp atabilsek. Yırtıp atamayız, ama altına şöyle bir şerh düşebiliriz: O akıl almaz zulmü işleyenlerin torunları Ermenilerden özür dileyerek redd-i miras eylediler. (…) 6-7 Eylül olaylarında barbar Kemalist kitlelerin derin devlet kaynaklı terörü yüzünden İstanbul’u terk etmek zorunda kalan Rumlardan ve öldürülen Rumların çocuklarından, torunlarından da özür dileyelim, onlara da tazminat ödeyelim. Tabii, varlık vergisi terörünün kurbanlarını da unutmamalıyız. Bir de, aslında hepsinden evvel, PKK meselesinde hayatını kaybeden 30 ilâ 40 bin vatandaşımız için özür dileyip, hiçbir ayrım yapmadan, kimin hangi tarafta öldüğünü bakmadan, “Ne olduysa devletin hataları yüzünden oldu” diyerek, istisnasız bütün maktullerin ailelerine tazminat ödemeli devlet.”[13]
Davutoğlu’nun “bizim diasporamız” dediği Ermeni diasporasının temelinde terör yöntemi kullanan katiller çetesi mevcuttur. Yazımın başlığı olarak kullandığım “payımızı veren yaşayacak, vermeyen ölecek…” cümlesini Yazar Ahmet Şafak’ın polisiye romanı olan “Kurt 2015” kitabında okudum. Romanda bu cümlenin kaynağı şu şekilde anlatılmakta: “Bir Ermeni bilim adamının folklorla ilgili araştırmasını içeren makale işte ellerinin arasında duruyordu. (…) Bir tekerleme. 1910’lu yıllarda, Van civarındaki Ermeni çocuklarının kullandığı bir tekerleme. Bazı özel günlerde, kapı kapı gezip harçlık ya da benzeri şeyler isteyen çocuklar, kendilerine bir şey vermeyen komşularına böyle tepki gösterirlermiş.”[14]
“Payımızı veren yaşayacak, vermeyen ölecek…” tekerlemesi Türk milletinin varlığına göz dikmiş, Türkiye coğrafyasını parçalamak için her türlü terör örgütüyle işbirliği yapan Ermeni diasporasının ruh halini çok net anlatan en güzel örnektir.
FRANSA’DA ERMENİ SOYKIRIM İDDİALARI İFTİRADIR DİYEBİLMEK
Recep Tayyip Erdoğan’ın, Ahmet Davutoğlu’nun ve AKP’nin yönetici ve propaganda kadrosunun Türkiye coğrafyasından Türk’ün adını silmek isteyenlerle, Türk’ün egemenliğine son vermek isteyenlerle işbirliğini sadece “Ermeni diasporası” örneği ile net görebiliriz.
Papa’nın veya AP’nin açıklamaları, Türkiye’mizi ve Türk milletini yönettiğini düşünen işbirlikçiler kadar zarar veremezler.
Buna karşılık, Türk milletine karşılıksız bir sevgi ile dünyaya olan bakışını Türkçe kodlarla şekillendiren, Milliyetçi-Ülkücü Hareketin Lideri Sayın Devlet Bahçeli Fransa’da 7 Nisan 2012 tarihinde kamuoyuna şu şekilde seslendi:
“Ankara’da ne diyorsam Fransa’dan bir kez daha kararlı bir şekilde aynısını dile getiriyorum: Ermeni soykırım sözleri iftiradır, boştur, hüsnü kuruntudur ve temelsizdir.”[15]
Bir tarafta Ankara’da Ermeni diasporasına “taziye mesajı” ileten Tayyip Erdoğan ve AKP kadrosu, bir diğer tarafta Ermeni diasporasının en güçlü olduğu Fransa’da “Ermeni soykırım sözleri iftiradır” diyebilen Milliyetçi-Ülkücü Hareketin Lideri Sayın Devlet Bahçeli.
Tarihin hiçbir döneminde insanlık suçu işlemeyen, mazluma ve mağdura sahip çıkmak adına kendi varlığını feda edecek erdemi gösteren, Ermenileri, Arapları, Yahudileri, Gürcüleri, Rumları kendi sofrasını, safını ve sırtını paylaşan Türk milletini sanık sandalyesine oturtmalarına razı mı geleceğiz?
Tarihine vurulduğumuz, varlığına tutulduğumuz büyük Türk milleti; bu gidişattan rahatsızlık duyuyorsan o zaman Ankara’da ne diyorsa Tunceli’de, Diyarbakır’da, Yozgat’ta, Fransa’da, Almanya’da aynısını dile getiren Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli ve Milliyetçi kadroyu 7 Haziran 2015 tarihinde iktidara ulaştırmalısın.
Hürriyet için, gelecek için, Vatan için elini vicdanına koymalısın.
Fatih Oğuz
23 Nisan 2015 / Frankfurt-Main
[1] Türklerin Tarihi, İlber Ortaylı, Sf. 25
[2] Papst spricht von Armenier-“Genozid” http://www.tagesschau.de
[3] AP’den Türkiye’ye: ‘Soykırım’ı tanı http://www.hurriyet.com.tr/dunya/28737346.asp
[4] Erdoğan: ”Papa’yla bir çok konuda aynı düşünüyoruz” https://www.youtube.com/watch?v=cikhBQUVlGE
[5] Başbakan’dan gayrimüslimlere: Ermeni diasporası, bizim diasporamız http://www.haberturk.com/gundem/haber/1042542-basbakan-ahmet-davutoglu-gayrimuslim-kanaat-onderleriyle-bulustu-ermeni-diasporasi-bizim-diasporamiz
[6] AP’den Türkiye’ye: ‘Soykırım’ı tanı http://www.hurriyet.com.tr/dunya/28737346.asp
[7] Sayın Başbakanımızın 1915 olaylarına ilişkin mesajı http://www.basbakanlik.gov.tr/Forms/_Article/pg_Article.aspx?Id=974ccd3b-fb77-499a-ab6a-7c5d2a1e79c9
[8] Davutoğlu diasporaya ateş püskürdü http://m.internethaber.com/News.aspx?q=782777
[9] Başbakan Ahmet Davutoğlu: “Tehcir insanlık suçudur’ dedim” http://www.cnnturk.com/turkiye/basbakan-ahmet-davutoglu-tehcir-insanlik-sucudur-dedim
[10] Arınç: Bilerek, kasıtla ve isteyerek soykırım yapmadık http://www.cnnturk.com/turkiye/arinc-bilerek-kasitla-ve-isteyerek-soykirim-yapmadik
[11] Erivan’da Ararat’ı seyrederken… 7 Eylül 2008, Referans Gazetesi Cengiz Çandar
[12] Yüzyıllık taziye, 25 Nisan 2014, Yeni Şafak, Hilal Kaplan
[13] Ermenilerden özür dilemeliyiz, 24 Nisan 2013, Star Gazetesi, Hakan Albayrak
[14] Kurt 2015, Küsena Yayınları, Ahmet Şafak, Sf. 80 ve 82
[15] MHP Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli’nin Fransa Demokratik Ülkücü Türk Dernekleri Federasyonu’nun
10. Büyük Kurultayı 7 Nisan 2012 http://www.mhp.org.tr/htmldocs/mhp/1958/mhp/Fransa_Demokratik_Ulkucu_Turk_Dernekleri_Federasyonu_nun_10_Buyuk_Kurultayinda_Yapmis_Olduklari_Konusma_Metni_.html

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz

Almanya örneğinde Vatandaşlık ve Yurttaşlık ışığında Gerçek Özgürlük: Devlet! (Fatih Oğuz)

devlet

Almanya daha düne kadar bir duvarla ikiye ayrılmanın acısını yaşamıştır. Berlin Duvarı Almanya’yı coğrafi anlamda bölmekle kalmayıp, aileleri, sevgileri, yakınlıkları da  iki ayrı uç noktaya dağıtmıştır.

Milliyetçi-Ülkücü Hareketin Lideri Sayın Devlet Bahçeli 16 Kasım 2013 tarihinde Almanya Oberhausen şehrinde bulunan Arena kapalı salonunda gerçekleşen “Almanya Demokratik Ülkücü Türk Dernekleri Federasyonu 28. Büyük Kurultayı”nda Alman kamuoyununa bu şekilde seslendi.

Gerçek özgürlük, ancak ussal bir devlette ortaya çıkabilir” teorisinin sahibi Alman filozof Hegel’in memleketinde bu konuşmanın yapıldığını göz önünde bulundurmamız gerektiğini ayrıca belirtmekte fayda görüyorum.

Henüz kurulma aşamasında olan Alman “Büyük Koalisyon” programına bakıldığında özellikle Kültür, Sanat, Eğitim ve Yurttaşlık konusunda geleceğe uzanan “Modern Milli Devlet modeli” istikrarını görebiliyoruz.

Bununla birlikte bir önceki hükümetlerin de uyguladığı, Devlet politikasının bir umdesi olan “Almanya’nın dışında yaşayan ve azınlık statüsünde olan Almanlara (özellikle eski Sovyet coğrafyasında) destek ve dayanışmanın sağlanması” konusunda aynı titizlikle devam edecekleri beyanı mevcut.

Oluşması beklenen “Büyük Koalisyon”un ve bir önceki hükümetlerin de sahip olduğu “Tek (Ulus) Devlet” modeli geleneğinin, son üçyüz yıldan beri adeta uluslararası platformda “Alman markası” haline gelen Alman Devlet terbiyenin en önemli tarihi vakası Sayın Bahçeli’nin de bahsettiği “Almanya’nın Birleşmesi”dir.

Birleşme öncesi ve sonrasında yaşanan sosyopsikolojik olayların içerisinde en çarpıcı iki örneğini özet olarak şu şekilde verebilirim:

Hıristiyan Demokrat Birlik Partisi’nin eski Genel Başkanı ve Almanya’nın eski Başbakanı 3 Ekim 1990 tarihinde “Almanya’nın birleşmesini sağlayan Başbakan” olarak tarihe geçen Helmut Kohl hatıratlarında birleşme öncesi dönemin Sovyet lideri Mikhail Gorbaçov ile dönemin Almanya başkenti Bonn parkında yaptıkları yürüyüş esnasında aralarında geçen diyalogtan şu şekilde bahseder: “Yanımızda akan nehire (Ren nehri) bakınız. Bu nehir dingin değildir ve tarihi sembolize eder. Bu nehri teknik bakımından elbette bir havuzda biriktirebilirsiniz. Belirli bir zaman sonrası bu nehir taşacak ve denize ulaşmanın başka yollarını bulacaktır. İşte Alman Birliği de bunun gibidir. Bunun gerçekleşmemesi için engel arayışına girebilirsiniz. Belki her ikimiz de bu nedenle buna (Alman Birliğine) şahit de olamayabiliriz. Ama Ren nehrinin denize kavuşacağı nasıl kesinse Alman birliğinin gerçekleşmesi de o kadar kesindir.

Kohl’un bahsettiği birlik bu görüşmeden kısa bir zaman sonrası gerçekleşir. İkiye ayrılan Alman halkı, Soğuk Savaşı’nın sembolü olan “Berlin Duvarı”nın yıkılmasıyla birlikte, bölünmüşlüğün ve ayrışmanın muhatabı olmaktan çıkar ve birleşen bir Alman devletinin vatandaşı olurlar

Bu birliği oluşturmanın ve devam ettirmenin elbette zorlukları oldu. Federal Almanya Cumhuriyeti’ne dahil olan “Yeni Eyaletler” için ekonomik, sosyal, siyasi, kültürel ve lojistik kalkındırma programı kapsamında “Dayanışma Vergisi” gibi önlemler alındı.

Bu önlemlerin kesintiye uğramaması için devletin bütün kurumları, halkının huzurunu kaçırmadan, istikrar ve disiplin içerisinde programını uyguladı. Bu Program bir devlet politikasının ürünü  olduğundan hangi parti iktidara gelirse gelsin uygulamakla sorumludur.

Birleşmeyi sağlayan ve dolasıyla bir bölünmüşlüğün sayfasını kapatan Helmut Kohl güçlü bir Alman kamuoyuyla birlikte Avrupa Birliği politikalarında daha etkili bir konuma gelerek bugünkü para birimi olan “Avro”nun yürürlüğe girmesi konusunda öncü olmuştur. Temelini attığı Avro yürürlüğe girdiğinde başbakanlığı bırakalı dört yıl olmuş ve artık Alman siyasetinin önemli siması olarak yerini almıştır.

Bütün olumlu gelişmelerin paralelinde mutlaka olumsuzluklarda kendinden söz ettirir. “Dayanışma Vergisi”, “güçlü Mark’tan Avro para birimine geçme” gibi uygulamaların Alman ekonomisini olumsuz yönden etkilediği boyutunda  eleştiriler Alman kamuoyununda yükselmeye başlar.

Seyirci olarak şahit olduğum bir televizyon programına canlı yayın konuğu olarak katılan Kohl “Yeni Eyaletlerin katılımıyla ‘Dayanışma Vergisi’ gibi uygulamalar yürürlüğe girmesine sebep olan ve dolasıyla ekonomik olumsuzluklara yol açan bu birliği meydana getiren Başbakan olmaktan hiç pişmanlık duydunuz mu?” sorusuna şu cevabı verir: “Asla. Her şeyden daha önemli olan Almanların, Almanya’nın birliğidir. Ekonomik verileri statik değildir. Bugün negatif bir eğilimi olur yarın ise positif bir pozisyona geçer. Aynı halkın fertleri bir devletin vatandaşları olmaları konusu hiçbir ekonomik veri ile ölçülemez, ölçülmemeli.

Örnek olarak verdiğim bu iki diyaloğa bakıldığı vakit, Devletin bütünlüğü ve milletin birliği açısından, uluslararası ve yerel engelleri aşan, her türlü zorlukların üstesinden gelen Alman kamuoyu vicdanı; Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bütünlüğüne ve Türk milletinin birliğine kastedilen gelişmelerin karşısında başta Türk Devletinin, Türk Milletinin ve Türk milliyetçilerinin demokratik tedbirler alması ve çok ciddi endişeler duyması hususunda hak ve destek vermeleri gerekir.

Sayın Bahçeli, “devletin bütünlüğü ve milletin birliği” noktasında yerinde ve isabetli hatırlatmasının yanı sıra konuşmasında barındırdığı “yurttaşlık sorumluluğu”na yönelik de önemli açıklamarı oldu:

·             “Hepiniz Almanya’yı kendinize yurt yaptınız.”

·    “Almanya’nın büyümesi için payınıza düşen her görevi harfiyen yaptınız ve yapmaya da devam ediyorsunuz.”

·    “Milli duruşunuzla, modernliği kavrayan geleneksel tutumunuzla varlığınızı demokratik yapı içinde kabul ettirdiniz.”

·             “Nasıl ki, turistlik veya bir başka nedenle ülkemizi ziyaret eden, hatta ikamet eden Alman vatandaşları bizlere ve Türk devletine emanetse, buradaki kardeşlerimiz de Almanya’ya emanettir.”

Onbinlerce Türk milliyetçilerinin katıldığı Almanya Türk Federasyon 28. Büyük Kurultayı’nda verilen bu mesajlar aynı zamanda Türkiye kamuoyununu da yakından ilgilendiriyor.

Şuurlu bir vatandaş ve şahsiyetli yurttaş olmak, ictimaî sorumluluğu yerine getirmek, Devlet-Toplum-Birey ilişkisinde vücut bulan ve ictimaî idealin ışığında filizlenen çağdaş umumculuğun bünyesinde menfî arzularını azgınlaştırmamak her ferdin ülküsü olması gerekmektedir. Bunu sağlayacak olan kuvvet tek hukuk ile yönetilen, parlamenter meclise tabî, modern ve demokratik “Milli Devlet” varlığıdır.

Devlet varlığını “gerçek özgürlük” olarak tanımlayan Hegel’in teorisine göre her fert üzerinde yaşadığı ülkenin genel düzenine riayet etmeli, yaşamını devletin güçlenmesine  ve varlığına vakfetmelidir.

Özetleyecek olursak bir ülkenin sınırları içerisinde hayatını idame edenler; hukuki vatandaşı olmasa bile, toplumun kimlik mevcudiyetini var kılan etnik, dini ve kültürel değerlerin manzumesine dahil olmasa bile; bu ülkenin yurttaşıdır ve herkes gibi bu ülkenin bütünlüğü, ekonomik kalkınması ve siyasi varlığının korunması açısından aynı derecede sorumludur ve de zorunludur.

İnsanlar Devlete emanettir” anlayışı aynı zamanda Devlet varlığını oluşturan organların yurttaşlarına ve vatandaşlarına yönelik uygulamalarında Adalet terazisini şaşırtmayan denetleyeci siyasi iradedir.

Bu siyasi iradeye mutlaka evrensel değerler manzumesi içerisinde varlığını kıymetlendiren, Türk milliyetçiliği fikriyatın takipçileri ve uygulayıcıları olan Türk milliyetçileri demokratik seçim ile gelmelidir.

Sayın Devlet Bahçeli’nin önderliğindeki Milliyetçi Hareket sadece Türkiye için değil aynı zamanda milletlerarası saygın münasebetlerin kurulması için ve Türkiye’nin sınır ötesinde yaşayan bütün Türk milleti için en tesirli ve en kalıcı çaredir.

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz