Tag Archives: Devlet

Almanya örneğinde Vatandaşlık ve Yurttaşlık ışığında Gerçek Özgürlük: Devlet! (Fatih Oğuz)

devlet

Almanya daha düne kadar bir duvarla ikiye ayrılmanın acısını yaşamıştır. Berlin Duvarı Almanya’yı coğrafi anlamda bölmekle kalmayıp, aileleri, sevgileri, yakınlıkları da  iki ayrı uç noktaya dağıtmıştır.

Milliyetçi-Ülkücü Hareketin Lideri Sayın Devlet Bahçeli 16 Kasım 2013 tarihinde Almanya Oberhausen şehrinde bulunan Arena kapalı salonunda gerçekleşen “Almanya Demokratik Ülkücü Türk Dernekleri Federasyonu 28. Büyük Kurultayı”nda Alman kamuoyununa bu şekilde seslendi.

Gerçek özgürlük, ancak ussal bir devlette ortaya çıkabilir” teorisinin sahibi Alman filozof Hegel’in memleketinde bu konuşmanın yapıldığını göz önünde bulundurmamız gerektiğini ayrıca belirtmekte fayda görüyorum.

Henüz kurulma aşamasında olan Alman “Büyük Koalisyon” programına bakıldığında özellikle Kültür, Sanat, Eğitim ve Yurttaşlık konusunda geleceğe uzanan “Modern Milli Devlet modeli” istikrarını görebiliyoruz.

Bununla birlikte bir önceki hükümetlerin de uyguladığı, Devlet politikasının bir umdesi olan “Almanya’nın dışında yaşayan ve azınlık statüsünde olan Almanlara (özellikle eski Sovyet coğrafyasında) destek ve dayanışmanın sağlanması” konusunda aynı titizlikle devam edecekleri beyanı mevcut.

Oluşması beklenen “Büyük Koalisyon”un ve bir önceki hükümetlerin de sahip olduğu “Tek (Ulus) Devlet” modeli geleneğinin, son üçyüz yıldan beri adeta uluslararası platformda “Alman markası” haline gelen Alman Devlet terbiyenin en önemli tarihi vakası Sayın Bahçeli’nin de bahsettiği “Almanya’nın Birleşmesi”dir.

Birleşme öncesi ve sonrasında yaşanan sosyopsikolojik olayların içerisinde en çarpıcı iki örneğini özet olarak şu şekilde verebilirim:

Hıristiyan Demokrat Birlik Partisi’nin eski Genel Başkanı ve Almanya’nın eski Başbakanı 3 Ekim 1990 tarihinde “Almanya’nın birleşmesini sağlayan Başbakan” olarak tarihe geçen Helmut Kohl hatıratlarında birleşme öncesi dönemin Sovyet lideri Mikhail Gorbaçov ile dönemin Almanya başkenti Bonn parkında yaptıkları yürüyüş esnasında aralarında geçen diyalogtan şu şekilde bahseder: “Yanımızda akan nehire (Ren nehri) bakınız. Bu nehir dingin değildir ve tarihi sembolize eder. Bu nehri teknik bakımından elbette bir havuzda biriktirebilirsiniz. Belirli bir zaman sonrası bu nehir taşacak ve denize ulaşmanın başka yollarını bulacaktır. İşte Alman Birliği de bunun gibidir. Bunun gerçekleşmemesi için engel arayışına girebilirsiniz. Belki her ikimiz de bu nedenle buna (Alman Birliğine) şahit de olamayabiliriz. Ama Ren nehrinin denize kavuşacağı nasıl kesinse Alman birliğinin gerçekleşmesi de o kadar kesindir.

Kohl’un bahsettiği birlik bu görüşmeden kısa bir zaman sonrası gerçekleşir. İkiye ayrılan Alman halkı, Soğuk Savaşı’nın sembolü olan “Berlin Duvarı”nın yıkılmasıyla birlikte, bölünmüşlüğün ve ayrışmanın muhatabı olmaktan çıkar ve birleşen bir Alman devletinin vatandaşı olurlar

Bu birliği oluşturmanın ve devam ettirmenin elbette zorlukları oldu. Federal Almanya Cumhuriyeti’ne dahil olan “Yeni Eyaletler” için ekonomik, sosyal, siyasi, kültürel ve lojistik kalkındırma programı kapsamında “Dayanışma Vergisi” gibi önlemler alındı.

Bu önlemlerin kesintiye uğramaması için devletin bütün kurumları, halkının huzurunu kaçırmadan, istikrar ve disiplin içerisinde programını uyguladı. Bu Program bir devlet politikasının ürünü  olduğundan hangi parti iktidara gelirse gelsin uygulamakla sorumludur.

Birleşmeyi sağlayan ve dolasıyla bir bölünmüşlüğün sayfasını kapatan Helmut Kohl güçlü bir Alman kamuoyuyla birlikte Avrupa Birliği politikalarında daha etkili bir konuma gelerek bugünkü para birimi olan “Avro”nun yürürlüğe girmesi konusunda öncü olmuştur. Temelini attığı Avro yürürlüğe girdiğinde başbakanlığı bırakalı dört yıl olmuş ve artık Alman siyasetinin önemli siması olarak yerini almıştır.

Bütün olumlu gelişmelerin paralelinde mutlaka olumsuzluklarda kendinden söz ettirir. “Dayanışma Vergisi”, “güçlü Mark’tan Avro para birimine geçme” gibi uygulamaların Alman ekonomisini olumsuz yönden etkilediği boyutunda  eleştiriler Alman kamuoyununda yükselmeye başlar.

Seyirci olarak şahit olduğum bir televizyon programına canlı yayın konuğu olarak katılan Kohl “Yeni Eyaletlerin katılımıyla ‘Dayanışma Vergisi’ gibi uygulamalar yürürlüğe girmesine sebep olan ve dolasıyla ekonomik olumsuzluklara yol açan bu birliği meydana getiren Başbakan olmaktan hiç pişmanlık duydunuz mu?” sorusuna şu cevabı verir: “Asla. Her şeyden daha önemli olan Almanların, Almanya’nın birliğidir. Ekonomik verileri statik değildir. Bugün negatif bir eğilimi olur yarın ise positif bir pozisyona geçer. Aynı halkın fertleri bir devletin vatandaşları olmaları konusu hiçbir ekonomik veri ile ölçülemez, ölçülmemeli.

Örnek olarak verdiğim bu iki diyaloğa bakıldığı vakit, Devletin bütünlüğü ve milletin birliği açısından, uluslararası ve yerel engelleri aşan, her türlü zorlukların üstesinden gelen Alman kamuoyu vicdanı; Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bütünlüğüne ve Türk milletinin birliğine kastedilen gelişmelerin karşısında başta Türk Devletinin, Türk Milletinin ve Türk milliyetçilerinin demokratik tedbirler alması ve çok ciddi endişeler duyması hususunda hak ve destek vermeleri gerekir.

Sayın Bahçeli, “devletin bütünlüğü ve milletin birliği” noktasında yerinde ve isabetli hatırlatmasının yanı sıra konuşmasında barındırdığı “yurttaşlık sorumluluğu”na yönelik de önemli açıklamarı oldu:

·             “Hepiniz Almanya’yı kendinize yurt yaptınız.”

·    “Almanya’nın büyümesi için payınıza düşen her görevi harfiyen yaptınız ve yapmaya da devam ediyorsunuz.”

·    “Milli duruşunuzla, modernliği kavrayan geleneksel tutumunuzla varlığınızı demokratik yapı içinde kabul ettirdiniz.”

·             “Nasıl ki, turistlik veya bir başka nedenle ülkemizi ziyaret eden, hatta ikamet eden Alman vatandaşları bizlere ve Türk devletine emanetse, buradaki kardeşlerimiz de Almanya’ya emanettir.”

Onbinlerce Türk milliyetçilerinin katıldığı Almanya Türk Federasyon 28. Büyük Kurultayı’nda verilen bu mesajlar aynı zamanda Türkiye kamuoyununu da yakından ilgilendiriyor.

Şuurlu bir vatandaş ve şahsiyetli yurttaş olmak, ictimaî sorumluluğu yerine getirmek, Devlet-Toplum-Birey ilişkisinde vücut bulan ve ictimaî idealin ışığında filizlenen çağdaş umumculuğun bünyesinde menfî arzularını azgınlaştırmamak her ferdin ülküsü olması gerekmektedir. Bunu sağlayacak olan kuvvet tek hukuk ile yönetilen, parlamenter meclise tabî, modern ve demokratik “Milli Devlet” varlığıdır.

Devlet varlığını “gerçek özgürlük” olarak tanımlayan Hegel’in teorisine göre her fert üzerinde yaşadığı ülkenin genel düzenine riayet etmeli, yaşamını devletin güçlenmesine  ve varlığına vakfetmelidir.

Özetleyecek olursak bir ülkenin sınırları içerisinde hayatını idame edenler; hukuki vatandaşı olmasa bile, toplumun kimlik mevcudiyetini var kılan etnik, dini ve kültürel değerlerin manzumesine dahil olmasa bile; bu ülkenin yurttaşıdır ve herkes gibi bu ülkenin bütünlüğü, ekonomik kalkınması ve siyasi varlığının korunması açısından aynı derecede sorumludur ve de zorunludur.

İnsanlar Devlete emanettir” anlayışı aynı zamanda Devlet varlığını oluşturan organların yurttaşlarına ve vatandaşlarına yönelik uygulamalarında Adalet terazisini şaşırtmayan denetleyeci siyasi iradedir.

Bu siyasi iradeye mutlaka evrensel değerler manzumesi içerisinde varlığını kıymetlendiren, Türk milliyetçiliği fikriyatın takipçileri ve uygulayıcıları olan Türk milliyetçileri demokratik seçim ile gelmelidir.

Sayın Devlet Bahçeli’nin önderliğindeki Milliyetçi Hareket sadece Türkiye için değil aynı zamanda milletlerarası saygın münasebetlerin kurulması için ve Türkiye’nin sınır ötesinde yaşayan bütün Türk milleti için en tesirli ve en kalıcı çaredir.

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz

Devlet ve Kişilik – Ertuğrul Söğütlü

 

Türk devlet geleneğinde könilik, tüzlük ve uzluk
yanında dördüncü temel direk “kişilik”tir. Cinsiyet, ırk, din, renk ayırımı
gözetmeksizin bütün insanlığı kucaklayan bu umde, Batı âleminin meşhûr “İnsan
Hakları Beyannâmesi”nden binlerce yıl önce, Türk’ün gönül ve vicdânında taht
kurmuştur. Kısaca, insana âit bütün hakları içine alan “kişilik”, Türk dilinde
telâffuz edilen en hakikî ve en geniş “hümanizma” düstûrudur.

İnsan olarak yaratılmayı rütbe ve pâyelerin zirvesi kabûl eden Türk devlet anlayışı, bu
güzellik üzre halkedilme hikmetinden, başka asâlet unvânları çıkarıp da
insanları birbirine kul ve efendi yapmamıştır. Bu yüzden, bizde Hristiyan
medeniyetinin lord, baron, kont gibi, insan haysiyetini zedeleyici üstün sınıf
sıfatları ihdâs edilmemiştir. Türk’ün gözünde, insanlığın tamâmı asîldir.

Cemiyet hâlinde yaşamak, birtakım kâidelere uymayı, yasaklara riâyet etmeyi
gerektirir. İşte, bu noktada Türk töresi devreye girerek, Dünyâ’nın kıdem
derecesi en yukarıda nizâmını tesise muvaffak olmuştur. Bu yaşayış tarzının
esâsını, Türk âilesi teşkîl eder. Ataerkil olmakla berâber, Türk âilesinde
kadının, örnek sayılacak muhterem mevkii v ardır.

Dede Korkut Kitâbı dâhil, İslâm öncesi ve sonrası Türk destanları, istisnâsız bir şekilde insanı yücelten ve onu fevkalâde müsbet hasletlerle donatılmış bir “kişilik” tahtına oturan
pasajlarla doludur.

Türk Devleti’nin, milleti meydâna getiren fertleri tek tek muhâtab kabûl etmesi ve onların refâhına yönelik icraat yapması, “kişilik” başlığı altındaki idrâkin, aydınlık yüzüdür.
Devleti millet kurar. Milleti ise, ortak duyguları ve ülküleri paylaşmış, birlikte yaşama husûsunda aralarında belli prensipler teşekkül etmiş kişiler oluşturur. Dolayısıyla devlet; millet, yâni kişiler için tesis edilmiştir. Zâten, Türk nizâmında devletin mukaddes
bilinmesinin en önde gelen sebebi, insânî endîşeler taşımasıdır.

Türk töresi, insanı kişilik sâhibi yetiştirmek gayretiyle, bâzı özendirici testler
uygulamıştır. Oğuz Kağan Destânı ile Dede Korkut’daki Boğaç Hân Hikâyesi,
Türk’ün “ad koyma” sırasında gözettiği ölçüleri pek güzel anlatır. Kâbiliyet ve
mahâretleri parlatma, keskinleştirme faaliyeti denilebilecek bu ad koyma âdeti,
sanıldığından da mühimdir. Çünkü, kişi, adıyla yaşar ve öldükten sonra da adıyla
anılır. Ehliyeti ve melekeleriyle hak edilmiş bir ad, her Türk’ün aynı zamanda
omzuna kondurulmuş bir rütbe işâretidir.

İngiliz demokrasisinden söz açıldığında, yazılı bir anayasa olmadığı, tamâmen sözlü teâmüllere göre bir geniş çerçeve çizildiği anlatılır ve bunun, Dünyâ’da bir başka benzerinin
bulunmadığı ifâde edilir. Hâlbuki, Türk töresi, anayasayı da içine alan şifâhî
bir gelenek uygulamasıdır. Özellik bakımından, İngiliz sözlü an’anesinin
fevkinde bir muhtevâya sâhip olan Türk töresi, târihî bakımdan da Britanya
âdetine kıdem farkı atar. Mes’ele, kendimizi bilmek, tanımak ve ona göre konuşup
yazmak noktasında düğümleniyor.

Türk âilesi, İslâm öncesinden getirdiği vasıflarını, İslâmî renklerle birleştirmeyi çok iyi bildi. Ortaya, diğer İslâm cemiyetlerinde görülmeyen güzel âile tipi çıktı. Dışarıdan yönelen bunca baskıya rağmen, hâlâ yıkılmamış bir Türk âilesi varsa, bu, onun ne kadar sağlam temeller
üzerine binâ edildiğini gösterir. Ama, yavaş yavaş eski günlerini aramaya
başlayan, çatırdama emârelerini gizleyemeyen âile hakîkatimizi de unutmamak
lâzım.
Kanûnî Sultan Süleymân’ın, o meşhûr:”Halk içinde mûteber bir nesne yok devlet gibi, Olmayâ devlet, Cihân’da bir nefes sıhhat gibi.” beyitinde kastettiği, sâdece fizyolojik beden sağlığı değildir.

Kanûnî gibi bir Cihân Hükümdârı’nın, devletten daha üstün gördüğü “sıhhat”, kişi saâdeti ve âfiyeti olsa gerektir. Bilhassa vakıf merkezli medeniyetimiz
göz önüne alındığında; paylaşma, bölüşme, ortak çıkma tarzında tecellî eden
insânî yatırımlar, hep Kanûnî beytindeki sıhhatin mânâ zenginliğini açıklar
gibidir. İnsana âit eksiklikleri tamamladığına inanan ecdâdımız, mâsûm kuşlardan
vahşî hayvanlara uzanan geniş yelpâzede, diğer canlılara şemsiye uzatmışlardır.
Dünyâ’nın hiçbir yerinde yaralı leylekleri tedâvi etmek maksadıyla hastane
açılmamıştır. Bursa’daki Gurebâhâne-i Lâklâkan, bu husûsda yektâ olma özelliğini
şerefle taşıyor. Yine, aç kurtlara yiyecek götüren cemiyet, Türk milletinin
bağrından çıkmıştır.

Devletin kişilik etiketi altında yapacakları, nakdî ve aynî iâneyi dağıtırken televizyon ekranlarına akseden beceriksizliklerle aynı çizgide aslâ buluşamaz. Türk örfünde, sağ elin verdiğini sol elin görmemesi, tasvîb ve tavsiye edilen yardım şeklidir. Zîrâ, kişilik, çok hassas bir sırça vazodur, sallanırsa kırılır…

Ertuğrul Söğütlü / Orkun Dergisi 159.Sayı

Yorum bırakın

Filed under Ertuğrul Söğütlü

Devlet Nedir? (1) – Orhan Hülâgü

Sosyoloji, sosyal olguları ve müesseseleri incelerken, hâkimiyet ve tâbiiyet olgusuna da bakmakta, bugün siyasî olgu dediğimiz sosyal müessesenin teşekkül ve tekâmülünü, determinist kanunlarını tesbite çalışmaktadır. Sosyoloji ve bütün sosyal ilimler, devrine göre siyasî hâkimiyetin gerek feslefî, gerek psikolojik ve gerekse sosyolojik ifadeye çalışmışlardır.

Devlet, “fizikî, hayatî ve ruhî olgular gibi, objektif bir varlıktır. Yani fertten önce ve ferdin dışında mevcuttur. Kendisine göre morfoloji ve fizyolojisi olan bütün bir girift organizasyon sistemidir.”(1)

Klasik, sosyoloji uslûbunu kullanarak ve genel mahiyette devleti şöyle tarif etmemiz mümkündür:

“Devlet, toplumun birlik ve bütünlüğünü ilgilendiren bütün şartların ve vasıtaların sağlanması hususunda yine bu toplumun sosyal iradesini temsil eden, kendine mahsus maddî, zecrî ve fiilî müeyyidelerle mücehhez olan gayri şahsî ve gruplar üstü hâkimiyet müessesesidir.”(2)

Bu tarif belki ilk bakışta, bütün zamanları içine alan, devletin ilkel şekillerine de işaret eden bir tarif gibi görünmüyor. Çünkü insan topluluklarının, toplum (cemiyet) olma karakteri kazanmasınından sonraki safhaların özelliklerine dayalı bir tespit gibi geliyor. Fakat işin içine biraz daha girdiğimizde ve devletin kaynağı meselesini incelediğimizde, devletin her zaman bir hâkimiyet müessesesi olduğu, ancak tekâmüle tâbi bulunduğu görülecektir.

“Grup büyüdükçe devlete olan ihtiyaç büyümüştür. Toplum kompleksleştikçe devlet açıklık kazanmıştır. Devlet ilk topluluklarda başlamış ve önceleri yaygın olan hâkimiyet gittikçe organlaşmıştır. Din, dil, ahlâk nasıl sosyal bir gerçeklik ise, siyasî olgu da aynı şekilde sosyal bir gerçeklik olup, bu olgunun organlaşması zarurî olmuştur. Kınamaktan öldürme cezasına kadar daima müşahhas müeyyide taşımış olan toplum şuuru ve baskısı, müesseseleşmiştir. Sosyal baskı, toplumun esaslı karakteridir. Bu karakter yaygın olarak umumi, devlet olarak hususidir.

Devlet, sosyal bir determinizm sonucu doğmuştur. İnsan gerçeğinden ve onun sosyal gerçeğinden gelen tabii ve zarurî bir olaydır. Fertleri aşan bir esas oldukça devlet vardır. J. J. Rousseau buna -genel idare- der.(3)

Toplum, sürü mahiyetinden uzak olduğuna göre, onun hangi seviyede olursa olsun organlaşmalar içinde olduğu hemen görülmektedir. bu organlaşma, zımnî (mânevî) olabilir, bir şahısta toplanabilir, hukukî bir organlaşma şekline inkılâp edebilir. Fakat mutlaka fert iradesi ile toplum iradesi arasında müessesevî bir bağ kurulur. Klan devrinde, tabular sistemi, klanın yaygın otoritesi, hatta ihtiyar şef’in buyrukları devlet demektir. Daha sonraları kabile reisi, ailelerin şeref zinciri içinde mertebelenmesi sonucu teşekkül etmiş bir devlet temsilidir.

Devlet giderek barizleşmek üzere “hâkimiyet özelliği, hukukî bir tabiat, manevî ve ahlakî bir güç taşır. Dolasıyla en ilkel toplumdan en modernine kadar devlet, dâima saygı görür ve bir câzibesi vardır.”(4)

(Orhan Hülâgü, Farabi ve İbn-i Haldun’da Devlet Düşüncesi, s.7-8)

  1. İsmail Hakkı Baltacıoğlu, Sosyoloji, İstanbul 939, s.332
  2. Baltacıoğlu, a.g.e, s.336
  3. Yümni Sezen, Sosyolojiye Göre Halk, Millet, Devlet, İstanbul 982, s.96-97
  4. Sezen, S.G. Halk, Millet, Devlet, s. 97

Yorum bırakın

Filed under Orhan Hülâgü