Tag Archives: Dinslaken

Kurulan oyunun canını okumak derim (Fatih Oğuz)

Çocukluğumuz büyümenin peşinden koşardı,

Şimdi biz çocukluğumuzun ardından koşuyoruz.

Kemal Sunal filmlerinde toplanırdık.

Hep birlikte aynı anda güler, aynı anda susar,

Aynı anda kahkaha atardık.

Biri oyunbozanlık yaptığında omuzuna bir yumruk vururduk.

En haylazından masum, en masumundan haylazdık.

Dondurmacı geldiğinde hemen kapının ziline dayanır

Babamızdan iki top dondurma için para isterdik.

Sonra gider kaldırım kenarında otururduk,

Önümüzden geçen arabalara bakarak;

“Büyüdüğümüzde daha kral arabamız olacak”

Dedikten sonra akadaşlarımızla hayallerin cömertliğine dalardık.

Erkek çocuğumuz olduğunda adını adlarımızı koyacaktık.

Hayal kurma konusunda pek mahirdik.

İlkokul çağlarında iken,

Yeni yeni cümleler kurmanın zevkini amatörce aşk mektubu yazarak çıkarıyorduk.

Yarı almanca, yarı türkçe, bol renkli aşk mektuplarımızı özenle hazırlardık.

Şimdiki yaşantımız gibi; yarı almanca, yarı türkçe, bol renkli ama özenle hazırlayamadık yaşantımızı.

Velhasıl aşk mektuplarına kalp çizer, kalbin içerisine kocaman bir harfe yer verirdik.

Arkadaşım benim mektubumu götürür,

Ben arkadaşımın mektubunu götürürdüm.

Çünkü gönlünü gıdıklayan kız onu utana bezene görmesin diye

Veya olumsuz bir cevabın karşısında arkadaşımızın mahcup olmasını görmesin istedik.

Kendi aşkımızı taşır gibi taşıdık arkadaşımızın aşk mektubunu.

Mahrumiyetimizi saklar gibi sakladık.

Aşk mektubunu sahibine teslim ederken “bu mektup arkadaşımın mektubu” uyarısını yapardık.

Olur ya “yanlış anlar” … Tedbirimizi elimizden hiç bırakmadık.

Mahallede kavga ettiğimizin çocuğun annesi babası kapımıza dayandığında

Babalarımıza anlatabileceğimiz makul(!) bir gerekçemiz olurdu.

Eve geç geldiğimiz zamanlarda pili biten kol saatin mağduruyduk(!) çoğu zaman.

Lakin pili biten saatin çalışmaması gerektiğini unuturduk.

Ve babamız bu çocuksu yalanımızı yüzümüze vurmayıp “oğlum sana o zaman yeni bir saat alayım” derdi.

Şimdi …

Saatimiz ha pilli, ha pilsiz tıkır tıkır işliyor.

Aşk mektuplarımız imla kuralın hışmına uğramış.

Yıllar sonra ziyaret ettiğim oyun parkı neşesiz, sessiz ve soğuk.

En yağmurlu, en soğuk mevsimlerde bile bu parkların neşe kaynağıydık.

Bulaştığımız en temiz çamur bu parkın çamuruydu.

Şimdi ise kalabalıkların çamurunda insanlık boğulmakta …

Tek çare hayallerimizi yeniden çocuk çığlığı ile kırklamak derim.

Ruhumuzu saran zincirleri koparmak,

Düşüncelerimizi boğan elleri kökten kırmak.

“Oyunu kuralına göre oynamak” yerine

Kurulan oyunun canını okumak derim.

Eğilmemek derim,

Boyun vermemek derim,

Gök yüzüne fişek gibi doğrulan sağ yumrukları çözmemek derim.

Babamıza söylediğimiz çocuksu yalanların masumiyetinde,

Babamızın mezarı başında ettiğimiz yeminleri bir bayrak gibi yükseltmek derim.

Yazdığımız şiirlerin,

Kurduğumuz cümlelerin,

Dizgin vuramadığımız düşlerin,

Soylu kavganın derlediği çiçekler gibi yeni doğanların beşiğine usul usul konulmak derim.

 

Fatih Oğuz
27 Mayıs 2016 / Frankfurt-Main

 

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz

İsmail’i Kesmeyen Bıçak …

İsmail’i kesmeyen bıçak; boğazımı yaraladı
Gözlerim kan çanağına döndü, şüpheler beynimi kurcalıyordu.
Sıradan bir hayat meğer o kadar cazibeli değilmiş,
Cehennem korkusu mahallemi sardı.
Öğütler, nasihatlar, “kulağına küpe olsun” türü bilmem ne uyarılar…!
Sonunda herkes gibi bende “tek sorgulu” bir ölüm ile karşılaşacağım.
Eskiden herşey güzelmiş diyorlar,
Bana; “Ah keşke o zaman yaşasaydım” isyanı ile başbaşa kalmak kaldı.
Yaşanmış bir hayatı özenenlerin “İbrahim evladı” olamayacağını bilmiyordum,
Halkımın nasır tutmuş avuçlarından su yudumlamadan kurumuş pınarın önünden umursamadan geçtim,
Kapitalist düzenin “hayat enerjisi” işçilerin helal emeklerini sömürmek olduğunu kavrayamadım,
Kaldırımlara atılan her genç kızın, cami avlusuna bırakılan her yavrunun, yalnızlığa terkedilen her yaşlının;
Bu ülkenin ufkunda kayan birer “umut” olduğunu anlayamadım.
Herkes “her şey”den korkar oldu,
Herkes “herkese” yan gözle bakar oldu,
Herkes “herkesden” kaçar oldu,
Herkesin “yüzü” bakılmaz oldu…Aynalar “ürkütüyor”, aynalar “tiksindiriyor”.
Ve boğazımı yaralayan bıçağın hışmına uğradım.

Fatih Oğuz / Dinslaken-2004

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz

İhanetin Süslü Püslü Cazibesi … Fatih Oğuz

Özgürlüğe kanat çırpan bir kuşun gayretine benzer

Öğrencilerin kitap parası için sabahlara kadar bulaşık yıkamaları.

Geçim derdi, üniversite masrafları, vergi ve sigorta primleri.

Parasızlık, darda kalmalar, zora düşmeler; destur bilmeyen patronlara boyun eğmeler.

Merdi bozan “tüfek” değil; sermaye kahpeliği!

Almanya’nın trafiği kadar düzenli

Sosyal düzeni kadar oturmuş

Ve Kızları kadar alımlı olsa bile

İhanetin süslü püslü cazibesi;

Kara saçlarıma yapışan “Anadolu’nun” parmak izlerini

Kimyasal boyalarla kapatmamanın verdiği soylu isyan ile besliyorum “geleceğimi”

Duisburg(1) kentinde bir başıma bin adım,

Bir başıma bin yaş,

Bir başıma bin harf döküyorum yalnızlığın koynuna..

Büyük fabrikaların bacalarından sızıp

Temiz havayı çirkinleştiren gazlar

Ve Ren(2) nehirine dökülen fabrika atıkları arasında doğup yetişen nesil.

Bir genç romancının

Öyküsünde kahramanlaştırdığı “delikanlının”

Katledilmesine karar vermesine anlam veremediğimiz kadar;

Sahipsiz ve pusuya düşürülmeye mahkum.

Tatlı dil girdabında pusu kuranların.

Şeytanı gölgede bırakacak kadar;

En alçak cinsinden pusu kuranların.

Göbek şişirip, ense kalınlaştırmaları,

Toplum da “ağabey” diye anılmaları,

Babalarının başı dik(!),

Annelerinin üzerinde en pahalı kürk ile dolaşmaları;

İşte isyanımın sebebi!

İşte bu şehrin göbeğine yalnızlığımı “hayalet” olarak salmamın sebebi!

Onursuz kalabalığın itibar gösterdiği “şahsiyet(!)” olacağıma;

Onursuz kalabalığın tiksindiği, dışladığı, hor gördüğü “istenilmeyen serseri” olmayı tercih ederim.

Çünkü, yaratılışımın gereği

Yusuf gibi “kuyuya atılmak”

Hüseyin gibi “gözü kara yaşamak”

Makinaların arasında sıkışan hayaller gibi

Bir balyozun örse iner gibi;

Almanca bilmemenin, anlamamanın verdiği çaresizlikleri arasında

Kalan bir gurbetçi işçi gibi “yumruklara sabır bilemek”.

Yaratılışımın gereği bu düzene ait olmayışımı “suskunluğum” ile bildirdim.. Ve saçlarımı “uzattım”.

“Sultanımın” parmakları saçlarıma daldığında Anadolu’nun parmak izleriyle buluşsun diye..

Fatih Oğuz / 10 Şubat 2009 Duisburg

(1) Almanyanın batısında sanayisiyle meşhur olan büyük bir şehir. Aynı zamanda doğduğum şehir.

(2) Duisburg şehirinin ortasından geçen bir nehir.

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz

Lale Zarifliğinde Olan Güzelim ….

Kurşun muhabbetidir bu güzelim…

Amansız deşer adamı ve derin sızı verir; ama kan damarda durur.

Ağlamaklı geçti kavuşmalar ardına düşen ayrılıklar.

Sağ elimi sol göğsümün üstüne götürerek “eyvallah” demediğimden ötürüdür; rezillere takılışım.

Bu diyar yakın iken güneş doğuran ülkeye,

Bir an uzaklaştı ışıklı yaratıklardan.

Karanlıklara saplandı çocukların masal dinleme hevesi,

Bu vakitten sonra gebe kalmaz güzel yarınlar.

Artık bu diyarda;

Mutluluk,

Umut,

Barış,

Emek,

Yuva,

Helal sofra,

Ve çeyiz sandığı kutsaliyetinde bir yaşam düşünülmez oldu!

Kurşun muhabbetidir bu güzelim..

Yaman acıtır ama hiç süründürmez, yerlere sermez.

Çünkü acı; imanını zorluklardan alır..

Bu halkın bilinmez sancılarına kendime yoldaş seçtiğim günden itibaren;

Şefkatın kovulduğu evlerin içi boş ve loş,

Mahalleye ipini koparan dalmış,

Nimet karşılığı selam verilir,

Diyet karşılığı selam alınır olmuş.

Esnaf, gözünü elin parasına dikmiş.

Kıblesini şaşıran imam,

Uyuşuk takılan cemaat sayısı çoğalmış.

Lale zarifliğinde olan güzelim.

Bu gözden öte bakış belki tehlikelidir ve çok bela takar peşime;

Ama en azından sıradışı birini sevme bahtiyarlığına erişmiş oldun..!

Bu bahtiyarlık;

Hz. Hüseyin’in şehadeti ile yüceliğe erişen,

Kür Şad’ın başkaldırışı ile Vey ırmağını tersine akıttıran,

Ali Bülent Orkan’ın erkekçe ölüme selam çakışıyla kutsanan, Soylu dövüşün nişanesidir…

Fatih Oğuz

Dinslaken / 2010

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz

Gülüşü Güzel Adam’a …

Gözlerimin önünden kara bir gölge geçtiğinde

Duygularımın depreştiğini hissederim.

Fikrim sızlar,

Kavgam inler,

Yaşamım “ah, vahlar” eder.

Bir dost özlersin “Şenyürek”li,

Binbir belaya el uzatırsın “Murad”a erişince.

En güzel günleri bile yaşamak istemezsin; “Murad”ın solunca.

Namertlere dalaşmak bile artık zevk vermiyor bana,

Mertler olmuyorsa yol arkadaşı sana.

Gittin gideli inzivaya çekildi fikrimin aykırılığı;

Yeni doğan günler namına,

Sahura uzanan geceleri gülüşünle kutsamaya başladım.

Gözlerimin önünden kara bir gölge geçtiğinde

Yokluğunu o an anladım.

***

Fatih Oğuz

06 Ağustos 2011 / Frankfurt a. Main

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz

Şehit Anneleri

Anneler Günü” nde evlatlar telaş içerisinde.

Her evlat en güzel hediyeyi almak ister annesine.

Her evlat ilk hediyeyi sunmak ister annesine.

Anneler bütün evlatlarını bir arada görmek ister.

Anneler birgün için değil;

Hergün için evlatlarını bir arada görmek ister.

Annelerin evlat sevgileri adildir.

Terazilerinde yanlışlık olmaz,

Hep aynı ağırlıkta severler evlatlarını.

Lakin ayrı severler.

Kimini olgun,

Kimini deli severler.

Kimini uzaktan,

Kimini dizlerinin dibinde severler.

Ama hep aynı ağırlıkta severler evlatlarını.

Çünkü her anne “Fatıma”,

Her baba “Ali”dir.

Evladın bir yarısı “Hasan”,

Diğer yarısı “Hüseyin”dir.

Yuvalar peygamber kokuludur.

Her evlat “Anneler Günü”nde ilk hediyeyi ulaştırmak ister annesine.

Her evlat, annesinin dua kokulu ellerinden öpen ilk evlat olmak ister.

Aynı “Mehmet”ler gibi.

Mehmet”ler şehadetle buluşmak için kurşunlara doğru koşan “ilk er” olmak ister.

Sanki annelerinin ellerini öpmek için koşuyorlar.

Ve kurşunlarla buluşurlar.

Anneler Günü”nde çiçek yerine,

Albayrağa sarılmış künyeleriyle birlikte “şehit haberi”ni sunarlar.

Ve anneler en büyük hediyeyi alırlar evlatlarından;

Şehit annesi” olmak!

Fatih Oğuz / 2009 Dinslaken

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz

MEHMET AMCALAR HEMEN YANI BAŞIMIZDA

Gazze de yaşanan vahşet ile ilgili bir haber izlediğimde aklıma Mehmet amca geldi. Mehmet amca 90’lı yılların başında, Avrupa’nın gözü önünde yaşanan Bosna savaşı sonrası Almanya’ya iltica etmiş bir savaş mağduru. 50 yaş civarında olmasına rağmen gençlerle sohbet etmeyi seven birisiydi. Kendisini 7
yıl evvel tanıdım. Daha doğrusu arkadaşlar tanıştırdı. Şehirin dışında bulunan iltica kampında kaldığını, kimsesiz ve sahipsiz olduğunu söylediler. İsmi de “Mehmet” imiş. Çok güzel Türkçe konuşan ama
davranışlarından ötürü garip birisiydi. Sohbetimizin ortasında birden heyecanlanıp ayağa kalkar ve gözlerin önünde canlanan hadiselerden bahsederdi. “Eğilmemek, pes etmemek” diye bağırırdı. Gözleri hafif dolardı. Sesi titremeye başlardı. Çevremizde patlama sesini andıran bir gürültü çıksa başını ani bir
telaş ile sağa sola çevirir ve tedirginleşirdi.

Algılamakta zorluk çekiyorduk. Hatta birkaç arkadaş için Mehmet amcanın bu davranışı “gülmek” için malzemeydi. Bu yaramazlığımızı, bu ciddiyetsizliğimizi, bu vurdumduymazlığımızı gören Mehmet amca öyle bir söz söylediki ogün için anlayamadığım ama bugün için suratıma inen birer tokat gibiydi: “Bir Türk böyle davranamaz, Fatih’in torunları böyle olamaz!

Birgün tesadüfen bileğinde olan dövmesi dikkatimi çekti. Rakamlardan ve harflerden oluşan bir dövme. Sanki bir ürünün barkodu veya seri numarası gibi. Merak sardı ve Mehmet amcaya bu dövmenin aslını ve sebebini sordum. Mehmet amca ise “yok bir şey, yok bir şey, yok!” diyerek bileğini saklamakla, cevap
vermek istemediğini anladım.

Mehmet amcayı yakinen tanımak istedim. Resmi işlemleriyle ilgilenen bir arkadaşa Mehmet amcayı sordum. Niye böyledir? Bileğindeki dövme nedir? Ve buna benzer nice sorular sordum. Arkadaşımızın cevabı içime inen bir ateş topu gibiydi: “Mehmet amcanın ailesini gözleri önünde hunharca katletmişler. Yuvasını yakıp yıkmışlar. Kendisini esir kampına götürmüşler. Bu dövmede ordan kalma. Kimliği o dövmeden ibaret kalmış. Almanya’ya gelene kadar çok acılar görmüş.”

Bu cevaptan sonra benim nezdimde Mehmet amca başka bir konuma geldi. Bizlerle gülen, bizlerle şakalarda bulunan, herşeye rağmen yaşama umudunu bizlere anlatan Mehmet amca meğer tarifi imkansız acıları yaşayarak o vahşi, o kanlı, o allahsız savaşın şahitlerindenmiş.

Birkaç gün sonra Mehmet amca kayboldu. Sürüldü mü, başka bir şehire mi taşıdılar bilmiyorum ama Mehmet amca hayatımda unutamayacağım insanlardan biri.

Mehmet amcanın herşeye rağmen ümit dolu yaşama azmi. Para, ev, iş, mevki ve lüks hayat düşkünlüğü içerisinde bulunup; sevgi, şefkat, yuva, bağımsızlık, onur gibi kutsaliyetleri elin tersiyle itenlere birer kapak
olmalı!

Hadi bunları geçelim. Ya mazlumların yanında olduğunu iddia edenler?

İçlerinde biriktirdikleri “gündelik stresi” bağırarak atabilmek için sokağa çıkmayı fırsat bilen, yürüyüş-miting sonrası “ne için toplandıklarını” unutan, sokak eylemleriyle “ne kadar müslümansınız” gibi “iman sınavına” tabi tuttuğunu sanan kişiler, kurumlar. Mazlumlara böyle mi yardımcı olunur?!

Bu şovlardan, empozelerden ve riya dolu eylemlerden vazgeçin. 365 günün sadece “1” gününde değil; diğer 364 gününde de duyarlı olun. Bir sağınıza bir solunuza bakın. En yakınınızda Boşnaklı, Kerküklü, Kırımlı, Türkistanlı, Groznili, Gümülcineli Mehmet amcalar, Fatma Teyzeler henüz adı bile konulmamış yavrular göreceksiniz. Belki aynı şehirde, aynı mahallede, aynı binada yaşıyorsunuz. Kimse kusuruma bakmasın! “Gazze için” yürüyüş yapacaksın ama haritada “Gazze”nin nerede olduğunu gösteremeyeceksin. Bu nasıl bir dayanışma şuuru ki; vahşetin yaşandığı bölgeyi işaretlemekte zorluk çekeceksin?! Bu olsa olsa sadece heyecanın ve maceraperestliğin “tatminliği” olur.

Hep beraber gözlerimizi açalım ve sol elin kibirliğini gömüp sağ elimizi mazlumlara uzatalım. Selamımızı eksik kılmayalım. İşte bu davranış; sokaklarda dolup taşan, kalabalıklı mitinglerden ve yürüyüşlerden daha faydalı, daha esaslı ve daha faziletli.

Fatih Oğuz / 22 Ocak 2009 Dinslaken

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz

Ülkücü adında bestekarın en büyük şaheseri: Eylül hazanı

Yüreğim “Eylül” hazanı.

Gazele dönmüş bir mevsimde tek yaprak dökmeyen ağaç gibiyim.

Ortalık karmakarışık

Sağım solum kalabalık,

Zerre kadar gam çökse dumanlı başıma,

Gözlerine acılar dadanıyor.

Sesin titremeye başlıyor, ay cancağzım.

İster miyim sanıyorsun, gözlerinin önüne gri bulutların geçmesini.

Sıradışılığım “Kür Şad ihtilalinden” kalma bir soyluluk.

Gözlerimi “Burkay’dan” ödünç aldım.

Ömrümü yağlı kurşunun öpmesine helal kıldım.

Ellerinin niyetine kalem tutuyorum,

Gözlerinin zevkine kitap okuyorum.

İnceden bir geçiş sağlıyorum yüreğimden akıp giden paslı hatıralara.

Düşlerim “Kuşçubaşı” gibi diyardan diyara, kılıfdan kılıfa
geçiyor.

Heyecanım “Enver” gibi gözü dönmüş at koşturuyor.

Sevdam “Kaymakam Kemal” gibi urganla vuslata erişmeye
bekliyor.

Özlemim “Ali Bülent Orkan” gibi, kahpeliğin canını
okuyor.

Yüreğim “Eylül” hazanı.

Melodisini sevgilisinin suskunluğundan alan bir şarkı.

Yani; Ülkücü adında bestekarın en büyük şaheseri.

 

Fatih Oğuz / 2009

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz

Keşke’lerin ağına düşmemek …

Keşke’lerin ağına düşmek istemez bu gönül!…Hangi yiğit ister “pişmanlığın”
pençesinde oyuncak olmayı? Aynanın önüne kaç kişimiz geçiyor? Kaç kişimiz aynaya
“yansıyan” gölgeden hesap soruyor? Her dem “sevmek”…her dem olumsuzluklara
rağmen “ümit” etmek…her dem sevdiğimizi aklımızdan, yüreğimizden
çikarmamak…Basit olsa “vurulmuşluğumuz” sanırım kolay olurdu “terk etmek”…Yarı
yolda bırakanlardan olmamak idi “yeminlerimiz”…Çatık kaşlarımızın “diyeti” bu
kadar ucuz olamazdı, olmamalıydı…Kimilerine göre “enayi”, kimilerine göre
“macera” kimilerine göre de “sefil” bir “karaktere” sahipmişiz…

 

Her şey bitmiş!…Öyle diyorlar bize “yemin” ettiren o “dev”
ağabeyler…Değişen neydi? Zaman mı? Mekan mı? İnsanlar mı? Yoksa “mücadele”
alanı mı? Hangisi zor geliyor?…Bana kalırsa “alıştığımız” bütün
“alışkanlıkların” aslında bir devrin “yaşanması” gerektiğini ve bu devir yeni
“devir”lerin doğurduğunu ve beraberinde getirmiş olduğu “yeni alışkanlıklara”
aslında “alışamadığımızı” ve asıl bize zor gelen bu “alışkanlıklardan”
kopamadığımız için diye düşünüyorum…

 

A kişi ne diyecek? B kişi ne diyecek? C kişi ne diyecek?…Başkalarına “tayın
etme” hakkını bırakan bir şahıs…Aynadaki “hesaptan” elbette aciz kalır!

 

Fatih Oğuz / 2005

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz

Asimilasyon, Entegrasyon ve Desentegrasyon

Alman Yeşiller partisinin Eşbaşkanı Sayın Cem Özdemir, 01 Mart 2011 tarihinde
“Die Welt (Dünya)”(1) isimli Almanya’nın en ciddi ve en itibarlı gazeteye
röportaj verdi.

 

Röportajının ana muhtevası Sayın Başbakanın Almanya ziyareti esnasında
Düsseldorf şehirinde yapmış olduğu konuşma. Alman kamuoyu Sayın Başbakanın
Düsseldorf salon programındaki konuşmasını ve yaklaşımını “Türkiye’deki Genel
Seçim öncesi oy avcılığı, asıl meselelerden uzak kalındığı ve şov” olarak
nitelendirdi.

 

Ne yazıkki Sayın Başbakan Almanya’da yaşayan Türklerin hiçbir sorununa çare
olacak somut bir çözüm sunamadı. Sayın Başbakan her ziyaret sonrası oluşturduğu
polemiklerin sayesinde Almanya’da (Avrupa’da) yaşayan Türklerinin sorunlarını
Alman (Avrupa) kamuoyuyla birlikte başbaşa bırakmıştır.

 

Buna karşılık devreye “Türk kökenli” siyasiler giriyor ve uluslararası
tanımlamaya sahip olan “entegrasyon”‘la ilgili sorunları derinleştiren ve çözüme
giden yolları kördüğümle bağlayan beyanatlarda bulunuyorlar.

 

Örneğin röportajda Sayın Özdemir “Türkleri asimile etme gayreti insanlık suçu
deniliyor. (Türkler) Asimile olup olmamayı kendileri karar vermeleri gerekmiyor
mu?” sorusuna yönelik “Kesinlikle. Zorlama olmamalı, ama herkes bu hakka
(asimile olmak) sahip. (…). Asimilasyon bireysel bir tercih ve başkaların
müdahalesi olmamalı.” cevabı durumumuzun vahimiyetini açıklamakta.

 

Sayın Özdemir’in cevabını ters yönden okuyacak olursak şu anlam çıkıyor:

 

Toplum olarak entegrasyon zorlanıyorsa, bireysel tercihinle asimile
hakkını kullan
.”

 

Bilindiği üzere her bilim kendi metodolojisine sahip. Asimilasyon teriminin
menşeisi biyolojiye dayanır. Toplum ilişkileri, bireysel münasebetler
çerçevesinde mevcut sorunların çözümü biyolojik mantıkla, fertçi fırsatçılıkla
değil; toplumu var eden bütün kesimi direkt muhatap alan Toplum bilimiyle ve
enstrümanı olan sosyoloji disipliniyle olur.

 

Entegrasyon uzun vadeli ve gerçekleştirilmesi zor gösterilen toplumsal
değerler manzumesi yerine; kısa vadeli, tez sonuç getiren, başarı vaat eden, az
enerji gerektiren bireysel başarı profili çılalayan asimilasyon uygulaması
topluma empoze edilmekte.

 

Sayın Özdemir’in asimilasyon ve entegrasyon hakkında görüşlerinin özetini şu
şekilde çıkarmakta mümkün:

  • Asimilasyon = Bireysel tercih (Fertçilik). Kısa vadeli. Başarı oranı daha
    yüksek.
  • Entegrasyon = Toplumsal tercih (Toplumculuk). Uzun vadeli. Başarı oranı
    alçak. Gerçekleşmesi güç.

Sayın Başbakanın öncülüğünde AKP politikalarının Ortadoğu’ya, Kuzey Afrika’ya
kısacası müslümanlar topluluklara demokratikleşme(!) hususunda örnek olduğunu ve
Türkiye’yi “daha liberal, çok dinli, çok kültürlü ve hatta çok feminist ve
eşcinsel”(2) bulduğunu söyleyen ve bu çalışmaları destekleyen Özdemir aynı
zamanda “Ankara çocuklarımın ve burada yaşayan Türk çocuklarının sorunlarını
çözemez”(3) demesindeki vurgusu(!) gözardı ediliyor.

 

Bu yüzden “Bize Türkçe’yi öğrenin” dedi diye başbakanla övünen arkadaşlar
içinde bulunduğumuz sosyopsikolojik ve sosyokültürel buhranın algısında
değiller.

 

Algısında olmayanlar “asimilasyon” adayı, olanlar da “desentegrasyon”
adayı.

 

Fatih Oğuz

08 Mart 2011 / Frankfurt a. Main

 

Kaynakça

 

(1) Ankara löst nicht die Probleme meiner Kinder http://www.welt.de/politik/deutschland/article12665295/Ankara-loest-nicht-die-Probleme-meiner-Kinder.html

 

(2) Revolution in Ägypten: Wer Arabiens Demokraten wachrütteln kann / http://www.spiegel.de/politik/ausland/0,1518,743812,00.html

 

(3) Ankara löst nicht die Probleme meiner Kinder http://www.welt.de/politik/deutschland/article12665295/Ankara-loest-nicht-die-Probleme-meiner-Kinder.html

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz