Tag Archives: Dokuz Işık

Türk Ülkücülerin “dosdoğru yolu” vardır! (Fatih OĞUZ)

Türk Ülkücülerin paradigması “9 Işık”, siyasi kurum disiplini ise MHP’dir. “MHP’nin paradigmasını değiştireceğim” diyenler kim?

Liberal endeksli muhafazakar karakterli sağcı kafa!

Türk Ülkücülerin sağı, solu yoktur; “dosdoğru yolu” vardır.

Türk Ülkücüleri tribüne oynamadığı için amigoya, taraftara ihtiyaç duymaz, dava adamı mensubiyetinde yol arkadaşları ve milleti vardır.

Eğer bugün birileri “onca yetişen gençlerimiz var” diyebiliyorsa bir düşünün o gençler hangi dönem içerisinde yetişti?

“Çınar olacak fidanlarımı kimseye kestirtmem” diyen kim? Bugün berlirli bir olgunluk içerisinde yetişen gençlik kimin eseri?

Şimdi bu olaya “hak teslimatı” yapmazlar. “Çanakkale milletin zaferi, Sarıkamış Enver’in hezimeti” diyenlerden bir farkları olmaz “serbest düşünce derneği”nin liberal pragmatistlerinin.

Ülkücü Gençliğin “iktidar tasavvuru” toplumun bütün dilimlerine sirayet eden etkileşim felsefesinden ibaret olmalı.

Geleneksiz bir gençlik; geleceği olmayan yarınlara namzettir.

“Demokratik taleplerimize karşılık verin” diyenler, “Demokratik Ülkücü” kimliği ile DYP-ANAP-AKP “demokratlığı”nı karıştırmamaları gerekir.

Yok illa “karıştırırım” diyorlarsa o zaman “hamama giren terler” uyarısını yapmak nafile olsa gerek …

Fatih Oğuz
26 Nisan 2016 Frankfurt/Main

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz

Alparslan Türkeş ve Milli Birlik – Soner Gören

Türk Dünyası’na ve özellikle Anadolu’ya, Türkiye Cumhuriyeti’ne bir baktığımızda görmekteyiz ki, toplumsal gerilim çok üst safhalarda. Siyasi tartışmalar birer taassup kavgalarına dönüşmekte ve müslüman Türk Milleti’nin evlatları ortak değerleri olan Türk Kültürü ve dinimiz İslamiyet’te dahi birleşememekteler. Dini değerler siyasi çıkarlar doğrultusunda kullanılıp sömürülmekte ve Türk, atalarını andığı törenlerde birbirine yumruk sallayıp “eşine kıymakta“. Bu yüksek toplumsal gerilimden en başta Türk Milliyetçileri rahatsız olmalı ve olmaktadırlar.

Vaziyet bu iken, bir milletin “her şeyden önce insan sevgisi ve insanlara yararlı olma, insan varlığına saygı gösterme esasına dayanan manevi yüksek inanç sahibi“1 olmadan yükselemeyeceği, mutluluğa ve huzura kavuşamayacağı fikir ve inancını gönüllerimize kazıyan rahmetli Başbuğ Alparslan Türkeş’in düşünceleri günümüzde hala var olan sorunlarımıza merhem olacaktır.

Toplumsal gerilimin ilacı Başbuğ’dadır.

Merhum Alparslan Türkeş milletlerin/milletimizin en büyük güç kaynağı milli birlik ve bütünlük olduğunu kavramış, hayatında bunu tatbik etmiş ve genç nesillerin beyin ve kalplerine bu gerçeği aşılamıştır. “Milliyetçiliğimiz, Türk milletinin bütün fertlerini aynı derecede sevmektir“2 derken açtığı bayrağın ve girdiği yolun ayrılık, nefret ve düşmanlık değil, birlik-beraberlik, muhabbet ve kardeşlik bayrağı ve yolu olduğunu anlatmıştır.

Türk Milleti’ne ve onun genç nesillerine insanlararası münasebetlerinde sevgi ve kardeşlik gibi yüce duyguların esas alınmasını tavsiye etmiştir. Vefatından bunca yıl sonra da, en büyük güç olarak bildiği fikirleri gecemizi aydınlatmakta ve “evlatlarım!“ diyerek seslendiği bizleri baba şefkatiyle kucaklamaktadır.

Kendisinin fikirlerinde bölünme yerine birleşme, farklılaşma yerine kaynaşma hakimdir. Tarifinde manevi amillere atıf yaparak “birlikte yaşama şuuruna varmış insan topluluğu“3 olarak tanımladığı milleti tüm fertleriyle birlikte birbirine kenetlenme davasına düşen Başbuğ, ülküsünü şu şekilde açıklar: “Milli Devlet Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde yaşayan her Türk vatandaşını kucaklayan, bağrına basan bir devlet biçimidir. Bizim gözümüzde Türk milleti; bölge, mezhep, ırk ve parti ayırımı gözetmeksizin bölünme kabul etmez kutsal bir bütündür.“4

Bu anlayış içerisinde milletimizin her ferdine ve hatta her insana Allah’ın yüce bir emaneti olarak yaklaşılır. Her türlü sun’i ayırımı gözardı ederek milletimizin tüm üyeleri Türklük ve yüce dinimiz İslamiyet’te buluşur. Hiç şüpheniz olmasın, Başbuğ Türkeş bugüne ve yarına çok şey söyler. Ama belki de şuan en çok ihtiyacımız olanı bu “birbirinizi sevin ve birleşin!“ ikazı. Yakın tarihimizde “milli barışın ve birliğin savunucusu“ ünvanını en çok o hak ediyor.

Soner Gören

1Alparslan Türkeş. Dokuz Işık, S. 17 (Bilge Oğuz, 2010)

2Dokuz Işık, S. 258

3S. 284

4S. 260

Yorum bırakın

Filed under Soner Gören

İdealizm ve Korkaklık (Soner Gören)

“Ecce homo“, ataları Leh asıllı olan ünlü Alman filozof Friedrich Nietzsche´nin, ölümünden (=25.  Ağustos 1900) sekiz sene sonra yayınlanan eserinin adıdır. “Ecce homo“ Nietzsche´nin son eseri olmakla birlikte, dünyanın en tanınmış/ünlü otobiyografisi olma iddiasındadır. Var olan ahlaki değerlerin hepsini reddeden (imoralizm/ahlaksızlık), tüm değerlere eleştiri ile yaklaşan ve kendini “ilk imoralist“ olarak tanımlayan Nietzsche´nin, kendi hayatını anlattığı ve kaleme aldığı eserlerini yorumladığı bu kitabının ilk sayfalarından itibaren dikkatimi çeken kendisinin idealizm düşmanlığıdır.
Kendisine göre;
İki dünya mevcuttur, birisi gerçek dünya ve diğeri hayali dünya. Gerçekler ve idealler. İdeallere olan inanç bir körlük değil, gerçeği görememe değil, korkaklıktır. İdealler gerçeklerin üzerinde birer lanettirler.
Hayatındaki her yanılgının ve yanlışın suçunu, kendi deyimiyle “lanet olası idealizmde“ bulmaktadır kendisi.
Nietzsche´ye göre idealizm, gerçeklerden kaçıştır ve bir zaaftır.
Kendisince büyük insan olmanın formülü, geçmişte ve gelecekte hiçbir değişiklik istememektir. Başka bir değişle, var olan durumla memnun kalmaktır.
Gerçektende idealizm, bazı insanlarda hayaller dünyasına dalıverip birdaha gerçeklerin dünyasına adım atmamak oluyor. Bu kaçış, var olan gerçeklerle ve durumla tatmin olmamakla birlikte doğuyor ve asla bir çözüm değildir.
İdealizm, bugünün görevlerini bırakıp uzak diyarlarda hayali bir dünyada yaşamak olmamalıdır.
Hayal kurmaya karşı değilim. Aksine, merhum Alparslan Türkeş´in şu sözlerinde kendimi buluyorum:
“ İnsanlar hayal ederler. Hayal kurarlar. Bu hayalleri kendileri için iyi olan, kendilerinin özledikleri, elde etmekle mutluluk duyacakları birtakım istekleri, birtakım özleyişleri belirtir. İnsanlar hayalleriyle büyük ölçüde insan olurlar. İnsanlar hayalleriyle öteki canlılasrdan bir ayrıcalık gösterirler ve gerçekten insanlık vasfını kazanmış olurlar.“*
İdealler, insanlara yönlerini tayin etmede yardımcı olurlar. Aslında, yön hep aynıdır. Herzaman daha iyisi ve daha güzeli.
Bu sadece insan için geçerli değildir. Başta bilim felsefesine (Alm.: Wissensschaftstheorie) önemli katkılarda bulunan ve 20.yüzyılda batıyı büyük ölçüde etkilemiş olan, Avusturya kökenli Britanyalı filozof Karl Raimund Popper bu konuyu şöyle ifade ediyor:
“Hayat daha iyi bir dünya arıyor. Her canlı daha iyi bir dünya bulma çabasında. İdeal bir dünyayı bulmak, daimi isteğimiz, ümidimiz, ütopyamızdır.“**
Çevrenin bizi şekillendirebildiği kadar bizde çevremizi şekillendirebiliriz.
Çıplak gen, proteinlerin bulundğu bir çevre arayışındayken, kendine proteinlerden meydana gelen bir örtü oluşturmuştur. Bu genlerin daha güzel dünyasıdır.
Bizler üzerimize deri bir ceket giydiğimizde farklı birşey yapmamaktayız.
Daima yakın ve uzak çevremizi ve son olarak tüm dünyayı değiştirme ve modifiye etme çabasındayız.
Hayat şartlarımızla hiçbir zaman bütünüyle memnun kalmadık ve kalmayacağız.
İdealist, daha güzel bir dünya arayışında (kendine göre) hedefler tasarlayan ve bunlar için mücadele veren insandır.
İnsanlık, birçok alanda yükselişlerini idealist kişilikler ve idealist bir ruh sayesinde gerçekleştirmiştir. İdealistler, medeniyet inşasında büyük rol oynarlar.
Bu konuda Igor Sikorski´nin başına gelenler örnek teşkil ediyor:
Igor Sikorski, New York´ta dershanelerde fizik öğretmeni olarak, zor şartlarda geçimini sağlamaya çalışıyor. Sikorski´nin, kalabalığa göre aptalca bir fikri vardır; kalkış ve iniş pistine ihtiyaç duymayan bir uçak. Bulunduğu yerden havalanabilen ve hatta havada yerinde durabilen bir uçak. Ama geçimini sağlamakta dahi zorluk çeken fizik öğretmeninin bunu kendince finanse etmesi mümkün değildir. Uzun bir arayışın ardından ve büyük çabaların sonucunda projesine finansman bulur. İlk denemelerde konstrüksiyon hatalıdır, makine düşer ve yaralananlar olur. Ve Sikorski elindeki finansmanları da kaybeder. Ama kendisi fikrine inanmıştır. Sonucun ne olduğunu bugün hepimiz biliyoruz:
Kaç kişi kurtarma helikopterlerine hayatını borçlu?
Yeryüzünde ortaya atılan en iyi fikirler başta küçümsenmişlerdir.
İdealist, fikirlerine karşı sonsuz inanç içindedir. Galip Erdem´in dediği gibi: “En çok dinlediği nasihattır. Ama yine kendi bildiğini yapar.“
Türk-İslam Ülküsü felsefesi, idealizm ve rasyonalite arasında en mükemmel uyumu gerçekleştirmiştir. Onun tarifinde idealizm “insan kafasının içinde elde edilmesi, varılması en mükemmel, en güzel, kendisini mutlu edecek hedeflerin tasarlanması ve bu hedeflerin gerçekleştirimesi için arzu gösterilmesi ve çalışılması“* anlamını taşır.
İdealizm, tüm olumsuzluklar karşısında cesarettir. İdealizm inançtır. Ümittir. İdealizm, zifiri karanlığın ortasında bir mum olabilmektir.
İdealler, ülküler uzun vadelidir. Ülkü yolunda, günün görevlerini unutmadan ve her küçük görevin büyük bir davaya hizmet ettiği bilinciyle çalışmak esastır.
Türk- İslam Ülküsü daima gerçekçi olmayı ve girişilecek faaliyetlerde hiçbir zaman tehlikelere ve maceralara sürüklemeyecek bir yol üzerinde bulunmayı esas kabul eder.
Şunu da unutmayalım ki;
“ İnsanın her arzu ettiği gerçekleşir mi? Son söz de, ilk söz de Allah´ındır.” (Necm/24-25)
Sözlerimin sonuna varmışken, hayatını imanlı bir gençliğin yetişmesine adayan, bu büyük ideal için çırpınmış, kafa yormuş ve aramızdan ayrılana kadar da bu istikametini asla bozmamış Seyyid Ahmed Arvasi hocamın, yol gösteren sözlerinden birini sizlerle paylaşmak istiyorum:
“Batmayacağına inanarak suya bas, yürür gidersin. Mucize yürüyebilmen değil, inanabilmendir!”
İnançları uğrunda yaşamanın hazzını tadanlar, selam sizlere!

15.03.13, Soner Gören

Kaynaklar:
*Dokuz Işık, Alparslan Türkeş
**Alle Menschen sind Philosophen, Karl Raimund Popper

Yorum bırakın

Filed under Soner Gören

Dokuz Işık ve Akp Siyaseti (Ahmet Şafak)

13.06.2012

Ömer Çelik ” Dokuz Işık’ı okuyan böyle bir öfke diline sahip olmaz ” diyor.

AKP’nin Genel Başkan Yardımcısının sarfettiği bu söze istinaden şu soruyu sormak elzemdir.

Ömer bey siz okudunuz mu?

Okudunuzsa hala AKP’de ne işiniz var?

Zira Dokuz Işık AKP’nin bütün politikalarını reddeden bir muhtevaya sahiptir.Doktriner Türk Milliyetçiliğinin el kitabıdır ve tarifini millet üzerinden yapar.O milletin adı Türk milletidir.

Siyaset tarifini birey üzerinden yapan AKP’lilerin,millet kavramına bakışı ” kavimcilik ” kokar.Kavim ise milletin karşılığı değil, en fazla boy karşılığıdır.

Dokuz Işık AKP’lilerin umurunda değil.Onların umurunda olan Devlet Bahçeli’nin temsil ettiği, teslimiyetçiliği reddeden milli duruştur.Bu duruşun kamuoyunda oluşturduğu zihni ve siyasal barikattır.

İşte bu barikatı yıkmak için MHP içi operasyonlara meylediyorlar.MHP’nin oluşturduğu barikat Angloamerikanist siyaset modelinin karşısındaki en büyük güç.MHP ve Türk Milliyetçileri bu yüzden istenmiyorlar.

Bakmayın siz ” Devlet Bahçeli kolay rakip,MHP’nin başında kalması iktidarın işine geliyor ” mavrasına ; bu mavra öyle bir korkunun tezahüründe yaygınlaştırılıyor ki zihinsel operasyonlarda taça çıkma gafletine düşmeyi bile göze alıyorlar. AKP politbürosunun Devlet Bahçeli’den duydukları rahatsızlık fena halde gözler önüne seriliyor.MHP’nin başında bütün oyunları çözecek bir siyaset filozofunun bulunması AKP politbürosunu öfkeye sevkediyor.Öfke sürekli hata yaptıran bir ruhi sarsıntı demektir.

AKP’nin Dokuz Işık alanına dalması,Dokuz Işık üzerinden Devlet Bahçeli’ye vurma çabaları bu öfkeden kaynaklanıyor.

Çünkü Dokuz Işık’ın bütün ifadeleri AKP’yi reddediyor.Devlet Bahçeli,siyaset yaptıkça Dokuz Işık mevzi alıyor,AKP, her adımıyla Dokuz Işık’tan papara yiyor.Çünkü AKP, Dokuz Işık’ın en önemli hipotezi olan ” Milletler Mücadelesi ” esasına göre siyaset yapmak yerine bireyci-enternasyonalist siyaset algısıyla hareket ediyor. Oysa Dokuz Işık şöyle diyor : Milliyetçiyiz,Türkçüyüz.Neden Türkçüyüz?Çünkü milletimiz Türk mmiletidir.Türkçülük ne demektir?Türkçülük,Türk milletinin hayatının her safhasında yapacağı her şeyin Türk ruhuna,Türk geleneğine uygun olması ve Türke yararlı olması amacının,fikrinin ön planda tutulmasıdır.Türkçe konuşacağız,Türkçeyi daima her şeyin en üstünde tutacağız…( Dokuz Işık Sahife 78 )

Buldukları her fırsatta Türklük kavramını ötekileştiren,Türk miliyetçisi olmak ile kürt milliyetçisi olmayı aynı teraziye koyup olumsuzlayan bir AKP anlayışı bu ibareleri okumuş olabilir mi? Bu ibareleri okumuş olanlar Devlet Bahçeli’ye sırf bu ibarelerin siyasal temsilciliğini yaptığı için ” öfke dili” aforizmiyle söz söyleme hakkına sahip olabilir mi?

Kimse kimseyi kandırmasın.

AKP’ler her Dokuz Işığı ağızlarına aldıklarında mayınlı bir alana giriyor ve fikri uzuvlarından birini kaybediyorlar.

Bu şaşkınlık alametidir.

Devlet Bahçeli ile ülkücüler arasına mesafe koymak için sahneye konan bu algı çalışması komik bir tiyatrodan farksız.Tutmuyor,olmuyor.

Çünkü Dokuz Işık konuşuyor.

Çünkü Dokuz Işık onları tekzip ediyor.

Devlet Bahçeli’nin Yeni CHP’nin gündeme taşıdığı İkinci Kürt Açılımı projesine verdiği kararlı yanıt bir Dokuz Işık duruşudur.” Birlik içinde Türkeş İdeali ” çerçevesinde siyaset yapan Devlet Bahçeli’nin tavrı ,Milliyetçi Hareketin tarihi niteliğini yansıtan Türkeşçi duruşun tabi dışavurumudur.

Bu duruş Türk Milleti ve Türk Milliyetçiliği adına yapılmaktadır.Bu duruşu Dokuz Işık marifetiyle Alparslan Türkeş ,Devlet Bahçeli’ye emanet etmiştir.

Ne diyor Alparslan Türkeş ” Türk milletinin birliğini bozma,Türk vatanını parçalama hürriyeti diye bir hürriyet olamaz,Komünizm kadar,bölgecilik,mezhepçilik faaliyetleri de almış,yürümüş ve hükümet bunlara karşı aciz ve meskenet içinde seyirci bulunmaktadır..” ( Dokuz Işık sahife 63 )

Zaman denen sırlı varlığın geriye doğru helezonik bir atımda bulunduğu varsayımından yola çıkarak bu tarihi tespitin geçmişten bugüne uyarılar taşıdığını söyleyebiliriz.

Ve nihai olarak deriz ki Devlet Bahçeli’nin durduğu yer,Dokuz Işıkçı anlayışın durduğu yerdir. Türk Milliyetçilerinin lideri olan Devlet Bahçeli Türk milletinin adının sanının korunması anlayışında kale niteliğindedir.Bu kalede gedik açmaya çalışmak Türk milletinin varlığında gedik açmaya çalışmaktır.

Bilinmelidir!

Yorum bırakın

Filed under Ahmet Şafak

Taassup (Alparslan Türkeş)

Fikir hayatımızda sık, sık üzerinde durulmuş olan şeylerden birisi de hiç şüphesiz “taassup” kelimesi ve onun ifade ettiği manadır. Tarihimizin son yıllarında taassup kadar hiç bir şey müteassıbane bir istismara uğramamıştır.

Yanlış anlaşılmalara yer vermemek için, konuya girerken fikrin tarifini yapmak gerekecektir. Şu halde taassup ne demektir diye, bir soru sorulacak olursa ve bu arada lügata da bakılırsa taassubun, insanların ve cemiyetlerin sahip oldukları fikir, inanç ve itiyatları terk etmemek isteği ve bunları sonuna kadar, körü körüne inatla savunma hareketi olduğu görülür.

Birçok hallerde bunun içine başka fikir ve kanaatlere düşman kesilmek ve onlara hayat hakkı tanımayarak tecavüzkar olmak gibi vasıflar da karışır.Bizde son zamanlara kadar taassup denince, genel olarak akla hep din taassubu gelmiştir. Hatta bugün de taassup denince yine hatıra din taassubu gelmektedir. Esasen bunun böyle olması da tabiidir. Çünkü Türk milletinin kalkınma için son iki yüz elli yıl içerisinde giriştiği bütün yenilik hareketlerinde, din taassubu, cahil, muhteris ve hain devlet ve din adamları tarafından aşılmaz birer engel olarak kullanılmıştır. Ayrıca otuz yıldan bu tarafa da hep din taassubu üzerinde durulmuş ve başka sahalardaki taassuplardan hiç bahsedilmemiştir. Mütefekkir geçinen birçok fikir simsarları, belirli menfaat ve maksatlar için bu konuyu, her şeye ve herkese karşı daima korkutucu bir silah olarak kullandılar.

Yurdun hür fikir hayatını baskı altında bulundurmak için, din taassubu düşmanlığı, ondan daha tehlikeli bir taassup haline getirildi. Halbuki kör bir taassup, hangi alanda olursa olsun, tehlikeli ve zararlıdır. Böyle bir taassup bulunan kafa ve ruhlarda, mutlaka karanlık vardır. Aydın bir zihniyetin baş vasıflarının ise, ideal ve aklıselim olduğu şüphe götürmez bir hakikattir.

Bizde zaman zaman, fikir ve kalem erbabı diye geçinen öyle kimseler ortaya çıkmıştır ki; bunlar kendilerinden başka türlü düşünenlere tahammül ve müsamaha etmek şöyle dursun, bu gibileri yok etmek için her türlü iftira ve tertiplere başvurmuşlardır. Ellerine verilmiş olan resmi ve özel vasıtaları millete hizmet yolunda kullanacakları yerde, bunları kendi menfaatları uğrunda millet menfaatlerine karşı kullanmışlardır. İçine düştükleri gaflet ve şuursuzluk yüzünden, memlekette manevi tedhişe yol açan bir taassup yaratmışlardır. Eski softaların “ din elden gitti, şeriat elden gidiyor ” teraneleri yerine, bu gibilerin ellerinde aynı ruhu taşıyan fakat başka şekil ve renge bürünmüş olan kişiler ortaya çıktı.

Eğer milliyetçi yazılar yazılıyor veya milliyetçi hareketler yapılıyorsa, ve bu da onların kusurlarını açığa vurmakta ise, hemen taassupları faaliyete geçer ve adı geçen yazı ve hareket sahiplerine, tam Moskova ağzı ile “Gardistler.,, Faşistler…” diye hücumlar başlar: Tek parti devrinde bulunulduğu, radyo ve basının da bunların dilini kullanmak zorunda kaldığı düşünülecek olursa, fecaatin büyüklüğü gayet kolay anlaşılır.

Eğer, milletlerin mazileri, gelenekleri ve tarihleri ile yaşayabilecekleri, bunlardan mahrum kaldığı takdirde, köksüz ağaç gibi ölüme mahkum bulunacağım yazanlar çıkarsa, bunlara da derhal aynı taassup, “ geri kafalılar, inkılap hainleri ” diye iftira kusan nefeslerim savurmaktan çekinmez.

Bu durum karşısında fikir ve kanaatlerim belirtmek isteyenlerin, umumî efkarın huzuruna çıkmalarına da, müsaade edilmezdi. Vatandaş, kendisine mal edilen peşin hükümleri, yalan yanlış fikir ve kanaatleri, kendi isteği dışında olarak, yüklenmek mevkiindeydi. Nefsim savunmak ve sesini duyurmak imkanına sahip değildi.

İnsanlık ve bilhassa Türk milleti, kör taassuplar yüzünden çok büyük felaket ve ıstıraplara uğramıştır. Fakat bunların yalnız ve yalnız dini taassuplardan ileri geldiğim zannetmek hatadır. Uğranılan felaketler, gafillerin, hainlerin cehaletten faydalanarak, istismar için meydana koydukları her alandaki, her çeşit kör taassuplardan ileri gelmiştir. Bunun için her çeşit mezhep, fikir ve parti softalarının her alanda yaratmaya ve tahrik etmeye çalışacakları kör taassuplara karşı, Türk milletini uyarmak ve muafiyeti bulundurmak, temkinli ve mutedil her Türk aydının baş vazifelerindendir.

Yorum bırakın

Filed under Alparslan Türkeş

Fikir ve Sanat – Alparslan Türkeş

Medeniyetlerden devlete ve siyasi hareketlere kadar bütün sosyal müesseselerin temelinde bir fikrî öz bulunmaktadır. Bu müesseselerin gücü, canlılığı ve gelişmesi de fikrin işlenmişliğine bağlıdır. Sanat, fikirlerin işlenmesinde, insana ve Allah’a yönelişte, beşer ufkunun genişlemesinde en önemli faaliyetlerden biridir. Sanat insanı doğruya, iyiye ve güzele yöneltmektedir.

Sanatçı, sahip olduğu engin kültürle birlikte olağanüstü sezgisi sayesinde eserler verir. Çok defa sanatçının heyecanı ve sezgisi fikirlere öncülük etmiştir. Fikirle sanatın birlikte geliştiği toplumlarda tekâmül süratlanmakta, medeniyetler gelişmektedir. Her büyük fikrin, her medeniyetin kendi sanatını da yaratması, fikirle sanat arasındaki kopmaz ilişkilerden doğmaktadır.

Bir İslâm medeniyeti sadece ilim ve kamu idaresinden ibaret değildi. Şiir, musikî, mimarî, tezhip, hat ve nesir sanatları bu medeniyetin estetiğini ortaya koymuş, medeniyeti zenginleştirmiştir.

Aynı durum Batı için de geçerlidir. Bir rönesans sanatı olmasaydı bir Batı medeniyetinden bahsetmek mümkün olmayacaktı. Fransız ihtilâli sadece ihtilâlcilerin değil, hatta öncelikle ithilâlin temelindeki fikirleri yoğuran fikir ve sanat adamların eseridir.

Çağımızda da sanat, büyük sezgiler sayesinde insanlığın ufkunu genişletmekte, arayışlarını ortaya koymaktadır.

Biz, kendi klâsiklerimizde bulunan kâinat ve insan anlayışını geliştirip çağımıza hitap ettirmek için fikir ve sanat teşvikini zarurî bulmaktayız. Ülkümüzün bir kanadı ilim, öteki kanadı güzel sanatlardır.

Resim, mimarî, heykeltıraşlık, musikî ve edebiyat bir kültürün yaratıcı dehasını temsil etmektedir. Eğer milletimiz ve insanlık yeni ufuklara yönelmek ihtiyacını duyuyorsa, güzel sanatların bunda büyük rolü olacaktır.

Tefekkür ve sanat özel kabiliyet gerektirir. Bu kabiliyetin gelişip eser vermesi ve böylece milli kültürün zenginleşmesi için fikir ve sanatın muhtaç olduğu ortamı meydana getirmek, devletin de toplumun da görevidir. Bu ortam hürriyetle birlikte fikre ve sanata itibar gösterilmesidir.

Gerçekten de tarihte bütün fikir ve sanat hamleleri kendi hürriyet mücadelesiyle birlikte gelişmiştir. Fikrin ve sanatın gelişmesi, hürriyete çok defa öncülük etmiştir. Bizim doktrinimizde hürriyetçilik ilkesinin temel bir prensip olarak benimsenmesi, sadece insan haklarıyla ilgili değil, aynı zamanda fikrin ve sanatın, dolayısıyla medeniyetin gelişmesiyle ilgili bir dünya görüşünün mahsûlüldür. Bu noktada ülkücüğümüz, hürriyetçiliğimiz, ilimciliğimiz ve gelişmeciliğimiz öteki ilkelerimizle birlikte sistematik bir bütün oluşturmaktadır.

Zira fikir ve sanat ancak hürriyet ortamında geliştiğine göre, milletlerin gelişmesi de aynı ortama bağlıdır. Sanatın, düşüncenin ve fikrin açacağı yeni ufuklar, daima milletler için gelişmecilik heyecanının kaynağı olmaktadır.

Gerçekten de milletlerin büyük gelişme çağları, fikir ve sanatın da üst üste dahiler çıkarıp hamleler yaptığı çağlardır.

Türk-İslâm medeniyetinin canlı ve gelişme halinde olduğu çağlarda, büyük devlet adamlarının yanında Sinan ve Kemal gibi mimarlar, Bâkî, Fuzulî, Karacaoğlan gibi nâsirlar, Zembilli Ali Efendi, İbnî Kemal, Ebussûd Efendi gibi büyük ilim ve fikir adamları görülmektedir.

Batı’nın hamlesinde de Dante’nin, Leonarda Da Vinci’nin, dahî müzisyenlerin, filozofların bulunması, Batı edebiyatının en canlı devrini bu medeniyetin bu gelişme çağlarında yaşamış olması ilgi çekicidir. Batı romantizminin büyük ismi Victor Hugo’nun Waterloo savaşını tesadüflerle izah ederken, milletlerin asıl gücünün fikir ve sanattan kaynaklandığını vurgulaması, gelişen bir medeniyette fikre ve sanata duyulan saygıyı gösteriyor.

Romantizm ruhları alevlendirirken, edebî realizm dikkatleri tabiata ve topluma çevirerek gelişmeyi hızlandırmıştır.

Bizim tarihimizde de başkentler büyük fikir, ilim ve sanat adamlarının toplandığı, büyük itibar gördüğü yerlerdi. Ali Kuşçu’nun Türkistan’dan Osmanlı sarayına gelip büyük itibar görmüş olması, hayat enerjisinin, fikre ve sanata verilen önemin canlı bir ifadesiydi.

Marksizm iktidar olduktan sonra fikri ve sanatı boğduğu gibi kendini bile kısırlaştırmıştır. Çünkü marksist rejim insana ve hürriyete inanmamıştır. Bugün de sosyalist ülkelerde insanın ve hürriyetin kavgasını fikir ve sanat adamları yapmaktadır. Nazi döneminde, büyük bir felsefe ve sanat geleneğine sahip olan Alman kültürünün kısırlığa mahkûm edilmesi, fikir ve sanatla hürriyet arasındaki ilişkiyi göstermektedir.

9 Işığın hürriyetçilik, şahsiyetçilik, ülkücülük, ilimcilik ve halkçılık ilkelerinin iktidarımızda canlı ve verimli bir şekilde uygulanmasıyla klâsik kültürümüzün çağdaş boyutlarda gelişmesi sağlanacaktır. Türkiye’nin birinci sınıf ilim adamlarına duyduğu ihtiyacı belirtirken ifade ettiğim görüşler, fikir ve sanat için de geçerlidir.

Türk-İslâm klâsik kültürünün, çağdaş tekniklerle ve çağın meselelerine doğru geliştirilmesi, millî kültürümüzü ve şahsiyetimizi güçlendirecektir. Böyle bir fikir ve sanat hamlesi, insanlığın kültür hazinesine büyük katkılarda bulunacaktır. Allah, kâinat, tabiât, toplum ve insan ilişkilerinde beliren bunalımın insanlığı yeni ufuklara, yeni arayışlara yönelttiği bu çağda, başaracağımız böyle bir hamlenin insanlık için evrensel değerde bir medeniyet sıçraması sağlayacağına inanıyoruz.

Yalnız devlet politikasının fikir ve sanatı teşvik etmesi muhakkak ki şart ama yeterli değildir. Toplumda ve genç nesillerde fikir ve sanat heyecanının geliştirilmesi, ufukların açılması, kabiliyetlerin teşviki gerekmektedir. İnsan anlayışımız buna müsaittir ve bugünkü Türkiye’de beliren büyük sanat istidatları bu ümidimizi kuvvetlendirmektedir.

Görülüyor ki, 9 Işık, maddî kalkınma meselelerinden manevî-insanî meselelere, bizi biz yapan felsefî değerlere ve çağımızın temel meselelerine kadar mâneviyâtçı ve insancı bir sistematik dünya görüşünün temel ilkelerini vermektedir. Görevimiz, ülkücülerin görevi, bu muhtevayı iyi öğrenmek ve dostlarımıza da siyasî rakiplerimize de işlenmiş fikirlerle, sonsuz bir enerji ve incelmiş bir sanatla tanıtmaktır. Millî ve evrensel kültüre katkı bizim önemli görevlerimizden biridir.

Özlediğimiz dünyayı, özlem içindeki insanlığa anlatmalıyız.

Alparslan Türkeş

(Bunalımdan Çıkış Yolu, S. 181-184)

Yorum bırakın

Filed under Alparslan Türkeş