Tag Archives: Fatih Oğuz

Frankfurt karakolunda kahve var … Fatih OĞUZ

800px-ffm-hauptwache-1760

“Hauptwache”* kafeteryası.
Bir zaman Frankfurt’un karakolu olan bu mekana
İnsanlar zorla getirilirdi.
Bodrum katında insanlar gözaltında tutulurdu.
Sorguya gelen polislerin ayak sesleri ürkütürdü.
“Suçsuzum” diye inleyen;
“Hiç mi vicdanınız yok!?” diye bağıran sorgu mağdurları.
Küf kokan duvarlardan sızan zatürre organlara siniyor.
“Hauptwache” kafeteryası.
Şimdi bodrum katında enfes yemekler, pastalar hazırlanıyor.
Bakımlı garsonların hızlı adımları tempo tutar koridorlarda.
Kahvenin ve taze nane çayının uyuşturan aroması yükseliyor.
İnsanlar buraya kendi isteğiyle geliyor.
Kahkahalar, iş günü yorgunluğun verdiği üflemeler püflemeler;
Battaniyelere sarılmış insanlar.
“Hauptwache” kafeteryası.
Herkes hesabını zamanın gereksinimine göre ödedikten sonra
Bu mekandan ayrılır … Ama hatıralar güvercin olarak geride kalır …

Fatih Oğuz
01 Ocak 2017 Frankfurt/Main

*Hauptwache almancada karakol demek. Ve şuan Frankfurt’un şehir merkezinde kafeterya olarak işletiliyor.

Fotoğrafın kaynağı: Von Christian Georg Schütz d. Ä.; Hochgeladen von David Liuzzo – FfM Hist. Museum, Gemeinfrei, https://commons.wikimedia.org/w/index.php?curid=8623014

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz

Avrupa Türklüğünün fikir işçisi: Rıfat’ım …(Fatih Oğuz)

15094361_207777332995680_7517453718967116523_n

Azim, inanmak, ümit etmek, sabretmek, tefekkür ve tevekkül etmek dava adamlarına has özelliklerdir.

Dava adamlığı; karşılaştığı her musibeti hayırla karşılayabilmektir.

Biraz kırılır ama yılgınlık göstermez.

Yeri gelir üzülür, yeri gelir anlaşılmaz, yeri gelir horlanır lakin o inancını iman kalesinde muhafaza eder.

Ki o kale ümitsizliğin, hasetin, fesatın, dedikodunun, riyakarlığın ve de küfrün oklarına her daim hedef olur.

Dava adamı Mehmet Akif’in veciz tarifinde olduğu gibi tüm saldırıların karşısına geçer ve „benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var“ diye haykırır!

İşte böyle bir dava adamı olarak tarihe geçmiştir Rıfat Paça. Fikriyle, kalemiyle, azmiyle ve tükenmek bilmeyen sevgisiyle „geride durmayın, fırlatın o şer oklarınızı! Her attığınız ok size zayiat bana ise kuvvet vermektedir“ diyebilmiştir.

Almanya’da doğup büyüyen, Almanya Türk Federasyonumuzun sosyokültürel havzasında yetişen Rıfat Paça gönlünü ayyıldızlı sevdaya kaptırmış, gözlerini üç hilalli ülküye odaklamış, Türkçe ile hayata tutunmuştu.

İnsanlık için endişelenen, üzerinde yaşadığı Ülke için güzel temennilerde bulunan, mensubu olduğu müslüman Türk kimliği için kendini geliştiren, Avrupa Türklüğü için çözüm arayışlarına kafa yoran yüksek düşünceli bir kardeşimizdi .

Bir Ramazan akşamı, iftar sonrası yaptığımız sohbetimizde Almanya’da doğup büyüyen Türk çocuklarının Türkçe ile ilgili endişelerini ve tasarladığı projesini paylaşmıştı. Zerafet içerisinde fikir danışır, nezaket ile farklı görüşlerini aktarırdı.

Rıfat, kendini dev aynasında gören saygısızlara karşı tavizsizdi. Davamıza hizmet aşkıyla fikirlerini, kalemini ve yazılarını konuştururdu. Ülküdaşlarıyla buluşmak, onlarla muhabbet etmek adına kimi zaman tüm o zorluklara rağmen uzun yol demeden etkinliklere ve faaliyetlere katılırdı.

Rıfat aşk doluydu, heyecan doluydu, umut doluydu. Tefekkür etmek, fikrini yazıya dökmek onun için hayat şiarı olmuştu. Soylu düşünceler beynini kurcalıyordu. Artık gündelik mevzulara sığmayan düşünceleri sipihr makamına doğru yol almıştı.

Yüksek düşünmeyi „Rıfat“ ismiyle o kadar güzel hemhâl olmuştu ki; adının anlamı ömrüne mana yüklemişti.

Dünya hayatında ölen insanları hatıraları, hikayeleri ve hizmetleri diri tutar. Rıfat elbette davamızın nazarında canlılığını koruyacaktır. Lakin işin birde fiziki yokluğun acısı var. İnsanız sonuçta. Kıymetli insanların yokluğu canımızı yakar, yüreğimize oturur, eksikliği hissedilir.

Sohbetimizde bana „Allah razı olsun başkanım. Görevin büyüğünü küçüğünü ayırt etmeden görev görevdir deyip bir nefer gibi azimle çalışmaya devam edeceğim inşaallah“ diyen böyle bir neferin yokluğu nasıl acı vermez?

Türk Milleti kara sevdalısını, ailesi Rıfat’ını, Almanya Türk Gençliği başarılı bir temsilcisini, Avrupa Türklüğü fikir işçisini, Ortadoğu Gazetesi köşe yazarını ve ben de kardeşimi kaybettim.

Ruhun şad olsun Rıfat’ım …

16 Kasım 2016 / Frankfurt-Main

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz

Frankfurt´un sabah güneşi … (Fatih OĞUZ)

Frankfurt’un sabah güneşi herkese eşit doğar,
Herkes eşit karşılayamaz sabahın güneşini.
Barksız kalanlar için kahrolası yeni bir gün,
Barklı olanlara her zamanki gibi bir gün;
Her ikisinin arasında kalan için ahiretten
Ödünç aldığı bir gün.
Mert olana ayrıcalıklı açmaz bahar çiçeği.
Namerde had bildirmez gök gürültüsü.
Uykusuzluk kiminin vicdan azabı,
Kiminin de vefa iadesi.
Güneşe minnet eylemeyeceksin,
Çünkü ay fena incinir.
Güneşli havada kahpenin düğünü olur,
Karanlık gecelerde yiğidin yası tutulur.
Frankfurt’un sabahında yeni doğumlar değil
Bayat ölümler gün görür … 26 Mart 2016 – 05:51

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz

Ruhu şad olur mu ölümün …? (Fatih OĞUZ)

Bir demet şiir topladım apakayım,
Bağban Dilaver,
Son durak Cebeci.
Nerede yatar ittihatçı Nazım?
Kimsesizlerin mezarlığına bir demet şiir koysam,
Ruhu şad olur mu Filibeli Hilmi’nin?
Bir demet hasret topladım konçuyum,
Bağban Atsız,
Son durak “Nihal” (sürgün anlamında).
Nerede kurulur büyük mahkeme?
Ok atamayanların mezarına bir demet hasret koysam,
Ruhu şad olur mu Pusat’ın?
Bir demet kır çiçeği topladım ruhum,
Bağban Enver,
Son durak “İsmail” (kurban oluş).
Nerede düşlenir güzel Turan?
Bıyıkları törpelenmeyenlerin mezarına bir demet kır çiçeği koysam
Ruhu şad olur mu hürriyetinin?
Bir demet hayat topladım kadınım,
Bağban sevda,
Son durak kavga.
Nerede vurulur doğmamış çocuklar?
Umudun kabrine bir demet hayat koysam,
Ruhu şad olur mu ölümün?

Fatih Oğuz
25 Mart 2016 / Frankfurt-Main

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz

Talat Paşa mahzun, Türk mahzun: 2 Haziran 1921 – 2 Haziran 2016

Almanya Federal Meclisi’nin çıkardığı karar siyasidir. Ve siyaseten alınan kararlar dönem dönem değişime uğrar. Bizler dikkatimizi başka bir yere çekmeliyiz.

İttihat-Terakki Cemiyeti üzerinden hesaplaşma ve pazarlık yapılmak istenilmekte.”İttihat-Terakki Cemiyeti’ne suçu at, kurtul” reçetesini önerenler sadece küresel odaklar mı?

Yıllarca “muhafazakarlık/siyasi ümmetçilik ve “kemalizm” adı altında İttihatçılar için “bu belayı başımıza bunlar saldı” mealinde sözler demediler mi? Bu konuda yüzlerce kitap çıkarıp İttihat ve Terakki’nin öncülerini küçük düşürecek, onları soykırımcı iftiralarıyla sahte belgelerin himayesinde mahkum ederek Türk toplumundan soğutacak yazılar yazmadılar mı?

Bugünümüze dair soruyorum: Birkaç yıl önce “Dersim o dönem yöneticilerin kanlı bir eseri” manasını taşıyan açıklamada bulunan Recep Tayyip Erdoğan’ın ve AKP zihniyetinin; Mustafa Kemal Paşa’yı, Enver Paşa’yı,  Talat Paşa’yı, Cemal Paşa’yı ve daha nice vatan evladını idama mahkum eden İngiliz kontrolünde İstanbul’da kurulan Divan-ı Harp Mahkeme (Divan-ı Harb-i Örfî) heyetinden ne farkı var?

Tunceli’de ve bugün Güneydoğu ve Doğu bölgelerimizde verilen mücadele 50 yıl sonra karşımıza yeni bir soykırım(!) tasarısı olarak çıkarma çalışmaları var. “1915 çözülmeden Dersim katliamı çözülmez. Dersim katliamına giden yol 1915 Ermeni soykırımından geçiyor” diyerek buna tarihi bir süreç yüklenmekte. Hatta bugünkü PKK teröre meşruiyet kazandırmak için “Kürt sorunu bu sürecin devamıdır. İttihat-Terakki Cemiyeti’nin uzantıları bugün katliama devam ediyor.” ifadelerini kullanıyorlar. Ergenekon-Balyoz davasında İttihat-Terakki Cemiyeti ile ilgili kurulmaya çalışılan bağlantıları hatırlayalım.

Ülkemizde o dönemlerde “açılım” başlığı altında çeşitli kampanyalar başlatıldı. Bunun en bariz örneği Recep Tayyip Erdoğan’ın Başbakan olduğu dönemde Başbakanlık resmi sitesinde yayımladığı “taziye mesajı”. Mesaj halen yerinde duruyor.

Sadece Almanya’da değil dünya kamuoyunda oluşturulan soykırım tablosunun müsebbibilerin başında şehit Talat Paşa’nın şahsında o dönemin milli ahvalına sahip çıkamayan yerli(!) yöneticiler gelmektedir!

“Erivan’a gidip soykırım anıtını ziyaret etmemek Mekke’ye gidip Kabe’yi ziyaret etmemek gibidir” diyenlere Protokol statüsü veren kimlerdi?

Türk hükümetinin temsilcileri defalarca Berlin’e geliyor. Talat Paşa’nın şehit edildiği yeri sembolik namına ziyaret ediyorlar mı?

Talat Paşa’yı katleden cani Tehliryan’ın mahkemesinin 2 Haziran 1921 tarihinde başlaması hasebiyle bu tasarının da 2 Haziran 2016 tarihinde görüşülmesi niye Hükümet yetkililerin veya kamuoyunun dikkatini çekmez?

Tarihi arşivlerinin yanı sıra siyasi arşivlerimizi de açalım. Hep birlikte okuyalım dün kim nerede ne konuştu, ne vaat etti, neler imzaladı.

Almanya Federal Meclisi’nin aldığı karar tamamen siyasi ve dolayısıyla milletlerarası uzlaşmanın

değil daha çok milletlerarası menfaatlerinin gözetildiği bilinmekte. Bunun biliniyor olması ve buna karşı önlem almak yerine kendi milli pozisyonumuzu belirlemiyor olmamız daha vahim bir durumdur.

Siyasetçiler tarafından eyyamcı ve günümüzün pragmatist tutum doğrultusunda sadece tarihi vakalar pazarlık konusu edilmiyor aynı zamanda geleceğimize ve birlikte yaşama mutabakatımıza fiyat biçilmekte.

Ayrıca sosyal medyada dikkatimi çeken çok yanlış reaksiyonlara değinmek istiyorum. “Soykırım yapan ülke bize soykırımcı diyemez” görüşü marazlıdır. Soykırım yapmayan bir ülke “Türkler soykırım yaptı” derse ne yapacağız? Mensubiyetimizden öte hakikatin gereği olduğu için, inadımızdan ziyade inandığımız için duruşumuzu konumlandırmak zorundayız. İftiracılara asırlar boyu malzeme vermekten usanmadık mı? Bırakalım bu hamaset kokan reaksiyonları ve irfan saçan aksiyonlara yönelim.

İfade özgürlüğü kapsamında demokratik hakkımı kullanarak Almanya Federal Meclisi’nin bu siyasi ve tahkiri yüksek olan kararını kınıyor, buna zemin hazırlayan günümüzün Nemrut Mustafaları, Damat Feritleri, Ali Kemalleri, Mustafa Sabrileri tarihimizin vicdanına havale ediyorum!

Fatih Oğuz
02 Haziran 2016-Frankfurt/Main

 

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz

Kurulan oyunun canını okumak derim (Fatih Oğuz)

Çocukluğumuz büyümenin peşinden koşardı,

Şimdi biz çocukluğumuzun ardından koşuyoruz.

Kemal Sunal filmlerinde toplanırdık.

Hep birlikte aynı anda güler, aynı anda susar,

Aynı anda kahkaha atardık.

Biri oyunbozanlık yaptığında omuzuna bir yumruk vururduk.

En haylazından masum, en masumundan haylazdık.

Dondurmacı geldiğinde hemen kapının ziline dayanır

Babamızdan iki top dondurma için para isterdik.

Sonra gider kaldırım kenarında otururduk,

Önümüzden geçen arabalara bakarak;

“Büyüdüğümüzde daha kral arabamız olacak”

Dedikten sonra akadaşlarımızla hayallerin cömertliğine dalardık.

Erkek çocuğumuz olduğunda adını adlarımızı koyacaktık.

Hayal kurma konusunda pek mahirdik.

İlkokul çağlarında iken,

Yeni yeni cümleler kurmanın zevkini amatörce aşk mektubu yazarak çıkarıyorduk.

Yarı almanca, yarı türkçe, bol renkli aşk mektuplarımızı özenle hazırlardık.

Şimdiki yaşantımız gibi; yarı almanca, yarı türkçe, bol renkli ama özenle hazırlayamadık yaşantımızı.

Velhasıl aşk mektuplarına kalp çizer, kalbin içerisine kocaman bir harfe yer verirdik.

Arkadaşım benim mektubumu götürür,

Ben arkadaşımın mektubunu götürürdüm.

Çünkü gönlünü gıdıklayan kız onu utana bezene görmesin diye

Veya olumsuz bir cevabın karşısında arkadaşımızın mahcup olmasını görmesin istedik.

Kendi aşkımızı taşır gibi taşıdık arkadaşımızın aşk mektubunu.

Mahrumiyetimizi saklar gibi sakladık.

Aşk mektubunu sahibine teslim ederken “bu mektup arkadaşımın mektubu” uyarısını yapardık.

Olur ya “yanlış anlar” … Tedbirimizi elimizden hiç bırakmadık.

Mahallede kavga ettiğimizin çocuğun annesi babası kapımıza dayandığında

Babalarımıza anlatabileceğimiz makul(!) bir gerekçemiz olurdu.

Eve geç geldiğimiz zamanlarda pili biten kol saatin mağduruyduk(!) çoğu zaman.

Lakin pili biten saatin çalışmaması gerektiğini unuturduk.

Ve babamız bu çocuksu yalanımızı yüzümüze vurmayıp “oğlum sana o zaman yeni bir saat alayım” derdi.

Şimdi …

Saatimiz ha pilli, ha pilsiz tıkır tıkır işliyor.

Aşk mektuplarımız imla kuralın hışmına uğramış.

Yıllar sonra ziyaret ettiğim oyun parkı neşesiz, sessiz ve soğuk.

En yağmurlu, en soğuk mevsimlerde bile bu parkların neşe kaynağıydık.

Bulaştığımız en temiz çamur bu parkın çamuruydu.

Şimdi ise kalabalıkların çamurunda insanlık boğulmakta …

Tek çare hayallerimizi yeniden çocuk çığlığı ile kırklamak derim.

Ruhumuzu saran zincirleri koparmak,

Düşüncelerimizi boğan elleri kökten kırmak.

“Oyunu kuralına göre oynamak” yerine

Kurulan oyunun canını okumak derim.

Eğilmemek derim,

Boyun vermemek derim,

Gök yüzüne fişek gibi doğrulan sağ yumrukları çözmemek derim.

Babamıza söylediğimiz çocuksu yalanların masumiyetinde,

Babamızın mezarı başında ettiğimiz yeminleri bir bayrak gibi yükseltmek derim.

Yazdığımız şiirlerin,

Kurduğumuz cümlelerin,

Dizgin vuramadığımız düşlerin,

Soylu kavganın derlediği çiçekler gibi yeni doğanların beşiğine usul usul konulmak derim.

 

Fatih Oğuz
27 Mayıs 2016 / Frankfurt-Main

 

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz

Ankara’da kimsesiz sokaklar (Fatih OĞUZ)

Ankara’nın kimsesiz sokakları vardır.
Her daim uğrar,
Her dem iz düşürürüm bağrına.
Yalnızlık içerisinde beklerim güneşin doğmasına.
Ama yalnız değilim.

Yanımda karakalpaklı çocuklar durur.
Yalnızlık içerisinde olmak ayrıcalıktır.
Kocatepe’de sarışın kurt gibi tefekküre dalmaktır.
Nereye gömüldüğü bilinmeyen ittihatçı Dr. Nazım gibi yâd edilmektir.
Yalnızlık umuttur. Son taarruza geçmeye hazırlanan cesarettir.

Yalnız olmak ise şuan taşı kırık kaldırım üstünde son darbeyi bekleyen gençlik gibidir.
Herkese evet demektir.
Herkesle renkdaş; herkesin ahbabı olmaktır.
Dünyanın en büyük korkaklığıdır yalnız olmak.

Yalnızlık Cebeci veya Karşıyaka mezarlığında diri meclisi kuranların harcıdır.

Yalnız olmak Kızılay’da omuz çarpa çarpa yayılan, kalabalıklaşarak cesetleşmektir.

Yalnızlık; Ulucanlar cezaevine küf kokusuyla karışmış, haksızlığa uğrayan bir mahkumun özlemidir. Duvara yazdığı dörtlük, sevgilisinin baş harfidir.

Yalnız olmak dün geceyi birlikte geçirdiğin insanın adını hatırlamamaktır.
Baş harfini yazacak bir sevgiliye sahip olamamaktır.
Yalnızlık; “abi ayakkabının tozunu alayım mı?” sorusunu soran ayakkabı boyayan çocukla yan yana oturarak sohbetle vicdanımızı kaplayan tozu alıp, çocuğun emektar bakışlarına umut busesi kondurmaktır.

Yalnız olmak; Hacı Bayram Veli camisinde tıka basa dolu olan sabah namazı sonrası kimseyle tokalaşmadan gürültülerin arasında kaybolmaktır.
Ankara’nın kimsesiz sokakları vardır.
Her daim uğrar,
Her dem etiketlerden arınmış “kişilikli” düş kurarım.
Ve yanımda karakalpaklı çocuklar … Bizim çocuklar …

Fatih Oğuz/Ankara 2016

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz

Türk Ülkücülerin “dosdoğru yolu” vardır! (Fatih OĞUZ)

Türk Ülkücülerin paradigması “9 Işık”, siyasi kurum disiplini ise MHP’dir. “MHP’nin paradigmasını değiştireceğim” diyenler kim?

Liberal endeksli muhafazakar karakterli sağcı kafa!

Türk Ülkücülerin sağı, solu yoktur; “dosdoğru yolu” vardır.

Türk Ülkücüleri tribüne oynamadığı için amigoya, taraftara ihtiyaç duymaz, dava adamı mensubiyetinde yol arkadaşları ve milleti vardır.

Eğer bugün birileri “onca yetişen gençlerimiz var” diyebiliyorsa bir düşünün o gençler hangi dönem içerisinde yetişti?

“Çınar olacak fidanlarımı kimseye kestirtmem” diyen kim? Bugün berlirli bir olgunluk içerisinde yetişen gençlik kimin eseri?

Şimdi bu olaya “hak teslimatı” yapmazlar. “Çanakkale milletin zaferi, Sarıkamış Enver’in hezimeti” diyenlerden bir farkları olmaz “serbest düşünce derneği”nin liberal pragmatistlerinin.

Ülkücü Gençliğin “iktidar tasavvuru” toplumun bütün dilimlerine sirayet eden etkileşim felsefesinden ibaret olmalı.

Geleneksiz bir gençlik; geleceği olmayan yarınlara namzettir.

“Demokratik taleplerimize karşılık verin” diyenler, “Demokratik Ülkücü” kimliği ile DYP-ANAP-AKP “demokratlığı”nı karıştırmamaları gerekir.

Yok illa “karıştırırım” diyorlarsa o zaman “hamama giren terler” uyarısını yapmak nafile olsa gerek …

Fatih Oğuz
26 Nisan 2016 Frankfurt/Main

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz

MHP herhangi bir parti midir? (Fatih OĞUZ)

1980’li yıllarda CIA’e bağlı Ulusal İstihbarat Konseyi’nin uzun vadeli stratejik tahminlerden sorumlu başkan yardımcısı olarak görev yapıyordum; senaryolar hazırlarken analitik açıdan bize ışık tutabilecek kısa bir zihin egzersizi yapıyorduk. Bunu yapmaktaki amacımız, geleceğe dair (gerçekleşme olasılığı ne kadar düşük de olsa) önemli bir olayın yaşandığını varsayarak bu olayın nasıl gerçekleşeceğine ilişkin bazı detaylar içeren kısa bir senaryo yazmaktı. (…) Bu egzersizler “hiç akla getirilmeyen” olası olaylara dair belirtilere karşı analitik duyularımızın keskinleşmesini sağlar.” (İslamsız Dünya Sf. 16, baskı 2010, Graham Fuller)

21. asır bilgi ve iletişim çağı olduğu aşikardır. Kime sorsak “hangi çağda yaşıyoruz?” diye “bilgi çağında” cevabı yüksek bir oranda olur. Ayrıca, monologizmden düalizme; düalizmden dijitalizme doğru aşamalar katlayan toplumlar bu çağın etkilerini bildiğini de söyler.

Ama bilmek ile idrak etmek arasındaki sağlıklı geçişi sağlamakta sorun yaşar.

Her şeyi biliyor(!) olmamız iyi bir “şey” olmadığı kanısındayım. İrfansız, izansız ve olgunluğa erişmeyen bilme fiili “salt okuma-yazma” kabiliyetinin makyajladığı şirret suratlı cehaletin ta kendisidir.

İdrak ise bilmenin “dosdoğru” halidir. Dosdoğru bilenler hakikati görme basiretine erişirler. O nedenle dava adamları çoğu zaman çağdaşları tarafından anlaşılmamıştır. Dava adamları ufukların ötesine bakışlarını diktiklerinde onlar bunu “hülyalara dalmış” olarak telakki ederler.

Cehalet ise hakikati gölgelemeye çalışır. Basireti bağlamaya arzular. Güncel konular üzerinden ahkam ve hüküm sürmek ister. Ufku anlık heveslerle karalara büründür. Toplumun aklıselim marifetini; aklızulme dönüştürür.

Velhasıl; cehalet hakikatin varlığına göz dikmiş hakikatobur yaratıktır.

Ülkücülük hakikate bağımlı fikir, siyasi, ekonomik, sanat, felsefe ve sosyal disiplindir.

Ülkücülük “her şeyi bilenlerin” değil “dosdoğru bilenlerin” harcıdır.

Türkiye’mizin gündemi hayati mevzularla meşgul iken “her şeyi bilenler” çeşitli televizyon kanallarda “değişim” ve “yenilik” gibi büyülü kelimeler üzerinden “dosdoğru bilenlerin” harcı olan Ülkücülüğün iradesini temsil ettiklerini ve dolayısıyla Ülkücülüğün kutbu olan liderlik ile ilgili “iddia ve hak” sahibi olduklarını ifade ediyorlar.

İddialarını “düşük oy oranı”, “potansiyeli kullanamama” gibi pragmatist gerekçelerle güçlendirdiklerini sanıyorlar.

Bunu yaparken ikili mesaj gönderiliyor. Biri dışa, diğeri içe. MHP’ye Genel Başkan aday adayı olan insanların tanıtım yeri medya platformu değildir. Teşkilat platformudur. Teşkilat platformu Ülkücü Hareketin eylem ve söylem meydanıdır.

İmzalar toplanmış. Hem Genel Merkez’e, hem de mahkemeye sevk edilmiştir. Bütün bu gelişmeler hareketin özel alanını ilgilendiriyor iken farklı medya platformunda sergilenen arz-ı endamın sebebi nedir?

Kimi etkilemeye çalışıyorsunuz? Veya kime göz kırpılıyor? Veyahut sizler sahiden Ülkücü gelenekten bihaber “her şeyi bilen” ama “dosdoğru bilmeyenler” misiniz?

Türkiye Türklere bırakılamayacak kadar önemlidir” sözü ne için söylendiği malum. Türkiye, yerli işbirlikçiler üzerinden yönetebilecek konuma gelebilmesi için emperyalistler tarafından farklı operasyonlara maruz bırakılmaktadır.

Küresel odaklarda “zihin egzersizi” yapanların niyetlerini yukardaki söze atıfta bulunarak  özetlemeye çalışayım: “MHP Ülkücülere bırakılamayacak kadar önemlidir.”

Ne demektir bu?

MHP bazılarının iddia ettiği gibi sadece bir parti değildir. Ülkücü Hareketi yok etmeye çalışanlar öncelikle Ülkücüler arasındaki tefrikayı derinleştirmek için MHP’nin varlığını hedef tahtasına oturtmaya çalıştılar. “Ülkücülük illa MHP’de mi olur?”, “Ülkücülük MHP’nin tekelinde değildir”, “Ülkücülük parti pırtı meselelere hapsedilecek kadar küçük bir değer değildir” diyerek Ülkücülüğü MHP’den koparmaya yeltendiler. Bunun nedenleri çeşitliği argümanlara bağlanabilir lakin benim tek neden olarak gördüğüm husus şudur: Bir milleti tarumar etmek devletinden koparmaktan geçer! Kurumsal disiplini olmayan bir ülkücülük herkesin özellikle “her şeyi bilenlerin” enstrümanına dönüşür.

MHP’nin varlığına hedef alanlar ilk etapta Ülkücülüğe ne kadar yakın olduklarını ve hatta Ülkücülüğün varlığını önemsediklerini söylerler. Bunu yaparken de satır aralarına Ülkücülüğün fikri ve mefkurevî alt yapısını oluşturan değerler sistemiyle oynarlar.

Örnek olsun diye yazıyorum. İttihat ve Terakki Cemiyeti 1. Cihan harbinin sonunda yöneticileri tarafından feshedilmiş ve lider kadrosunu oluşturan isimler farklı ülkelere gitmek zorunda kalmış. Dışarıdan bakıldığında feshedilen bir cemiyetin (Teceddüt fırkası olarak devam etti lakin Damat Ferit tarafından kapatıldı) kadrosunu oluşturanların bir kısmı sürülmüş, bir kısmı idamla yargılanmış, bir kısmı zindanlara düşmüş, bir kısmı suikast nedeniyle şehit olmuş, bir kısmı köşesine çekilmiş. İmparatorluğun çöküşüyle tarih sahnesinden çekilmişler.

Lakin hakikat bu değildir!

Türk devlet geleneğine ve felsefesine vakıf olanlar bilir ki; İttihat ve Terakki Cemiyeti herhangi bir parti ve yöneticileri herhangi kişiler değildi. Türk ülküsünün, Türk milletinin, Türk tarihinin toplandığı, muhafaza edildiği, mukavemete hazırlandığı, diri tutulan hafıza ve hareket merkeziydi.

İstiklal mücadelesini yürütenlerin, milleti teşkilatlandıran; bin yıllık Türkiye Devletinin egemenliğini farklı bir siyasi yönetime kavuşturanların ekseriyeti İtthat ve Terakki cemiyetine mensup insanlardı.

Yani diyeceğim odur ki, MHP herhangi bir parti değildir. MHP; tarihsel süreçten kopmayan, Türk’ün tarih felsefesiyle olgunluk mertebesine çıkan fikirdir. Oy oranlarına, sandık sonuçlarına muhatap edilemez. Bu muhataplık sadece istatistiksel bir vakadır. Milli davalar için fazla bir önemi de yoktur.

Bir önemi olsaydı MHP 3 Kasım 2002 tarihinde yapılan Milletvekili seçimleri sonrası istatistiksel veri olurdu.

Türkiye’yi yönetenler hafızalarını kaybetmiş olabilir. Türkiye’yi yönetenleri seçen halk “bilgi ve iletişim çağının” oluşturduğu yoğun bilgi akışına maruz kalması hasebiyle konulardan kopabilir. Devlet kurumları iktidarın teslimiyetçiliği ve dış müdahalelerin baskıcılığından dolayı sinmiş durumda olabilir.

İşte bu gibi günlerde milli ve tarih şuuru, organize ve disiplin içerisinde Ülkü vücuduyla milletine ışık olur. Hafıza canlanır ve gerekli tedbirler devreye girer. Devlette devamlılık esastır sözü anlam kazanır. MHP varsa Türkiye ve Türk milleti vardır dediğimizde bunu kastediyoruz.

Bunu şu şekilde örneklendirebiliriz.

Tarih 7 Nisan 2012. Yer Fransa. Milliyetçi-Ülkücü Hareketin Lideri Sayın Devlet Bahçeli Fransa Türk Federasyonun 10. Büyük Kurultayı’nda yaptığı konuşmada şunları söyledi: Ben buradan duyurmak isterim ki; Sözde Ermeni soykırım iddialarını kim gündeme getiriyorsa iyi niyetli değildir. Bize bu yaftayı kim vurmaya çalışıyorsa doğru konuşmuyordur. Merhametin, hoşgörünün, vicdanın ve insaniyetin burcu olan Türk milletini, baskıyla köşeye sıkıştırmaya kim yelteniyorsa gerçekleri bastırma çabasındadır. Tekraren söylemek isterim ki; soykırım iddiaları asılsızdır, hezeyandır ve böyle bir şey asla olmamıştır. Ankara’da ne diyorsam Fransa’dan bir kez daha kararlı bir şekilde aynısını dile getiriyorum: Ermeni soykırım sözleri iftiradır, boştur, hüsnü kuruntudur ve temelsizdir. Şayet Senato’nun kararı mahkemeden dönmeseydi, yine aynı hakikatleri daha büyük bir şevk ve inançla ortaya koyardım. Sözde soykırım masalıyla avunanlar, bu çerçevede ortalığı velveleye verenler yanlışın ve çarpıklığın içine düşmüşlerdir. Şüphesiz, diaspora lobisinin güdümünde milletimizi sanık sandalyesine oturtmaya gayret edenler mahcubiyet yaşayacaklardır. Fransa’da yaşayan Ermenilerde gerçekleri görmelidirler. Tarihten husumet çıkarmanın kimseye bir yarar sağlamayacağını bilmelidirler. Allah’ın izni ve inayetiyle bizim çekineceğimiz, sıkılacağımız ve kaçacağımız bir durum yoktur. Tarihimizin her sayfası şefkatin, alicenaplığın ve insanlık değerlerinin muhteşem örnekleriyle doludur. Kaldı ki bizim millet olarak da kimseden öğrenecek bir şeyimiz bulunmamaktadır. Siyasal kaygılarla milletimizin hedef tahtasına konulmasına da müsamahamız söz konu olmayacaktır.“

Sayın Bahçeli bu konuşmayı yaptığı dönemleri hatırlayalım. Açılım adı altında “Türkiye-Ermenistan sınırların kaldırılması, tarihi utanç(!) ile yüzleşmek, özür dileme erdemi(!), 24 Nisan 1915 ortak acımız, katliamlar ittihatçılar tarafından yapıldı” gibi daha nice kepazelikler devletin protokol konusu haline geldi. Boğazlıyan Kaymakamı Şehit Kemal Bey için “islamî(!)” noktadan katil ve zalim olan birinin asla şehit olamayacağı görüşler kabul görüldü.

Ülkemizde bu gündem makbul(!) sayıldığı günlerde Sayın Bahçeli Ermeni diasporanın en büyük hamiyesi olan ülkede onların gözünün içine baka baka bu sözleri sarfetti.

Sanılmasın ki; Sayın Bahçeli orada bir parti Genel Başkanı olarak partili dava arkadaşlarına hitap etti. Sayın Bahçeli orada tarihî Türk devlet geleneğinin temsilcisi konumundaydı. Türk devletinin onurunu, Türk milletinin cenaplığını ve Türk tarihinin hakikatlarını temsilen konuştu.

Sayın Bahçeli; Tunceli tartışmaları, Suriye krizi, çözüm adı altında yürütülen ihanet süreci, Anayasa tartışmaları, Başkanlık sistemi muamması, Kıbrıs meselesi ve görüp veya göremediğimiz millî meselelerde Türk’ün hafızası ve Türklüğün mukavemeti olmuştur.

MHP’de siyaset yapmak, farklı mevkilerde bulunmak ile MHP’ye liderlik yapmak arasındaki fark tarihi etktendir. Orası “ya Başbakan olurum ya da Babaanne” makamının tescillendiği yer değildir.  Orası sosyal ve reel medya üzerinden kazanılan teveccüh noteri değildir. Orası, ortaya çıkan arkadaşlar üzerinden ara rejim model metoduyla ve liberalist yöntem olan “işbirliği içerisinde rekabet” ile ele geçirilecek makam hiç değildir!

MHP bir geleneğin tezahürüdür. Ve bu gelenek; Ülkücü iradenin tecellisinde ve Ülkücü tavrın koruması altındadır. Gelenek aynı zaman da hatıra demektir. Hatıralar “bir yumrukta parçalanan soğan, bayat çay ve bir kuru ekmek” muhabbeti değildir. Hatıralarımız tecrübedir, tedbirdir, tedariktir.

Yazının girişinde bulunan sözler araştırma geliştirme elemanı değil dünyayı şekillendirmeye ve yönetmeye çalışan küresel odakların elebaşı tarafından sarfedilmiştir. Bu sözlerin yayınlandığı kitabın başlığına bakarak “MHP ile ne alakası var?” diyebilirsiniz. 1980’li yıllar sonrası değişen dünya profiline bakılırsa “pek alakası var” olduğunu düşünüyorum. Türklüğün önemini anlayabilmemiz için küresel odakların çalışmalarına vakıf olmalıyız. “Zıddını” tanımak bazen kendini tanımanı sağlıyor.

Fuller’in sözleri, MHP’nin duruşunu ve öngörüsünü “MHP sadece AR-GE kurumu gibi analizler yapıyor” ithamıyla küçümsemeye çalışanların değil kulağına; idrakına küpe olsun!

Buradan özellikle Ülkücü gençlere de seslenmek istiyorum. Bilgi çağının mabedi olan sosyal medya platformlarda sarfedilen manipülatif duygulardan uzak durunuz. Etkilenip bin yıllık geleneğin temeline göz dikenlere fırsat vermeyin. Kişilerin boyu, endamı, afilli sözleri göze veya gönüle hoş gelebilir ama Ülkücü gençliğin en büyük zenginliği 9 Işık isminde Türklüğün manifestosuna sahip olmasıdır. Bilgi çağında enjekte edilen her bilgi “bilmişlik” türetir. Ve bu bilmişlerin en büyük özelliğe “özgüven” adı altında sergiledikleri terbiyesizliktir. Milliyetçi Hareketin karargahına “Balgat şatosu” ve “Balgat dükalığı” diyenlere, bir Türk beyi olan büyüğümüz Sayın Devlet Bahçeli’ye dil uzatanlara prim vermeyiniz. Sanki çocukluk arkadaşından bahseder gibi Milliyetçi-Ülkücü Hareketin liderinden bahsedenlere; ki öyle olsa dahi; uyarıcı vazifenizi bilgece esirgemeyiniz.

Unutmayın; babalık makamı her erkek evladının koruması ve kollaması gereken makamdır. Çünkü onlar da birer “baba” adayıdır.

Geleneklerine sahip çıkmayanlara Bilge Kağan nasıl seslenmişti?

İtaatsizliğin yüzünden seni kalkındırmış Kağanına ve İline kendin kötülük getirdin.”

Genç Ülküdaşım; Ülkücü Gençlik üzerinde titreyen ve “çınar olacak fidanlarımı kimseye kestirtmem” diyerek Ülkücü Gençliği kendi emelleri doğrultusunda kullanmaya çalışan her türlü odaklara meydan okuyan Bilge bir Lidere sahipsin. Sana da liderine ve Liderin şahsında geleneklerine sahip çıkmak yakaşır.

Fatih OĞUZ
17 Şubat 2016 Frankfurt/Main

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz

Biz Türk müyüz? (Fatih OĞUZ)

Almanya’da doğup büyüdüm. Babama “biz Türk müyüz?” sorusunu sorma ihtiyacı duymadım. Sofrada”besmelemiz”, başucumuzda ayyıldızlı bayrak vardı.

Babama “biz Türk müyüz?” sorusunu sorma ihtiyacı duymadım. Dilimde Türkçe, kulağımda Oğuz Kağan destanı vardı.

Babama “biz Türk müyüz?” sorusu sorma ihtiyacı duymadım. Secdede alnımız, Ramazan’da orucumuz, Bayramlarda tatlı telaşımız vardı.

Babama”biz Türk müyüz?”sorusunu sorma ihtiyacı duymadım. Almanca konuşurduk ama Türkçe hissettiren sevgi, Türkçe düşündüren kaygılarımız vardı.

Babama “biz Türk müyüz?” sorusunu sorma ihtiyacı duymadım. Bodrum katında namaz kıldığımız mescitler, marş okutturan ocaklarımız vardı.

Babama “biz Türk müyüz?” sorusunu sorma ihtiyacı duymadım. Peygamber efendimize salavat getiren, Atatürk’ü saygıyla anan dilimiz vardı.

Babama “biz Türk müyüz?”sorusunu sorma ihtiyacı duymadım. Almanya’nın sosyal ikliminde yetiştik ama Türk’ün kültür ikliminde kimlik edindik.

Babama “biz Türk müyüz?” sorusunu sorma ihtiyacı duymadım. Pazar günleri dışarıda çan çalardı, namaz vakitlerinde babam evde ezan okurdu.

Babama “biz Türk müyüz?” sorusunu sorma ihtiyacı duymadım. Çocukken bende “tam müslüman olmak için Türk Ordusunda askerlik yapmam lazım” düşüncesi vardı.

Babama “biz Türk müyüz?” sorusunu sorma ihtiyacı duymadım. Künyemde “Fatih” adı, Alman okulunda “İstanbul’u alan Türklerin komutanı” diye anlatan tarih dersi vardı

Babama “biz Türk müyüz?” sorusunu sorma ihtiyacı duymadım. Arabayla Türkiye’ye giderken sınırda nöbet tutan Mehmetçiğe asker selamı veren babam vardı

Babama “biz Türk müyüz?” sorusunu sorma ihtiyacı duymadım. Balkanlardan, Tuna’dan geçerken “Tuna nehri” marşını okuyan babam vardı.

Babama “biz Türk müyüz?” sorusunu sorma ihtiyacı duymadım. Çünkü bu soruyu sorma ihtiyacı duyurmayan Türklük aşkına sahip babam vardı.

Fatih OĞUZ
19 Nisan 2016 / Frankfurt-Main

 

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz