Tag Archives: Felsefe

Bir Ahmet Şafak Romanı “Turukkuların Hayaleti” Üzerinden Mitoloji Yorumu (Fatih Oğuz)

Alman feylesof Hinrich der ki “rüyalarım beni uyanık tutar”. Hinrich feylesoftur ama aynı zaman da gazeteci ve öğretmendir. Bunu yanı sıra çocuklara yönelik şarkılar besteleyen bir sanatkardır. Pedagoji ağırlıklı bir zanaat icra eden birinin “rüyalarım beni uyanık tutar” tespitine hem pedogojik, hem de sosyolojik olarak dikkate almak gerekir. 

“Uyku yarı ölüm hali” olduğuna göre, diğer yarısı uyku olmayan halidir. Rüyaları daha hareketli ve sürekleyici olan uykular beynin yüksek düzeyde çalıştığını ve vücudun refleksleri dinç olduğunu gösterir. İnsan uyku halinde olmadığı vakit rüya yerine düş görüyor ve düşünü düşünceye dönüşmesi için bilgilerini ve bilgi edindiklerini kodlamaya çalışıyor. 

İnsan için geçerli olan toplumlar için de geçerlidir. Toplumunun da uyku ve uyku olmayan hali vardır. Tek bir farkla; toplumlar insanlarda olduğu gibi uyku ve uyku olmayan hallerini belirleyen saatlere bölünmemiştir. Bunun dışında aşağı yukarı insanda zuhur eden, toplumda da etki ve tesir bakımından da aynı derecede zuhur eder. 

Dolayısıyla toplum uyku halinde, yani yarı ölü halinde, olsada onun bilinçaltını hareketli ve vücut reflekslerini dinç tutacak rüyalara; uyanık olduğu vakitlerde keşiflere yol verecek düşüncelere yani düşlere ihtiyaç duyar. 

Bilinçaltı manipülasyonu olan simülasyonlar insana iradesinin dışında çok şey yaptırır. Telegram üzerinden zihin kontrolü, zihin işkenceleri, hipnozlar ve buna benzer uygulamalar modern topluma dönük radyolar, televizyonlar ve postmodern dönemde internet araçlar üzerinden toplumu yönlendirme, dönüştürme, pasifize etme faaliyetlerine şahit oluyoruz. 

Bu tür manipülatif girişimlere en çok kendi rüyasını görmeyen, göremeyen; rüya görmesini sağlamayan idarelerin yönetimi altında olan toplumlar açık. 

Bir millet kendi rüyasını uyku halinde, kendi düşünü uyanık halinde görmeye başladığında dünyayı simülasyon yumağına dönüştüren algı merkezlerin saldırısına uğrar. 

Millet tekrar kendi rüyasını, kendi düşünü nasıl görmeye başlayacaktır? Gördüklerimizi hatırlatacack emareler vardır. O emareleri bize zincirleme içerisinde açıklayan akıl ve algı yetisi vardır. İşte onlar bu emareleri çözen kişilerin ortaya koydukları anlatımlarıdır. Zamanla birlikte bu anlatımlar bir milletin ruh yurdundan salınan elçilerdir. O elçilerin toplayıp ortaya koydukları yansımalar bugünün diliyle tarif edecek olursak en uygunu mitolojidir. 

Mitoloji bir milleti uykuda diri, uyanık halinde dinç tutar. Bilinçaltımıza, algımıza sirayet etmeye çalışan manipülatif simülasyonlara karşı milli mukavemeti oluşturur. 

Turukkuların Hayaleti – Alparslan’ın Rüyası

Sanatçı-Yazar Ahmet Şafak’ın kaleminden çıkan son polisiye romanı “Turukkuların Hayaleti” adını taşımakta. Konusu “Aşk Filminde Cinayet” alt başlığı ile ifade edilmekte. 

Ahmet Şafak’ın her romanı düzenlidir. Anlamlar ve idealler düzeni. Vasat meselelerin gölgesinde iki kişinin aşkını anlatabilirdi ve yüksek tiraj vaat eden sansasyonel bir son ile simülasyon eserler yazabilirdi. Lakin o anlamın ve idealin himayesinde aşkı anlatarak uyku halinde olan millete kendi rüyasını, uyanık olan millete kendi düşünü anlatmayı tercih etti. “Turukkuların Hayaleti” romanında ifade ettiği gibi: “Yıkıldığım yerden kalkacak gücü her zaman kendimde bulurum. Çünkü hayal kurmaktan vazgeçmem. Bir hayalperesti hiçbir güç durduramaz. İnanarak çalışan, hatalarını görerek yeni adımlar atmaktan çekinmeyen kabiliyet sahiplerini hayat eninde sonunda mükafatlandırır.” Uyuyanda, uyumayanda eninde sonunda ölecektir. Ölümlü bir dünyada gününü gün etmek var iken neden toplumun rüyalarıyla, düşleriyle meşgul olunur? Yine kitapta geçen ifadeyle “devler dururken karıncalarla yürüyen bir şövalye” olmak ne kazandırıyor? Bu soruların cevabı kişi kendi yaşantısında bulmalıdır. Bu soruların cevabını bulabilecek olanlar, yine kitapta geçen bir örnekle ifade edecek olursak “halıda, bir milletin içtimai şifrelerini bulabilme” marifetine nail olabileceklerdir. 

Milletçe milli ve sahi hayaletlere ihtiyacımız var. Diyeceksiniz ki gerçekçiliğin hüküm sürdüğü bir devirde hayalet gibi varsayılan varlıkların ihtiyacını duymak akıl dışı değil midir? Gözümüzün önüne serilen perdeyi delebilmenin tek yolu kendi hayaletlerimize sarılmaktır! Çivi çiviyi söker demiş atalarımız. Onların simülasyonlarına karşı biz kendi hayaletlerimizle ortaya çıkmalıyız! Bunu Atsız Bozkurtlar, Deli Kurt ve özellikle de “Ruh Adam” isimli romanlarıyla yapmaya çalışmıştır. “Ruh Adam” isimli romanıyla milletimizin hayaletini ete kemiğe büründürmüştür. Mitolojimiz sanıldığından daha zengin ve erdem doğurucu. Başka mitolojilerde entrika, hırs, haset, gayrı ahlaki ilişkiler ve daha nice erdemli olmayan davranışlar hakim unsur iken Türk mitolojisinde adalet, asalet ve celadet hakim unsurdur. 

Ziya Gökalp “Fertte zihin ne ise, cemiyette de medeniyet odur. Fertte seciye ne ise, cemiyette de hars odur.” der. 

Bu tarife uygun düşer mi bilmiyorum ama Ahmet Şafak’ın “Turukkuların Hayaleti” fertte zihin, cemiyette de medeniyettir. “Alparslan’ın Rüyası” ise fertte seciye, cemiyette de harstır. 

“Halıda, bir milletin içtimai şifrelerini bulabilmek” ne ise Ahmet Şafak “romanlarında da, bir milletin içtimai şifrelerini bulabilmek” aynı marifete tabidir. 

Yılgınlık yok; Kozmopolitlerin renkli dünyasından çıkan simülasyonlar, tarihimizin bilinçaltını yurt edinen milli hayaletlerimizden ürker. 

03 Ekim 2018 / Frankfurt-Main

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz

Sevilenin dengi olmak – Franz Kafka

Dünyadan elini ayağını çeken herkes herkesi sevmelidir, çünkü onların dünyasından da elini eteğini çekmektedir. Böylece asıl insan doğasının içyüzünü sezmeye başlar; bu varlık sevilmez de ne yapılır; ama bunun tek şartı vardır: sevilenin dengi olmak.

Franz Kafka

60. Aforizma

Yorum bırakın

Filed under Franz Kafka

İnsanlarla Yaşamak Güçtür, Çünkü Susmak zordur

“İnsanlarla yaşamak güçtür, çünkü susmak zordur.” (Nitşe)

*

Her insanın kafasına takıntı haline getirdiği bir meta vardır. Yaratılıştan
bu yana metaya yüklediği anlam ile “ben” olgusundan “biz” olgusuna bir tevzif
yolculuğuna çıkma gayretinde olmuştur.

*

Bu yolculuk esnasında edinmiş olduğu bilgileri, gözlemleri ve tecrübeyi
paylaşma arzusu deli deniz gibi kabarır, çalkalanır. Yalçın kayalıklara yumruk
indiren dalgalar gibi insanların tabularına, alışagelmiş yaşamlarına ucube ve
aykırı fikirler çarptırır.

*

Bir yandan çekinir, yanlış anlaşılmaktan veyahut insanların alışagelmiş
hayatlarını altüst etmekten korkar. Ama ifşa dürtüsü rahat koymaz ve bilgi
edinmenin en tehlikeli yönüne hızlıca hareket geçer: Tanınmak!

*

Bilgi edinen, çeşitli vakalara mana yükleyebilen, varlık içerisinde yokluk,
yokluk içerisinde varlık polaritesine sahip olabilen birey, kendisine sır
edinmeye zül sayar.

*

Çünkü o artık Eflatun’un eserindeki Sokrates “mağara” benzetmesindeki figüran olmaktan kendisini
aşmış.

*

Ruh’un yansıması sayılan gölgesine hakim olmuş. Aklın egoya olan hükmünü
kaldırmış ve hükümdarlığı egosuna teslim etmiş.

*

Artık ona dayatılan bilgi kümeleri değil; onun idrakinde gelişen, kavramlaşan
duygu-akıl manzumesiyle ağılaşan ego-bilgiler tercih mekanizmasını
hareket halinde tutan.

*

İnsanlarda bastırılmaya çalışan bu karakter ortaya çıktığı vakit diğer toplum
fertlerine nazaran daha korkusuz ve daha idealisttir.

*

O menfaat endişesi taşımaz. Anlaşılmamaktan biraz tırsar. Lakin “anlaşılan
tek tip türü birey” olmaktanda nefret eder.

*

Çok eziyet görür. Çok zulüm yaşar. Bazen Hallac-ı Mansur olur. Bazen İmam-ı
Azam. Bazen Nesimi.

*

Onlar toplumsal büyümeyi kalıba, toplumsal meşruiyeti kişilerin
çoğunluğuna bağlayan teknisyenler değildi.

*

Onlar toplumsal büyümeyi, toplumsal demokrasiyi, toplumsal rönesansı,
toplumsal kalkınmayı “ego” olgusunun

kemal mertebesine bağlayan birer solidarist öncüleridir.

*

Tek kişi gibi görünseler bile, aslında her kişinin içinde beslediği, sahip
olduğu duyguların açığa çıkaran iletişim taşıyıcılarıdır onlar.

*

Yani baktığınızda o tek kişi aslında “biziz”.

*

Öylese “ben” olgusunun cesaretine “biz” cesaretini eklemek yerine, ne diye
halen “sen” pasifizesiyle sindirilmiş haldeyiz?

*

Bu böyle olduğu müddetçe bu hikayenin kahramanları hep fil ile tek başına
kalan Nasreddin Hoca, hainler ise kralın önünde hocayla fili tek başına bırakan
“biz” oluruz.

*****

Fatih Oğuz

09 Nisan 2011 / Frankfurt a. Main

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz

Bari Şikayetlerimizde Riya Yapmayalım

İnsan fıtrat gereği “kabullenemediği” ama onayı ile gerçekleşen olaylara
karşı kendisinin “aldatıldığını” söyler. Halbuki insan iradesini ve aklını
kullanmakta en işlev seviyeye sahip varlıktır.

***

Toplumuzun genelinde “Siyasi İktidar bizleri aldattı” kanısı günden güne
yaygınlaştığını görebiliyoruz. Bu davranış her şeyden evvel aldatanı deşifre
etmek değil, pasif veya aktif bir suç ortaklığını kanıtlayan delilleri imha
etmek için tedirginli girişimdir.

***

Vermek fiili ancak karşı tarafta alan varsa gerçekleşir. Aynısı tersi içinde
geçerli. Bu iletişim ve münasebet disiplinin çerçevesi dahilinde gerçekleşen
diyalog gösterisidir. Bu diyalog her iki tarafın kabulü ve onayı doğrultusunda
sonuç alır.

***

Söylemek istediklerime netlik kazandırmak için Slovak düşünür Slavoj Zizek’in
“İdeolojinin Yüce Nesnesi” adlı kitabında okuduğum bir fıkrayı sizlerle
paylaşmak istiyorum:

***

“Bu yüzyıl başlarında bir Polonyalı ile bir Yahudi bir trende karşı karşıya
oturmuşlar. Polonyalı tedirgin bir biçimde yana kayıyor, bu arada da gözlerini
Yahudi’nin üzerinden ayırmıyormuş; bir şey onu rahatsız ediyormuş, en sonunda
kendini artık daha fazla tutamayarak patlamış: “Söyler misin, siz Yahudiler
insanların cebini son kuruşuna kadar boşaltıp servet biriktirmeyi nasıl
başarıyorsunuz?” Yahudi cevap vermiş: “Tabii söylerim ama bedavaya olmaz, önce
bana beş zloti (Polonyanın Para Birimi) ver.” Yahudi bu parayı aldıktan sonra
anlatmaya başlamış: “Önce ölü bir balık bul, kafasını kes ve içine su dolu bir
bardak yerleştir. Sonra geceyarısı, ay tam tepedeyken, bir bardağı bir kilisenin
bahçesine göm…” Polonyalı açgözlü bir tavırla “Ee,” diye sözünü kesmiş, “bütün
bunları yaparsam, ben de zengin olur muyum?” “Öyle hemen olmaz,” diye cevap
vermiş Yahudi, “daha başka şeyler de yapman lazım, ama geri kalanını öğrenmek
istiyorsan beş zloti daha vermelisin!” Yahudi parayı aldıktan sonra hikayesine
devam etmiş; kısa bir süre sonra yine para istemiş ve bu, sonunda Polonyalı
öfkeyle bağırana kadar böyle devam etmiş: “Seni aşağılık herif, ne yapmak
istediğini anlamadım mı sandım? Bu işin sırrı mırrı yok, sen sadece cebimi son
kuruşuna kadar boşaltmaya çalışıyorsun!” Yahudi sakin sakin, uysal bir tavırla
cevap vermiş: “İşte şimdi biz Yahudilerin bu işi nasıl yaptığımızı
anladın…”

***

Düz mantıkla bakıldığı vakit çoğumuz Yahudinin aldattığını söyler. Ama burada
bir aldatmanın sözkonusu olmadığı apaçık ortada. Çünkü, Polonyalı sadece
açgözlülüğünden ötürü bir yerlere gelmek istiyor. Ve bu yolu bu yöntemi öğrenmek
için karşı tarafın her teklifine gözü kapalı evet diyor.

***

Yahudi ona bilmek istediğini, öğrenmek istediğini göstermiş. Yani
diyalog’daki dürüstlüğü uygulamış. Ya Polonyalı? O cebinin boşaltımasının kendi
onayıyla gerçekleşmesinin verdiği acı ile çareyi karşı tarafı “aşağılık herif”
diye suçlamakta buluyor.

***

İnsan sadece kendisini aldatır.

***

Eğer öyle olmasaydı; “eşrefi mahluk” yüceliğinde olan insana “cüz’i irade”
sorumluluğu verilmezdi.

***

Fatih Oğuz

Dinslaken / 2009

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz