Tag Archives: ilber ortaylı

„PAYIMIZI VEREN YAŞAYACAK, VERMEYEN ÖLECEK …” (Fatih Oğuz)

(Bu yazı 7 Haziran 2015 tarihinde gerçekleşen Genel Seçimleri öncesi yazılmıştır.)
İlber Ortaylı “Türklerin Tarihi” isimli son kitabında “coğrafya, itaat edilmesi gereken amir ve temel bir kategoridir[1] der. Coğrafya, milletlerarası mücadelelere kimlik veren en önemli etkenlerin başında gelir. Coğrafyalar bir milletin, bir topluluğun, bir medeniyetin koordinatlarını ana bellek gibi muhafaza eden ve yeri geldiğinde bilişim yazılımı gibi gelişmelerin kapsamında düzeni veya sistemi güncelleyen konumundadır.
Türkiye coğrafyası “medeniyetler beşiği” olarak dünya kamuoyu tarafından kabul görülür.
Semâvî dinlerin, uygarlığın, ticaretin, siyasetin, felsefenin ve sanatın dağılım merkezi olan bu coğrafya yeraltı ve yerüstü zenginlikleriyle birlikte tarihi hazinesinde dünyanın yaratılışını barındırmaktadır.
Dolaysıyla her milletin, her topluluğun gözü de, gönlü de, aklı da Türkiye diye adlandırılan coğrafyadadır.
Bu coğrafya cihan hakimiyetin anahtarı, nişanı ve de tapusu gibidir.
Türk milleti bu coğrafyada, 1000 yıllık gibi bir zaman dilimi içerisinde (Tarih Bilimi için bu zaman dilimi pek uzun sayılmaz) İmparatorluklar, Beylikler ve Cumhuriyet yönetiminde Devlet kurarak “Türk egemenliği” oluşturdu.
1000 yıllık milli bilinçimiz ve milli birikimiz göstermiştir ki; bu coğrafyada gelişen her olay hiçbir zaman tesadüf değildir.
TÜRKİYE, TÜRKLERE BIRAKILAMAYACAK KADAR ÖNEMLİ VE ZENGİN BİR ÜLKEDİR
Elbette bu anlattıklarım bir çoğumuz tarafından en teferruatlı derecede bilinmekte. Lakin gündelik streslerin içerisinde boğulan fertler, algı manipülasyonuna maruz kalan toplumlar, yapay ve kurgulanmış kamuoyu nedeniyle milli hafızamız, kamu ruhumuz gölgelenmektedir.
Milli hafızamızı, kamu ruhumuzu harekete geçirebilmemiz için tarihte gelişen olayların senkronizasyonuna hakim olmakla birlikte bugünümüze uzanan gelişmelerin merkezine “sebep-sonuç” ilişkisini oturtmalıyız.
Yaşam alanı bakımından Avrasya olup, dinî ve “idea of Empire” açıdan aidiyat köklerinin Ortadoğu’ya, Anadolu’ya uzanan toplulukların ortak kanaatı “Türkiye, Türklere bırakılamayacak kadar önemli ve zengin bir ülkedir” türünden olduğu defalarca mecmualarda, canlı yayınlarda ve gazete köşelerinde dile getirilmiştir.
 Papa Fransuva Vatikan’da yaptığı sözde Ermeni soykırım ile ilgili açıklaması[2] bahsedilen “Türkiye, Türklere bırakılamayacak kadar önemli ve zengin bir ülkedir” görüşünün bir parçasıdır. Papa Fransuva, Türk milletinin ve Türkiye coğrafyasının dünü, bugünü ve yarını ile ilgili “mutlak bir hesabın” içerisinde olduğunu göstermiştir.
Papa’nın “20. Asrın ilk soykırımı Ermeni Jenosidi” açıklaması ardından Avrupa Parlamentosu üç gün sonra bağlayıcı nitelik taşımayan ve tutum beyanı niteliğinde olan sözde Ermeni soykırımına dair karar tasarısını oy çokluğuyla kabul etti[3].
Papa’nın açıklaması ve AP kararı beraberinde yankılar getirdi. Kimi destekledi, kimi de kınamış gibi yapıp aslında “gelin bu işin ortasını bulalım” diye “ortak acı”nın mimarlığına soyundu.
 “Ortak acı” sektörünü oluşturan AKP iktidarı Ermeni diasporanın elini güçlendirecek adımlar atmaktadır.
Bu iki yüzlü ve teslimiyetçi zihniyetin gerçek yüzünü bir kaç örnek ile açığa çıkarmaya çalışacağım.
Papa Fransuva’nın son Türkiye ziyareti nedeniyle “Papa’yla bir çok konuda aynı düşünüyoruz”[4] diyen Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve 12 Şubat 2015[5] tarihinde gayrimüslim kanaat önderleriyle yaptığı görüşmede “Ermeni diasporası, düşman diaspora değil, bizim diasporamız” diyen Başbaşkan Ahmet Davutoğlu Avrupa Parlamentosunun kararında referans teşkil ettiler.
 AP’nin 8 maddelik kararının 3’üncü maddesinde aynen şöyle yazılmaktadır:
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun taziye içeren ve Osmanlı Ermenilerine yönelik zulümleri tanıyan açıklamaları doğru yönde atılmış bir adım olarak değerlendiriliyor.”[6]
Bu da nerden çıktı? diye soracak olanlar bir zahmet buyurup Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlık resmi sayfasına girerek 23 Nisan 2014[7] tarihinde o dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Ermeni diasporanın “Ermeni Jenosit” adına bayraklaştırdığı “24 Nisan 1915” tarihine binaen taziyesini okuyabilir.
Ermeni diasporasının “24 Nisan 1915” ile ilgili iddiaları, teorileri veya talepleri olabilir. Lakin, Türkiye Cumhuriyetinin Cumhurbaşkanı ve Başbakanı “24 Nisan 1915” tarihiyle ilgili taziyelerde bulunuyorsa bize ancak “herkes fıtratına uygun davranıyor” demek düşüyor.
Derin meseleler ve önemli konular o kadar birbiriyle karıştırılıyor ki; Türk milletinin dününü, bugününü ve geleceğini pervarsızca harcamaya çalıştıklarını görebiliyoruz. Başbakan Ahmet Davutoğlu yapmacık ve sahte bir tepki ile Ermeni diasporasına ateş püskürdüdüğünü göstermek için 21 Nisan 2015[8] tarihinde “Başbakan Özel” isimli televizyon programında şu açıklamalarda bulundu: “Ermeni diasporası zengin sayılabilir; ancak Ermenistan neden fakir? Yahudi diasporası bu konuda İsrail’i de zenginleştirmişlerdir.”
Sayın Davutoğlu Yahudi diasporası ve İsrail benzetmesinde bulunurken Nürnberg Uluslararası Askerî Ceza mahkemesi öncesi ve sonrası diye açıklık getirmemesi şahsım tarafından iyimserlikle karşılamam mümkün değildir.
“Soykırım”, “Jenosit” veya “Holokost” gibi tanımlamalar hukuki karaktere sahip olmasına rağmen Ahmet Davutoğlu’nun “Yahudi diasporası-İsrail” benzetmesinde bulunuyor olması gün ışığına çıkarılmayan Ermeni diasporanın ve destek veren emperyalist odakların kurduğu müzakere masalarında verilen tavizlerin ve imzalanan protokollerin varlığı hakkındaki süphelerimi kuvvetlendirmektedir.
Davutoğlu’nun “Tehcir insanlık suçudur”[9] sözü ileriye dönük hangi hukuksal bedellerin müsebbibi olacağını bilmiyor olması mümkün değildir.
Davutoğlu istediği kadar “24 Nisan 2015” tarihinde Çanakkale anmasına özel anlam yüklenmemesi gerektiğini söylesin, bir dönem kendisinin de başında bulunduğu Dış İşleri Bakanlığına bağlı Türkiye Cumhuriyeti Avustralya Büyükelçiliğinin hazırladığı takvim ajandasının Nisan bölümünün 24’üncü gününe rast gelen resim (orta sağ) “özel anlamı” fazlasıyla gösteriyor:

7c9ee4df9a9d66378f38a900c2d23f0d

Resim kolajında Çanakkale’de düzenlenen Anzak anmalarını gösteren resimlerin arasında Erivan’da bulunan sözde Ermeni Soykırım anıtı etrafında yapılan töreni gösteren bir resim mevcut.
Türk milletinin zekasıyla oynamaya çalışmak en sevdikleri hobi olsa gerek.
Muğlak cümleler kurup Türk milletini gerçeklerden uzak tutmaya çalışanlardan biri de Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’tır. 20 Nisan 2015 tarihinde “Bilerek, kasıtlı ve isteyerek soykırım yapmadık”[10] diye bir cümle kullanan Arınç’a tersten bir soru soralım: O zaman bilmeyerek, kasıtsız ve istemeyerek soykırım mı yaptık!?
YÜZYILLIK TAZİYE VE NE OLDUYSA DEVLETİN HATALARI YÜZÜNDEN OLDU
Ermeni diasporayla birlikte aynı frekansı kullanan sadece AKP’nin yönetici kadrosu değil aynı zamanda bir dönem veya halen başta Recep Tayyip Erdoğan’a ve AKP’ye yakın kalemşorlardır.
Cengiz Çandar dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile birlikte “Ermenistan-Türkiye milli maç” bahanesiyle Ermenistan’a gidenlerden biri.  Çandar 7 Eylül 2008 tarihli “Erivan’da Ararat’ı seyrederken…” başlıklı yazısında şunları söylemekte: “Erivan’a gelipte, hangi milletten ya da düşünceden olursanız olun, 1967 yılında yapılmış olan Soykırım Anıtı’na ve yanıbaşındaki müzeyi görmeye gitmemek, Mekke’ye gidip Kabe’yi görmeden dönmek gibi bir şey.”[11]
Türk Bayrağı’nın adı değiştirilsin diyen, Milli Şehit Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in “Milli Şehit” ilan edilmesinden rahatsızlık duyan Hilal Kaplan isminde şahıs 25 Nisan 2014 tarihinde kaleme aldığı “Yüzyıllık taziye” başlıklı yazısında şunlar yazmaktadır: “24 Nisan 1915’te başlatılan İttihatçı operasyon İslâm hukuku açısından zulümdür; (…) Bu günah önce İttihatçıların, sonra onlarla işbirliği yapanların sonra da bu zulme ses çıkarmayanların üzerinedir. Çünkü 24 Nisan 1915’te başlayan süreçte ‘Hak’ ayaklar altına alınmıştır.”[12]
Özellikle biri var ki; Tayyip Erdoğan’a “Reis”, “abi” diye hitap eden ve hatta canlı bir televizyon programında “Artık hayal edemiyorum çünkü ben hayal etmeden siz yapmış oluyorsunuz” diyecek kadar Tayyip Erdoğan’a duyduğu hayranlığını dile getiren Hakan Albayrak 24 Nisan 2013 tarihli “Ermenilerden özür dilemeliyiz” başlıklı yazısında neler hayal ediyormuş bir okuyalım: “Bugün 24 Nisan. Ermeni hemşerilerimizin matem günü. 1915’te yaşanan vahşeti acıyla andıkları gün. (…) Tarihimizde rezil bir sayfadır bu. Keşke yırtıp atabilsek. Yırtıp atamayız, ama altına şöyle bir şerh düşebiliriz: O akıl almaz zulmü işleyenlerin torunları Ermenilerden özür dileyerek redd-i miras eylediler. (…) 6-7 Eylül olaylarında barbar Kemalist kitlelerin derin devlet kaynaklı terörü yüzünden İstanbul’u terk etmek zorunda kalan Rumlardan ve öldürülen Rumların çocuklarından, torunlarından da özür dileyelim, onlara da tazminat ödeyelim. Tabii, varlık vergisi terörünün kurbanlarını da unutmamalıyız. Bir de, aslında hepsinden evvel, PKK meselesinde hayatını kaybeden 30 ilâ 40 bin vatandaşımız için özür dileyip, hiçbir ayrım yapmadan, kimin hangi tarafta öldüğünü bakmadan, “Ne olduysa devletin hataları yüzünden oldu” diyerek, istisnasız bütün maktullerin ailelerine tazminat ödemeli devlet.”[13]
Davutoğlu’nun “bizim diasporamız” dediği Ermeni diasporasının temelinde terör yöntemi kullanan katiller çetesi mevcuttur. Yazımın başlığı olarak kullandığım “payımızı veren yaşayacak, vermeyen ölecek…” cümlesini Yazar Ahmet Şafak’ın polisiye romanı olan “Kurt 2015” kitabında okudum. Romanda bu cümlenin kaynağı şu şekilde anlatılmakta: “Bir Ermeni bilim adamının folklorla ilgili araştırmasını içeren makale işte ellerinin arasında duruyordu. (…) Bir tekerleme. 1910’lu yıllarda, Van civarındaki Ermeni çocuklarının kullandığı bir tekerleme. Bazı özel günlerde, kapı kapı gezip harçlık ya da benzeri şeyler isteyen çocuklar, kendilerine bir şey vermeyen komşularına böyle tepki gösterirlermiş.”[14]
“Payımızı veren yaşayacak, vermeyen ölecek…” tekerlemesi Türk milletinin varlığına göz dikmiş, Türkiye coğrafyasını parçalamak için her türlü terör örgütüyle işbirliği yapan Ermeni diasporasının ruh halini çok net anlatan en güzel örnektir.
FRANSA’DA ERMENİ SOYKIRIM İDDİALARI İFTİRADIR DİYEBİLMEK
Recep Tayyip Erdoğan’ın, Ahmet Davutoğlu’nun ve AKP’nin yönetici ve propaganda kadrosunun Türkiye coğrafyasından Türk’ün adını silmek isteyenlerle, Türk’ün egemenliğine son vermek isteyenlerle işbirliğini sadece “Ermeni diasporası” örneği ile net görebiliriz.
Papa’nın veya AP’nin açıklamaları, Türkiye’mizi ve Türk milletini yönettiğini düşünen işbirlikçiler kadar zarar veremezler.
Buna karşılık, Türk milletine karşılıksız bir sevgi ile dünyaya olan bakışını Türkçe kodlarla şekillendiren, Milliyetçi-Ülkücü Hareketin Lideri Sayın Devlet Bahçeli Fransa’da 7 Nisan 2012 tarihinde kamuoyuna şu şekilde seslendi:
“Ankara’da ne diyorsam Fransa’dan bir kez daha kararlı bir şekilde aynısını dile getiriyorum: Ermeni soykırım sözleri iftiradır, boştur, hüsnü kuruntudur ve temelsizdir.”[15]
Bir tarafta Ankara’da Ermeni diasporasına “taziye mesajı” ileten Tayyip Erdoğan ve AKP kadrosu, bir diğer tarafta Ermeni diasporasının en güçlü olduğu Fransa’da “Ermeni soykırım sözleri iftiradır” diyebilen Milliyetçi-Ülkücü Hareketin Lideri Sayın Devlet Bahçeli.
Tarihin hiçbir döneminde insanlık suçu işlemeyen, mazluma ve mağdura sahip çıkmak adına kendi varlığını feda edecek erdemi gösteren, Ermenileri, Arapları, Yahudileri, Gürcüleri, Rumları kendi sofrasını, safını ve sırtını paylaşan Türk milletini sanık sandalyesine oturtmalarına razı mı geleceğiz?
Tarihine vurulduğumuz, varlığına tutulduğumuz büyük Türk milleti; bu gidişattan rahatsızlık duyuyorsan o zaman Ankara’da ne diyorsa Tunceli’de, Diyarbakır’da, Yozgat’ta, Fransa’da, Almanya’da aynısını dile getiren Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli ve Milliyetçi kadroyu 7 Haziran 2015 tarihinde iktidara ulaştırmalısın.
Hürriyet için, gelecek için, Vatan için elini vicdanına koymalısın.
Fatih Oğuz
23 Nisan 2015 / Frankfurt-Main
[1] Türklerin Tarihi, İlber Ortaylı, Sf. 25
[2] Papst spricht von Armenier-“Genozid” http://www.tagesschau.de
[3] AP’den Türkiye’ye: ‘Soykırım’ı tanı http://www.hurriyet.com.tr/dunya/28737346.asp
[4] Erdoğan: ”Papa’yla bir çok konuda aynı düşünüyoruz” https://www.youtube.com/watch?v=cikhBQUVlGE
[5] Başbakan’dan gayrimüslimlere: Ermeni diasporası, bizim diasporamız http://www.haberturk.com/gundem/haber/1042542-basbakan-ahmet-davutoglu-gayrimuslim-kanaat-onderleriyle-bulustu-ermeni-diasporasi-bizim-diasporamiz
[6] AP’den Türkiye’ye: ‘Soykırım’ı tanı http://www.hurriyet.com.tr/dunya/28737346.asp
[7] Sayın Başbakanımızın 1915 olaylarına ilişkin mesajı http://www.basbakanlik.gov.tr/Forms/_Article/pg_Article.aspx?Id=974ccd3b-fb77-499a-ab6a-7c5d2a1e79c9
[8] Davutoğlu diasporaya ateş püskürdü http://m.internethaber.com/News.aspx?q=782777
[9] Başbakan Ahmet Davutoğlu: “Tehcir insanlık suçudur’ dedim” http://www.cnnturk.com/turkiye/basbakan-ahmet-davutoglu-tehcir-insanlik-sucudur-dedim
[10] Arınç: Bilerek, kasıtla ve isteyerek soykırım yapmadık http://www.cnnturk.com/turkiye/arinc-bilerek-kasitla-ve-isteyerek-soykirim-yapmadik
[11] Erivan’da Ararat’ı seyrederken… 7 Eylül 2008, Referans Gazetesi Cengiz Çandar
[12] Yüzyıllık taziye, 25 Nisan 2014, Yeni Şafak, Hilal Kaplan
[13] Ermenilerden özür dilemeliyiz, 24 Nisan 2013, Star Gazetesi, Hakan Albayrak
[14] Kurt 2015, Küsena Yayınları, Ahmet Şafak, Sf. 80 ve 82
[15] MHP Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli’nin Fransa Demokratik Ülkücü Türk Dernekleri Federasyonu’nun
10. Büyük Kurultayı 7 Nisan 2012 http://www.mhp.org.tr/htmldocs/mhp/1958/mhp/Fransa_Demokratik_Ulkucu_Turk_Dernekleri_Federasyonu_nun_10_Buyuk_Kurultayinda_Yapmis_Olduklari_Konusma_Metni_.html
Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz

Sözlü Kültür ve Sözlü Tarih İlişkisi Üzerine Bazı Görüşler (Ruhi Ersoy)

Bu makalede, Sözlü Kültür ve Sözlü Tarih kavramları üzerinde durulmuştur. Bu iki kavramın birbiri ile olan ilişkisi tespit edilmeye çalışılmış ve sözlü tarih çalışmalarının sözlü kültür bünyesinde yer alması gerektiğine dair görüş ve düşünceler ileri sürülmüştür.

İnsanlığın yeryüzü serüveni ile başlayan ve tabiatla yüzleşmesi ile ilk ürününü veren, bireyin kendi dışındaki dünyayı algılaması ile yeni şekiller kazanmaya başlayan kültür, yerküre üzerinde insanların dağılım bölgelerine göre farklılaşmaya başlamış ve her topluluğa göre o topluluğun yaşadığı coğrafyanın da katkıları ile çeşitlenmiştir. İnsan topluluklarının yeryüzünde farklı görünüm ve yaşayışlarını tayin eden bu kavram hakkında yapılan tanımlar da farklıdır. Söz konusu kültür kavramı ile ilgili tanımların ortak noktasında ise; bir milletin yaşadığı tabiat üzerindeki farklı yaşam biçimi, dünya görüşü, tarihi, dini, dili ve benzeri ortak değerlerin toplamının o milletin milli kültürünü oluşturduğu düşüncesi hakimdir.

Her topluluk, değişik unsurlardan teşekkül ettiğinden maddî, manevî bütün kültür ürünleri, ait olduğu topluluğun kimliğini temsil eder. Kültür sahasında her ne varsa, onların hepsinin yansımalarını sözlü kültür ortamında bulmak mümkündür. Sözlü Kültür ise “bir milletin hayatında, fertlerin sözlü ve yazılı geleneklerinde yer alan- kabulle-riyle, müştereklik gücüne erişen ve millî kimliği oluşturan maddî ve manevî faaliyetlerin bütünüdür.”1 (Yıldırım 1998:38) şeklinde tanımlanmaktadır.

Sözlü kültür, toplumun ortak malı olan hazır kalıpların deneyimleri pekiştirecek şekilde biçimlendirilmesiyle oluşur ve metinden yoksun olduğu için de toplum belleğinde yüzyıllarca gelişerek varlığını halkın bilincine yerleştirerek sürdürür. Sözle biçimlenen düşünce zaman içinde geliştikçe hazır deyişlerin kullanımı da daha ince bir ustalık kazanır (Ong 1995:50-52). Hafızada meydana gelen bu birikim ve birikimin yeni kuşaklara aktarımında kullanılan anlatım biçimleri zamanla daha da gelişir.

Yazının icadına kadar, tarihî birikim ve tecrübe, sözlü ortam kaynak ve kanalları tarafından muhafaza edilip aktarılmıştır. Zamanla sözlü ve yazılı ortam birbirinin içine girerek devam ederken bunlara bir yeni ortam daha eklenir ki bu da elektronik ortamdır. Söz konusu bu ortam birlikteliği yeni kaynaklar ve yeni terkiplerin oluşmasına katkı sağlar fakat söz konusu bu ortamların tamamında söz büyüsünü kaybetmez.

Walter Ong’un tespitine göre; insanoğlunun dünya üzerindeki varlığı 30.000-50.000 yıl öncesine aittir. Buna karşılık ilk yazı 6000 yıl öncesine aittir. Bu çerçevede insanlık tarihinin binlerce yıllık bilgi, deneyim ve tecrübesinin sözlü gelenek vasıtasıyla kuşaktan kuşağa aktarıldığını söyleyebiliriz. Tarih boyunca konuşulan binlerce, on binlerce dilden topu topu 106 tanesi edebiyat üretebilecek derecede yazıya bağlanabilmiş, büyük bir kısmı ise hiç yazılamamıştır. Ong, bugün konuşulan 3000 kadar dilden yalnızca 78 tanesinin edebiyat üretebildiği ve yüzlerce dilin kendisini ifade edebilecek bir alfabe ile karşılaşmadığı iddiasındadır (Ong 1995:14).

İnsanların kendilerini ifade edebilecekleri iletişim kalıplarının oluşması hususunda, sözlü kültür kapsamına, sözsüz gösterime dayanan uygulamaların da dahil edilmesi gerektiği görüşünü ortaya atan Connerton, “günümüzle ilgili deneyimlerimizin büyük ölçüde geçmiş hakkında bildiklerimizin üzerine oturduğu ve genellikle geçmişle ilgili imgelerimizin, var olan toplumsal düzeni meşrulaştırmaya yaradığını” ifade edip “geçmişin anımsanan bilgileri, törensel denilebilecek, uygulamalarla tanışıp sürdürülmektedir.” (Conerton 1999:13) demektedir.

İnsanların günlük hayatlarmdaki en sıradan olaylardan en olağan üstü olaylara kadar tarihe kayıt düşürülmesi söz konusu olan veya kayıt düşürülmeden hafızalarda kalan belleklere kayıt düşülen her türlü sosyal, siyasi, ekonomik ve insani hadiseler sözlü kültür ortamında yaşanmaktadır. İşte bu noktada sözlü kültürün bir alt kadrosu olarak sözlü tarihi de bu bağlamda değerlendirmek gerekmektedir.2 Çünkü tarihi olaylar cereyan ettikleri toplum içerisinde birtakım etkiler bırakmaktadırlar. Bu etkinin bir yansıması olarak da bir sözlü kültür üretiminin (folklor ürününün) meydana gelmesi en doğal bir süreçtir. Örneğin uzun süre devam etmiş, büyük acılara sebep olmuş, savaşlar ve göçler sonunda oluşan destanlar ve acıklı iz bırakan ölüm olayları karşısında yakılan ağıtlar, sosyal ve siyasi olayların sonucunda olayları veya olayların kahramanlarını konu alan türküler bunlara en basit örneklerdir.

Sözlü ortam kaynaklarının yanı sıra tarihçiye yardımcı olan ve malzeme sunan bir diğer disiplinin edebiyat olduğu fikrini ileri atan araştırmacılar da olmuştur. Fakat bunlar tarafından söz konusu edebiyat kavramının içinde de yine sözlü kültür ürünleri sıralanmakta ve şu açıklama yapılmaktadır: “Burada edebiyat kavramını bütün kapsam ve çağrışım kümesi ile birlikte mütalaa etmekte fayda vardır. İlk yazılı edebi verimler, tarihçilikte olduğu gibi, uzun süre sözlü geleneğin taşınması suretiyle oluşturulmuştur. Destanlar, masallar, halk hikayeleri, menkâbeler, gazavatnâmeler, mesneviler bu cümledendir. Geçmişte neler yaşandığına dair tarihçilere bilgi veren aynı hikâye kültürel analizler ile tarihî ve kültürel gelişimin nasıl birbirini güçlendirip nakledilerek anlatıldığı, özellikle anlamlı olayları ve bazı vakıaları bize sağlar.” (Abrahams 1981:3).

Sözlü tarihin sözlü kültür ortamı içinde oluşup gelişmesi açısından, sözlü kültürün bünyesinde değerlendirilmesi hususunu belirtmiştik. Söz konusu bu durumun nasıl olabileceği konusunda öncelikle tarih üzerine düşünmek gerekmektedir.

Tarih üzerine düşünmek “Tarih nedir? Ne içindir?” sorularını cevaplamayı gerekli kılıyor. Tarih kelimesi, hem geçmişte kalan insan ve toplumsal olaylar topluluğunu, yani yaşanmış geçmişi adlandırmak için; hem de yaşanmış olanı, geçmişi konu edinen tarih bilimini belirtmek için kullanılan bir kavramdır. “Tarih” kelimesinin Batı dillerindeki tüm karşılıkları Grekçe istoria, istorien sözcüğünden gelmektedir. (Latince: his-toria, İtalyanca: storia, Fransızca: histo-rie, İngilizce: history, Almanca: Histo-rie). (Özlem 2001:21). İyonya lehçesinde “bildirme”, “haber alma yoluyla bilgi edinme” anlamlarında kullanılan kelime, Attika lehçesinde görerek, tanık olarak bilme anlamlarının yanı sıra çok daha geniş bir anlam içeriğiyle fizik, coğrafya, astronomi, bitki ve hayvan bilgisi ve hatta giderek doğa bilgisini kapsayacak şekilde kullanılmıştır. Bu anlamıyla istoria, bir genel açıklamaya sokulama-yan; ancak gözlenen, “tanık olunan” (istorien) olayların bilgisine verilen ad da olmuştur. İstoria kelimesini sadece doğal olaylara ilişkin birikim bilgisi anlamı ile sınırlamayıp insanların ve insan topluluklarının başından geçenleri kaydetme yoluyla edinilen bilgi anlamında ilk kez Heredotus’un kullandığı görülür. Heredotus böylece istoria terimini  ağızdan ağza aktarılan veya bizzat yaşayarak tanık olunan insani toplumsal olaylar hakkında da kullanmış oluyordu ki, istoria, insani-toplumsal olayları aktarma ve kaydetme yoluyla edinilen bilgi anlamını ilk kez kazanmış oluyordu. (Özlem 2001:22). Bu tanıma daha sonra, Thuki-dies, değerlendirme ve yorumlama etkinliğini de ekleyecektir. (Özlem 2001: 22). Aristotales’in de belirttiği gibi bu devirde ‘tarih’ bir edebiyat türüydü.

19. yüzyıla gelindiğinde tarih için “bilimsel” kelimesi söylenebilir olmuştur. Bu yüzyılın tarih yazımı klasik Yunan antikçağının tarihlerine dek uzanan bir gelenek üzerinde yükseliyordu. “Bu disiplin mit ile gerçek arasındaki ayrımı Thukydides’le paylaşıyordu, bunun yanı sıra bilimsel olmasına ve dolayısıyla tarih yazmanın dış karakterini vurgulamasına karşın tarihin daima bir anlatı biçiminde yazılması gerektiğini kabul etmesi bakımından klasik tarih yazma geleneğini sürdürüyordu.” (İggers 2000:2).

“Bilimsel tarihsel söylem, edebî hayal gücünü içerdiği gibi daha eski edebî gelenek de gerçeği sahih bir geçmişin yeniden kurulmasında arıyordu. Leopold von Ranke’den bu zamana bilimsel yönelim Thukydides’ten Gibbon’a değin süren edebi gelenekle şu üç temel varsayımı paylaşıyordu: 1) Her ikisi de tarihin gerçekten var olan kişileri ve gerçekten icra edilmiş eylemleri ortaya koyduğunu benimsemesiyle gerçekle örtüşme kuramını kabul ediyordu. 2) Her ikisi de insani eylemlerin aktörlerin niyetlerine ayna tuttuğunu kabul ediyor ve tutarlı bir tarihsel anlatı kurmak istiyorsa tarihçinin görevinin bu niyetleri kavramak olduğunu öngörüyordu. 3) Her ikisi de, sonraki olayların tutarlı bir silsile içinde öncekileri izlediği tek boyutlu diakronik bir zaman içinde ilerliyordu. Bu gerçekçilik, kasıtlılık ve silsile varsayımları, Heredot ve Thukydides’ten Ranke’ye, Ranke’den de 20. yüzyılın epeyi ileri yıllarına değin tarih yazmanın yapısını belirledi.”(İg-gers 2000:3).

Tarih en basit şekliyle, en yaygın anlamda geride kalanın bilimi olarak tarif edilmiştir. Görünen eksikliği Marc Bloch “zaman içinde insanların ilmi” diyerek tamamlamaya çalışmıştır. Turner tarihi “geçmişten bize ulaşan günümüzde ortaya çıkan tenkitçi ve yorumcu bir anlayışla incelenen kalıntılar” şeklinde tanımlayarak daha bilimsel bir kalıba sokmuştur.(Kütükoğlu 1998:1) Tarih, insanların faaliyetleri neticesinde meydana gelen olaylarla ilgilenir.

Michelet ve Fustel de Coulognes “Tarihin konusu, tabiatı gereği insandır.” der, Thomas Cariyle ise “İnsanların başardığı işlerin tarihi, yeryüzünde çalışıp çabalamış adamların tarihidir” sözüyle, tarihin büyük insanlar etrafında yazıldığı şeklindeki düşüncesini ortaya koyar. (Kütükoğlu 1998:3)

Yazıyla tanışmış toplumların henüz yazıyla temas etmemiş, merkezlerden uzak kesimlerinde (periferisinde) de ortak kültürel miras ve birikimler, olaylar karşısında alman tavırlar, sözlü kültür ortamı içerisinde üretilirdi. Buna örnek, geleneksel Türk toplumunun ortak hafızası ve vicdanı olan ozanlardır. Söz konusu bu ozanlar milletin hafızasını aktaran bellek konumundaydılar ve toplumsal hayatta gerekli olan bilgiyi üreten dağıtan ve aktaran konumunda olmuşlar sosyal ve siyasi ihtiyaca göre tiplere ayrılarak kültürün, yayılımı ve sürekliliğini sağlama noktasında işlevler üstlenmişlerdir. (Yıldırım 1999:505/530).

İngiliz tarihçi P. Thompson, Afrika kıtasındaki sözlü geleneği değerlendirdiği eserinde yazı öncesi dönemdeki tarihin  tümüyle   sözlü  olduğunu  belirtir.

Thompson’a göre yazı öncesi dönemde zaman, gökyüzü, zanaatlar, beceriler, kanun ve konuşmalar, ticari işlemler kısaca bütün toplumsal birikimin akılda tutulması gerekiyordu (Thompson 1999:20). Bütün bu uygulamalar kolektif hafıza veya görevli kişiler tarafından tutulup kültür olarak sonraki kuşaklara aktarılırlardı. Hatta yazının keşfinin ilk dönemlerinde yazı, bir bilgiyi oluşturan ve bunu kayda alıp düşünceyi kolaylaştıran bir enstrüman olması yerine sadece ambar memurlarının hesap işlerinde bilgiyi saklama maksadıyla kullanılan herhangi bir enstrümandı.(Dupont 2001:19)

Yazılı ortam kaynaklarının yetersiz ve az olduğu meçhul tarihsel dönemlerle ilgili olarak elimizde sadece sözlü ortam kaynakları bulunmaktadır. İşte bu aşamada sözlü tarih disiplini devreye girer. Belgelerin yetersiz, az, yanlı olduğu kanaatini uyandırdığı sn ada tarihsel olayların cereyan ettiği toplumun sözlü geleneğine müracaat edildiğinde bize farklı açılardan ve bilmediğimiz tanıklıklarla aydınlatıcı ufuklar açılabilir. Sözlü Tarih çalışmaları vasıtasıyla tarihi olgu ve olayların farklı cephelerden değerlendirildiğini iddia eden P. Thompson söz konusu bu durumu şu şekilde değerlendirir:

“Sözlü tarih insanlar tarafından kurulmuş bir tarih türüdür. Hayatı tarihin içine sokar. Kahramanlarını yalnız liderler arasından değil, çoğunluğu oluşturan ve o ana kadar bilinmeyen insanlar arasından seçer. Toplumsal sınıflar ve nesiller arasındaki bağlantıyı dolayısıyla anlayışı sağlar. Ortak anlamları ortaya çıkararak tarihçiye ve sıradan insanlara bir zamana ve mekana aidiyet duygusu kazandırabilir. Sözlü tarih, tarihin kabul edilmiş mitlerini ve baskın yargılarını yeniden değerlendirme, tarihin toplumsal anlamını kökten dönüştürme aracıdır. İnsanlara tarihlerini kendi sözleriyle geri verir. Onlara geçmişi verirken geleceği kurmak için de yol gösterir.” (Thompson 1999:18)

Tarih ilmi uzun yüzyıllar ağırlıklı olarak egemenin meşrulaştırılması zemininde merkezî figürlerin etrafında kurgulanıp sunulmuştur. Oysaki bir tarihsel olayı gerçekleştiren aktörlerin sayısı birden fazladır. Ayrıca olaylar farklı toplumsal kesimler tarafından farklı şekillerde algılanır. Sosyal yapı içerisindeki her grup, olaylara kendi penceresinden bakar ve kendi gerçeğini ve haklılığını vurgular.

Tarihsel dönemler içerisinde iktidarlar, geçmişi kendi algılayışı ve siyasal hedefleri doğrultusunda takdim edebilirler. Bilgi ve belgeleri, iktidarı merkeze alan bir nevi egemenin tarihini anlatacak biçimde düzenleyebilirler. Siyasal iktidarlar bununla da kalmayıp asayiş kaygısıyla tarihsel olayları ve buna ilişkin belge düzenini kendi yargılarını destekler mahiyette düzenleyebilirler. Tarihin bu tarz kayde geçirildiği ortamlarda söz konusu olayların birinci derecedeki kahramanlarının hadiselerdeki konumu kayıt altına alınmayabilir. Bu gibi durumlarda farklı toplumsal katmanların ve tarafların edebi eserlerinde ve sözlü kültürlerinde tarihî olayların sağlıklı bir şekilde değerlendirilmesi olaylarla ilgili alternatif bilgi ve belgelerin bulunması mümkündür. Böylece bu üretimlerden tarihî bir kaynak olarak faydalanmak mümkün hale gelir.

Fakat bu faydalanma esnasında tarihçinin oldukça dikkatli ve metotlu bir şekilde davranma mecburiyeti vardır. Çünkü edebiyatçı, eserini ortaya koyarken haricî âlemdeki olay ve mekânlardan seçmeler yapar ve onları bir kompozisyon içinde yeniden üretir. Bu süreçte yaşanmış gerçekliğe ve mekâna aynen bağlanmama keyfiyeti vardır.

Tarihçi malzemesini oluşturmada kısmen edebiyatçı gibi davranmaktadır. Binlerce olay ve bilgi içinden, çok sınırlı sayıda devrin ruhunu aksettirebilecek elemanı alır. Fakat yazma aşamasında değiştirme şansı yoktur, gerçeği olduğu gibi aktarmak zorundadır. Bu aşamada tarihçileri bir zorluk beklemektedir. Tarihçi edebiyat eserindeki kurmaca yapıyı kavrayıp analiz ederek işine yarayacak bilgileri seçebilme yeteneğine sahip olmalıdır.

Bir edebî metnin tarihsel bir belge olarak nasıl kullanılacağı konusundaki öncülüğü F. Köprülü yapmıştır. Köprülü; tarihi, sadece kronoloji ve biyografiye indirgeyen yaklaşımların tutarsız ve eski olduğunu belirtir. Edebiyat eserlerinin zaman zaman aslî kaynakları aşabileceği kanaatindedir. Fakat bu yararlanma esnasında sağlam bir filoloji kültürü, tenkit yeteneği gerektiğini vurgular (Köprülü 1943:379-486).

Edebiyat ve tarih araştırmacılarının disiplinleri arasındaki müştereklik hususunda görüş ve düşünceleri olmuştur. Hülasa söz konusu bu durumla ilgili görüşlerin temelindeki anlayış; tarihçinin edebî esere yaklaşırken söz konusu bu eserlerin estetik endişenin ön plana alınarak yazılan eserler olduğunu göz önünde tutması gerektiği ve bununla birlikte estetik endişenin ön planda olmadığı ikinci sınıf eserlerde, tarihçinin işine yarayacak pek çok malzemenin varlığı görüşü hemen hemen ortaktır. (Turall991:l-16) (Togan 1985:36-75).

Diğer taraftan tarih yazıcısı olgu ve olayları sıralamakla yetinemez, Çan’ın ifadesiyle “Olay, olgu ve belgelerden yola çıkarak tarihi oluşturmak yetmez, bir yorumcuya ihtiyaç vardır.” Diyerek yorumcu ibaresiyle sözlü anlatımı vurgulamakta ve dolayısıyla (Carr 1993:25) edebiyat perspektifinin önemi kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.

Bu bilgilerden hareketle, edebî metnin ve sözlü kültür ürünlerinin çağdaş tarih araştırmacılığında muteber kaynaklar olduğu söylenebilir. Fakat böyle bir çalışmada disiplinler arası bir bakış açısına, sağlam bir iç ve dış tenkit bilgisine sahip olma zarureti vardır. Edebî ve tarihî eserler incelenerek, ait olduğu dönemin ve toplumun estetik tutumu ve değer yargıları, karşı duruşları, farklı statüleri norm ve davranışları hakkında bilgi sahibi olunabilir.

Tarih araştırmacılığı, insanın kendisine ilişkin gerekli olan bilgi için bir zaruret halini almıştır, çünkü insanın kendi öyküsünü bilme ihtiyacının doğal bir hal olduğu düşünülür: Kendini bilme burada salt kendi kişisel özelliklerini, onu öteki insanlardan ayıran özelliklerini bilmesi demek olmayıp, insan olarak insanın ve insanlığın kültürlenme süreci esnasındaki yapısını bilmesi demektir. Bu konuda Collingwood “kendinizi bilmeniz, ilkin bir insan olmanın ne demek olduğunu bilmeniz; ikincileyin olduğunuz insan olmanın ne demek olduğunu bilmeniz; üçüncüleyin olduğunuz insan olmanın ve başka biri olmamanın ne demek olduğunu bilmeniz anlamına gelir. Kendini bilmeniz ne yapabileceğinizi bilmeniz anlamına gelir; kimse ne yapabileceğini, denemeden bilmediği için de, ne yapabileceği konusundaki tek ipucu olarak da ne yaptığı ortada kalmaktadır. Öyleyse tarihin değeri bize insanın ne yaptığını böylece insanın ne olduğunu öğretmesi bakımından ortaya çıkmaktadır” (Collingwood 1996:40-41) diyerek tarih araştırmacılığının mahiyeti ve önemini belirtirken insanı her yönüyle tarihin içine oturtmanın gerekliliğini de vurgulamaktadır.

Yukarıda da bahsedildiği üzere bir edebiyat şekli olarak görülen, Heredotus ile anlamını bulan sözlü kaynak tarihçiliği günümüzde yeni bir açılımla tekrardan ortaya çıkma çabasındadır. Yazılı kaynaklardan farklı olarak sözlü kaynakları tek başına kullanmak bilimsel tarihçilikle bağdaşmayabilir; ancak yazılı kaynakların üzerine inşa edilen sözlü kaynaklarla ortaya çıkarılmış tarihî bilgi ilkesi, gerçeğe daha yakındır. Yazılı kaynakların yetersiz ve az olduğu durumlarda sözlü kaynaklar devreye girebilir. Sözlü kaynakları kullanan sözlü tarihçilik, sözlü kültürle iç içe geçmiştir. Onu kapsar ve aynı zamanda onun içindedir.

Köprülü, Anadolu Selçuklu tarihinin yerli kaynaklarından söz ederken sözlü kaynaklara özellikle vurgu yapar. Tarihî olayların gerçeklerini, derinlerde kalmış sebeplerini sözlü kaynaklar sınıfına koyabileceğimiz ve yazılı kaynaklar kadar önemli olan destanî epik mahiyetteki halk romanları ile diğer sözlü edebi kaynaklarda bulabileceğimizi belir-tir.(Köprülü 1943:27-387) M. Kütükoğlu, sözlü kaynakları tarihî şiirler, hikâyeler, efsaneler, mytoslar, destanlar, menkıbeler, fıkralar ve atasözleri olmak üzere yedi grupta toplar. (Kütükoğlu 1998: 19-20) Zeki Velidi Togan da tarihi kaynakları ‘Müşahede ve Hatıralar* ve ‘Kaldıklar veya Kalıntılar’ şeklinde tasnif eder. Bunlardan kalıntılar dışında kalanlar F. Köprülü’nün ve M. Kütükoğlu’nun da belirttiği sözlü kaynaklardır. Tarihî şiirler, genelde edebî amaç doğrultusunda meydana getirilmiş, tarihî bir olayı anlatmakla beraber tek amacı tarihsel bilgi vermek olmamıştır. Bu şiirleri tarihî kaynak saymak doğru olmaz; ancak edebî amaçla yazılsa da olayları dürüst bir şekilde ortaya koyan şiirlerden yararlanılabilir (Togan 1985:39).

Destanların bir kısmı, tarihî esaslara dayanır gibi görünmekle beraber, hakikatte tarihî olmayan şahsiyetlere aittir. Diğer bir kısmı tarihî olayları anlatır. Bunlar ağızdan ağza yayıldığından, ilk icracısı unutulmuş olduğu için destan sayılır. Destanların masal şeklinde olanları yani tarihî olmayanları tarih için kaynak sayılmazlar (Togan 1985:40) fakat bununla birlikte tarihe ulaşmada mitlerden geniş ölçüde faydalanılmıştır. Fakat bunlardan yararlanılırken bir metoda sadık kalmak ve dikkatli olmak şarttır.

Türk kavimlerinin ön-tarihteki yayılmaları ile bağlı bazı durumları ispat yolunda da bunlardan istifade edilebilir. Bazı kavimler kendi tarihlerinden masallar, hikâyeler ve destanlarla bahsederler. Destanı tarihî belgelerdeki boşlukları dolduracak şekilde kullanmak mümkündür. Hatta metotlu bir şekilde değerlendirilirse belge bulunmayan devirler ve yerler için de kaynak vazifesi görür. İran tarihine ait eserler, örneğin, İran destanlarından alınarak yazılmıştır (Togan 1985:45). Destanlar esas hadiselerden ziyade ayrıntıların, üstü kapalı geçilen mevzuların aydınlatılmasında kaynak olabilirler. Bu konuda Z. V. Togan şu tespitte bulunur:

“Tarihî meseleleri aydınlatmak yolunda, destanlardan usule muvafık olarak istifade edebilmek çok müşkül bir iştir ve bunu usulüyle yapabilen tarihçi hem tarihin ilim olarak ne demek olduğunu anlamış, hem de metot ve itikadın ne olduğunu tamamiyle kavramış bir alim olduğunu gösterir ve ancak bu gibi zevatın elinde sert bir intikade tabi tutularak istifade edilen destanlar çok kıymettar menba şeklini alabiliyorlar. Bu şeraite malik olmayan bir tarihçi, destanlara başvurursa başa çıkamaz ve bütün işini berbat eder.” der. (Togan; 1985: 47-48).

Önemli bir sözlü tarih kaynağı da menkıbelerdir. Avrupa’da bu konuda çalışmalar yapılmış tarihçilerin hizmetine sunulmuştur. Togan, bizde “bunun gibi menkıbelerin tarih menbaı sıfatiyle kıymeti dahi layıkıyla anlaşılmadığı için toplanmadığını” söyler. Togan, ayrıca menkıbelerin ülkelerin imar ve iskân tarihlerini öğrenmede, hakkında bilgi verilmeyen savaşların nerede ve nasıl meydana geldiğini öğrenmede, ülkenin o zamanki iktisadî hayatına ait fikir elde etmede de faydalı olduğunu; eğer metoduna uyarsak menkıbelerin bizim tarihimiz için de çok önemli kaynak olacağını belirtir (Togan 1985:50).

Togan’m yazılı olmayan bir kaynağı kullanmada gösterdiği yol şüphesiz ilk önce tarih metodolojisini kavramakla başlıyor. Sözlü kaynakların tarih için güvenilir kaynak olmaları için ilk şart bunların doğru ve usulüne uygun bir şekilde ve zamanında derlenmesidir.

İlber Ortaylı’ya göre söz konusu bu sözlü ortam malzemeleri ” Kamuoyunu oluşturan araçlar arasında dedikodu kadar, meddah hikâyeleri, kıssahanlarm anlattıkları menkıbeler, halk şairlerinin destanları, şüphesiz ki toplumsal hayatın yazılı belgeler dışında kalan yönlerini, çeşitli grupların kanaatlerini anlamak bakımından önemli malzeme teşkil ederler.” (Ortaylı 2000:38). Bu konuda Ahmet Yaşar Ocak da kültür tarihi kaynağı olarak menâkıbnâmelerin kullanılabileceğini metodolojik bir yaklaşımla izah etmiştir. (Ocak 1992)

Sözlü tarih çalışmaları, kaynak olarak kişisel anıların kullanımı üzerine inşa edilir. Bu kaynaklar temel alınarak tarihçilerin genelde dayandıkları belgeleri tamamlayıcı bir rol üstlenir. Söz konusu olan tarihi olayın belgelere yansımayan sosyal bağlamını anlamaya çalışarak tarihi belgeler arasına sıkışıp kalmış olan insanı ve onun toplumsal boyutunu ortaya koymaya çalışır.   Caunce, sözlü malzemelerin tarih araştırmacılığında son zamanlara kadar kullanılmaması ile ilgili “tarih şimdiye kadar bu tür malzemeler olmadan yazıldıysa, bunun nedeni genelde tarihçilerin bunlardan yararlanmayı düşünmemeleri ya da bilmemeleridir” şeklinde tespitte bulunmaktadır. (Caunce 2001: 8)

Sözlü tarih çalışmalarına Avrupa, pek çok ülkeden önce girişmiştir. Hatta İngiltere’de her türden sözlü tarihçiye seslenen yıllık konferanslar düzenleyen ve Sözlü Tarih (Oral History) adlı dergiyi yayınlayan bir Sözlü Tarih Derneği (The Oral History Society) vardır (Caunce 2001:11).

Şimdiye kadar sözlü tarihin özellikleriyle ilgili, nasıl olması gerektiğine dair bir çok teorik yazılar yazılıp çizilmiştir. Burada üzerinde durulması gereken nokta, sözlü kaynağı kullanmanın kendi başına bir amaç olamayacağı, salt sözlü tarih adıyla bir tarih türünün bulunamayacağı düşüncesidir. Sözlü tarih çalışmalarındaki temel felsefe; daha ziyade sözlü kaynakları toplama yöntemi ve bu malzemelerden hareketle bu günü daha iyi anlayabilmek ve geleceği yönlendirmek için geçmişi anlamlandırma sürecine yapılan bir katkıdır (Caunce 2001:11).

Otobiyografiler dışında sözlü tarihi diğer çalışma yöntemlerinden kesin olarak ayıran farklılık bilgi toplama işidir, çünkü sözlü tarihte bilgi toplayan kişi birincil kaynaklarını oluşturmada aktif bir role sahiptir. (Caunce 2001:21)

Sözlü tarih araştırmalarında uygulanan metod ve dolayısıyla sahaya bakış her kültüre göre farklılık arz edebilir. Çünkü her kültür ve medeniyet ortaya çıktığı ekolojik ortam içerisinde maddî ve sözlü mahiyette birçok yapıyı meydana getirir. Bu yapıların ait oldukları bağlam içerisindeki anlamlarının incelenmesi bize o kültür hakkında yazılı kaynaklarda bulamayacağımız tanıklıklar ve açılımlar sağlar. Dursun Yıldırım’a göre “Her nesne sahip olduğu metin ölçüsünde bir anlama, bir anlaşılabilirliğe, bir okunabilirliğe imkan verir.” (Yıldırım 2000:33). Bu çerçevede her kültürel yapı ve kurum bir metin gibi algılanmalıdır.

Sözlü kültür ortamı, icra ortamı avantajından dolayı tarihe yazılı bilgi ve belgelerde bulamayacağı alternatifler ve ayrıntılar sunar. Yazılı metin doğası gereği statik bir mahiyettedir. “Sözlü ve yazılı bir metni yorumlamak, metnin çoğulluk değerini verebilmektir. Zira metin çoğuldur. Bir metnin söylemi konu-şan-işiten, yazan-okuyan arasında gerçekleşen dinamik bir süreç, bir metinle-rarasılıktır. Konuşmacının sözleri, sesinin özelliği ve niteliği (yüz ifadeleri ve el kol hareketleri v.s.) ya da yazarın formu —ki bu anlatıdır- kelimelerden müteşekkil değildir. Bu form söylemdir.” (Sözen 1999:36).

Metin kavramını bu çerçevede çağdaş kültür ve dilbilimsel yaklaşımlarda olduğu gibi belli bir bildirisi olan yapı şeklinde anlamak gerekir. “Sözlü söylem, yazılı söylemdeki gibi, dilbilgisine gerek kalmadan anlamın belirlenmesine yardımcı olan bir ortama sahiptir. Bir diğer farklılık yazılı söylemde anlam, dilin kendisinde yoğunlaşırken, sözlü söylemde anlamın bağlamdan doğmasıdır.” (Ong 1995:54/122/128).

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki; sözlü kültür ürünleri özellikle destanlar, mitler, kahramanlar, kutsallık atfedilen mekânlar modern zamanlarda ulusal kimliklerin oluşturulmasında tanımlayıcı ve belirleyici bir rol üstlenmişlerdir. “Bütün bu semboller ve anılar ulus olmayı şekillendirmedeki yollardır. Bunlar güçlü işaretler ve açıklamalardır, sonraki kuşaklarda duygu yaratabilme kapasitesine sahiptirler.” (Smith 2002:256).

21. yüzyıl eşiğinde Türk millî kimliği, yeni kuşakların algılayabileceği bir kavramsal çerçeve içinde yeniden tasarlanıp sunulabilmesi için Türk Sözlü Kültürü çalışmalarına Sözlü Tarih çalışmalarının da dahil edilmesi gerektiği düşünülebilir. Gerek uzak geçmişin, gerekse yakın geçmişin hadiselerini daha iyi anlayıp yorumlamak için tarihi olayların bağlamıyla birlikte ele alınıp bilimsel usullerle incelenerek tarihsel kompozisyonun kurulmasının daha mümkün olabileceğine inanıyoruz. Söz konusu bu tarz bir yaklaşım insan ve zaman kavramının ortak paydasında şekillenen tarih ve o tarih içinde insanın söz vasıtasıyla ürettiği kültürü daha anlamlı ve anlaşılır kılacak ve bu durum geleceğin kurgulanmasında veri tabanı oluşturma hüviyetine sahip olacaktır. Üretici ve yaratıcı bir yeniden yapılanmanın kurgulanması için Türk sözlü kültürü çok sağlıklı “rol modeli” olabilecek kahramanlara ve duygusal motivasyona sahiptir.

NOTLAR

1 Dursun Yıldırım Folklor Kavramı yerine Sözlü Kültür Bilimi/Kültür Bilimi kavramını kullanmakta ve bu kavramı kullanmasının nedenini “Sözlü Kültür ve Folklor Kavramı Üzerine Düşünceler” adlı makalesinde açıklamaktadır makaledeki görüş ve düşüncelerden hareketle biz de bu çalışmada Folklor kavramı yerine sözlü kültür kavramını tercih ettik. Daha geniş bilgi için bkz.(Yıldırıml998:37-42)

2 Tarih Yazımı ve Sözlü Ortam Kaynakları konusunda daha geniş bilgi için bkz. (Yıldırıml998:87-101)

KAYNAKÇA

ABRAHAMS, Roger D.; 1981, Story and His-tory: A Folklorist Wiev, [Oral History Review. IX, USA..

BIÇAK, Ayhan; 2003, “Hafıza ve Tarih”. Ku-tadgubilig Felsefe-Bilim Araştırmaları Dergisi, S.3, İstanbul.

CARR, Edward Hallet; 1993, Tarih Nedir ? (Çev. Miskez Gizem Göktürk), İstanbul.

CAUNCE, Stephen; 2001, Sözlü Tarih ve Yerel Tarihçi (Çev. B. Bülent Can-Alper Yalçınkaya), İstanbul.

COLLINGWOOD, R. G.; 1996, Tarih Tasarımı (Çev. Kurtuluş Dinçer), Ankara

CONNERTON, Paul. Toplumlar Nasıl Anımsar, (Çev. Alaaddin Şenel), İstanbulAyrıntıYayınları, 1999.

DUPONT, Florence; 2001, Edebiyatın Yaratılışı (Çev. Necmettin Sevil) Ayrıntı yay. İstanbul

İGGERS, George G.; 2000, Bilimsel Nesnellikten Postmodernizme Yirminci Yüzyılda Tarih Yazımı (Çev. Gül Çağalı Güven), İstanbul.

KÜTÜKOĞLU, Mübahat S.; 1998, Tarih Araştırmalarında Usûl, İstanbul.

KÖPRÜLÜ, Fuat; 1943, Anadolu Selçuklu Tarihinin Yerli Kaynakları, Belleten,Temmuz 1943, C.7.S.27 s.387

OCAK, Ahmet Yaşar (1992) Menakıbnameler, Ankara : Türk Tarih Kurumu

ONG, Walter; 1995, Sözlü ve Yazılı Kültür/Sözün Teknolijileşmesi (Çev. Sema Postacıoğlu Banon), İstanbul.

ORTAYLI, İlber; 2000, “Osmanlı Toplumunda Yönetici Sınıf Hakkında Kamuoyunun Oluşumuna Bir Örnek; Menakıb-ı Mahmud Paşa-i Veli”(Osman-lı İmparatorluğunda İktisadi ve Sosyal Değişim Makaleler I içinde), Ankara, Turhan Kitabevi.

ÖZLEM, Doğan; 2001, Tarih Felsefesi, İstanbul.

SMİTH, Anthony D.; 2002, Ulusların Etnik Kökeni (Çev. S. Bayramoğlu, H. Kendir), İstanbul, Dost Yay.

SÖZEN, Edibe; 1999, Söylem, Belirsizlik, Mübadele,Güç ve Refleksivite, İstanbul Paradigma Yay.

THOMPSON, Paul, 1999, Geçmişin Sesi (çev. Şehnaz Layıkel), İstanbul.

TOGAN, A. Zeki Velidi, 1985, Tarihte Usul, İstanbul.

TURAL, Sadık Kemal; 1993, Zamanın Elinden Tutmak, Ankara, Ecdad Yay.

YILDIRIM, Dursun. 1998 “Sözlü Kültür ve Folklor Kavramları Üzerine Düşünceler” Türk Bitiği, Ankara, Akçağ Yay.

YILDIRIM, Dursun. 1998 ” “Coğrafyadan Vatana Geçiş ve Vatan ile Göçediş Problemi.”, Türk Bitiği, Ankara, Akçağ Yay.

YILDIRIM, Dursun. 1998 “Türk Folklor Araştırmalarının Problemleri”,. “Tarih Yazımı ve Sözlü Ortam Kaynakları”, Türk Bitiği, Ankara, Akçağ Yay.

YILDIRIM, Dursun. 1999 “Dede Korkut’tan Ozan Barış’a Dönüşüm”, Türk Dili, sayı 570,:505-530.

YILDIRIM, Dursun; 2000, “Türk Sözel Kültüründe Süreklilik <Osmanlı Hanedanlığı Döneminden Cumhuriyete>”,Türkbilig (Nisan) S.2000/l,Ankara.

 

Milli Folkor, 2004, S.61, ss.102-110

Yorum bırakın

Filed under Ruhi Ersoy

“Ben Sana Gül Diyemem Gülün Ömrü Az Olur Kırım’ım …” Fatih Oğuz

(Bu yazı Türk Federasyon Bülten’in 5. Sayısında Yayınlandı)

“Ben sana gül diyemem gülün ömrü az olur Kırım’ım …”

Cenab-ı Allah nasip etti bu sene Avrupa Türk Konfederasyon 2012 Kurban Organizasyonu öncülüğünde yüzlerce gönüldaşlarımızın Kurban vekaletleriyle Heilbronn Türk Ocağı Dernek Başkanı Sayın Münür Korkmaz ve yine Heilbronn’dan olan Cumali Ardin kardeşimizle birlikte Kırım’a ilk ziyaretimizi gerçekleştirdik.

Akmescit havalimanında bizleri bütün muhabbetiyle ve mütevaziliği ile Kırım Tatar halkının lideri, Kırım Tatar Milli Meclis Başkanı Sayın Mustafa A. Kırımoğlu karşıladı.

Sayın Mustafa Kırımoğlu sadece Kırım Tatar halkı için değil; Türk dünyası ve mazlum coğrafya için de önemli bir şahsiyettir. Sergilediği örnek demokrasi mücadelesi gelecek nesillerin kendi kültürel atmosferi içerisinde barış ve huzur ile yaşayabilmeleri için referans olmuş.

Kurban programı ve ihtiyaç sahiplerine dağılım programının son halini oluşturmak için Kırım Tatar Milli Meclisi’ne uğradık. Bir program dahilinde tespit edilen ihtiyaç sahipleri ve dağılım bölgeleri hakkında istişareler yapıldı.

***

Akmescit’de bulunan caminin küçük olması nedeniyle bayramı namazını kılmak için çoğunluğunun tercihi topluma açık salon olduğu, Müftü’nün de bu nedenle camide değil bu salonda bulunacağı söylendi. Arkadaşlarla birlikte tercihimiz salondan yana oldu.

Bayram namazını kılmak için erkenden gelen kardeşlerimizle birlikte saflarımızı sıklaştırarak Müftü efendinin vaazini can kulağıyla dinledik.

Müftü efendinin vaazinde dikkatimi çeken konular:

  • Dinimizi ve kişiliğimizi yaşamak istiyorsak anadilimizi/Özdilimizi korumak zorundayız. 
  • Milli ve kültürel kimliğimizi yaşamak mecburiyetindeyiz.
  • Birliğimizi ve beraberliğimizi her şeye rağmen diri tutmalıyız.
  • İri, diri ve dinç olmalıyız. 
  • Zulüm ve acı yaşamak istemiyorsak vatanımıza bağlı olma mecburiyetimiz var.

Bayram namazı ardından Müftü efendiyle bayramlaşırken dikkatimi çeken bir ayrıntı gözüme ilişti. Müftü efendinin kravat iğnesinde “Almanya Türk Federasyon Amblemi” bulundurması bayram mutluluğumuza daha ayrı bir mutluluk kattı. “Türk Federasyon” mensubu olduğumuzu söyleyince insanlar size ayrı bir şevk ile sarılıyor. Mensubu olmakla gurur ve şeref duyduğumuz “Türk Federasyon“umuzun yüksek itibarını bu kutlu beldelerde yaşatan ve yaşattıran bütün ülküdaşlarımızdan Rabbim razı olsun.

Kardeşlerimizle bayramlaştıktan sonra Kurban kesiminin gerçekleştiği bölgelere gittik. İhtiyaç sahipleriyle bayramlaştık, onlarla sohbet ettik ve yaşadıkları zorlukları dinledik.

Kesimi gerçekleşen kurbanları ihtiyaç sahiplerine ulaştırmak için Tatar köylerine vardık. Dağılım esnasında insanlarımızın dillerinde düşürmedikleri duaları ve selamları buradan sizlerle paylaşmak istiyorum.

Dağılım sırasında doksan yaş sınırını aşan teyzemizin bir fincan kahve içmek için davetiyesine iştirak ettik. Teyzemiz adeta canlı bir tarih. “18 Mayıs 1944 Kırım Sürgünü“nde yaşadığı acıyı, işkenceyi; ve yıllarca vatanından uzak kalmanın verdiği üzüntüyü gözyaşları arasında ifade etmeye çalıştı.

Diğer taraftan hatırlanmanın verdiği huzurun, bir diger taraftan her şeye rağmen ümitvar olmanın, mücadeleden kopmamanın verdiği haz ile iki elini göğe doğru açarak dilinden dualar yükseldi.

Deruni gözleri, nurlu bakışı sanki bir milletin susuzluğunu gideren pınar gibi.

Düşüncelerimizi merak eden teyzemize şunları söyledim: “Büyük Türk düşünürü derki <kökü mazide olan atiyim>. Siz bizim milletçe tarihimiz, büyüğümüzsünüz. Köklerimiz size; yani büyüklerimize dayanır. Tarihine sahip çıkamayanlar geleceğini kaybeder. O yüzden bizler burada sadece kurban dağıtmıyoruz aynı zamanda tarihimizle, köklerimizle yani sizlerle bir nebze olsun göz göze gelmek için, el ele dokunmak için, aynı dert sofrasında nasiplenmek için, kültür ikliminde zamandaşlık yapmak için buradayız.

Teyzemiz, kardeşliğimizin bir ömür sürmesi ve Kurban vekaletlerini gönderenlerin her 2 cihanda mutluluğu baki olması için daha yüksek bir sesle dualarda bulundu. Allah bütün kardeşlerimizin, kültürdaşlarımızın yar ve yardımcısı olsun.

***

Kurban dağılımı yapıldıktan sonra Bayram şenliğinin tertiplendiği bir alana geçtik. Ailelerin bütün mensuplarının katıldığı şenlikte Türkistan pilavı dağıtıldı, çocuklar doyasıyla minderlerde güreşti, halkoyunları sergilendi, türküler ve şiirler okundu.

Kültürel bir mücadele veren kardeşlerimiz, kültürel zenginliklerini koruma hususunda dik duruşları sayesinde halkın bütün kesimi millet şuuruyla hayatlarını sürdürmeye çalışıyorlar.  Bu azimli gayretleri elbet birgün ülküye kavuşturacaktır.

***

Kırım Tatar Milli Meclisi mensubuyla birlikte 1853-1856 tarihinde yaşanan Kırım Savaşı’nda şehit düşen askerlerimizin aziz hatırasına yapılan Türk Şehitliği, Bahçesaray’da bulunan Han Sarayı, büyük mütefekkir merhum Gaspıralı İsmail Beğ’in ebedi istirahatgahını, Kırım Tatar dünyasının önemli şahsiyetlerin mezarlıklarını, Zincirli Medrese’yi, müzeler, asırlık camiler ve daha nice milletçe ortak tarih ve kültürel kimliğimiz açıdan önem arz eden yerlere ziyaretimiz oldu.

Özellikle Han Sarayı’nda bulunan “Çeşme” ile ilgili ülküdaşlarımızın ilgilenmesini istiyorum. Buradaki ” Çeşme” acımasız bir rejimi mağlup edişinin hikmetini bilmemiz gerekiyor. Ünlü Rus yazarı Puşkin’in “Bahçesaray Çeşmesi” isimli şiiri bu galibiyetin ipucudur.  Ülküdaşlarımının bu meseleyi araştırmalarını, evrensel sanat felsefesi paralelinde milli kültür “özü“nü bulmalarını arzuluyorum.

***

Kırım Tatar kardeşlerimizin mücadelerini biraz olsun anlayabilmemiz için ünlü Kırım Tatar yazarı merhum Cengiz Dağcı’nın sözlerine kulak vermek gerekiyor:

Yalnızca Kırım’ın toprakları alınmadı Kırımlılar’ın ellerinden -yüzyıllar boyu Kırım kaynaklarından fışkırmış, ve kendilerine özgü, kültürleri söndürüldü; eski medereseleri, sarayları, kütüphaneleri, camileri, okulları, tiyatroları yıkıldı, silinip süpürüldü; edebiyatları (halkın soluğunu gönül ve dimağlarında taşıyan şâir ve yazarlarla) yurdun binlerce kilometre uzağında ve zor bir ortamda ayakta kalabilmesine rağmen, her şey, bütün kültür ve sosyal hayatları, yeniden başlayacak Kırım’da. Kırım’la yaşamak, ölüp de dirilmiş bir anayla yaşamak gibi bir şey olacak Kırımlılar için. Kırım’ın toprağı onların elleri altında yeşerecek yeniden; yerle bir edilmiş evlerinin yerine yenileri kurulacak yeniden; kapatılmış okulları, tiyatroları, konservatuarları, kütüphaneleri açılacak, ve Kırım’la yaşarlarken, Kırım’ı kendilerinden başka kimselerle paylaşmayı öğrenecekler Kırımlılar. Bu, yeni değil onlar için – Kırım’ı her zaman başkalarıyla paylaştılar; kimsenin diline, dinine, onuruna dokunmadılar.”[1]

***

Kırım’ın manevi iklimi; şairlerin, yazarların, düşünürlerin, cemiyet önderlerinin yetiştirdiği adeta  medeniyet beşiği.

Bahçesaraylı (Gaspıralı) İsmail Bey, Numan Çelebi Cihan, Edige Kırımal, Cengiz Dağcı, Cafer Seydahmet Kırımer, Halil İnalcık, İlber Ortaylı, Mustafa A. Kırımoğlu gibi nice mümtaz şahsiyetler bu beşikten yetiştiler.

***

Kırımı ve kültürdaşlık noktasındaki önemini anlatacak kelimelerin kifayetsiz kaldığını biliyorum. Kurban organizasyonumuzun vesile olduğu bu ziyaret fikir ve bakış açımı olumlu yönden geliştirdiğine inanıyorum.

Bilgi edinmek, tanımak, tanışmak, yenilikler keşfetmek insanın ufkunu geliştiren unsurlardır.

Bu etkenler; mensubu olduğun teşkilata duyduğun muhabbeti kökleştirir. Mensubu olduğun fikriyata olan inancını berraklaştırır.

Bilgi, aşk ve umut bir dava adamının en büyük özelliğidir. Bu özelliği, şahsım adına, en yalın haliyle Kırım’da yaşadım. Bu ahval kendisini şu cümlelerimde şekil aldı:

Fikrimin sayfasına hürriyet tadında ilk defa kelam dizdiğimde,

Şiirlerime efsunlu anka kuşun kanatlarını takıp ilk defa havalandırdığımda,

Düşlerime bir çift göz yüceliğinde sevdama ilk defa yer verdiğimde,

Ülkümün gönül haritasında nazlı bir bayrak gibi yükselen Kırım ile tanışmıştım.

Çocukluktan gençliğe doğru ilerleyen çağlarda Kırım müstesna bir yere ulaşmıştı.

Yazdığım her şiirde, kafamda tasvire dönüştürdüğüm her hikayede muhakkak kalemim Kırım’a dokunurdu.

Gönül haritamızda bir feryat yükseldiğinde varoluşumuzun bamteli şiddetle titreşe geçmelidir.

Acılar, hüzünler bir milletin ortak paydasıdır.

Hüzünlerimiz ve acılarımız geleceğimize doğru yelken açtığımızda ihtiyaç duyduğumuz rüzgardır.

Çıktığımız yolculukta hüzünler ve acılar; yeni doğan yavruların sancılı merhaba deyişi gibidir.

Ayyıldızın yamacında kurduğum her düş, bedenimi aşan bir ruha sahip olmanın verdiği kudret ile taştı.

 

Hep içten, hep yakından, hep özden, hep kaynağından yaşadım her devrin çaresizliğini.”

 

İnancım odurki; kardeşliğimizi pekiştirecek sevdamız, umudumuz, anlayışımız ve imanımız olduğu müddetçe; çaresizlikten kurtuluşa doğru yol gösterecek bozkurt karakterinde müjdeler her daim varolacaktır.

Bir Kırım türküsünde geçen cümleyle yazıma son veriyorum: “Ben sana gül diyemem gülün ömrü az olur.

***


[1] Cengiz Dağcı, Yansılar 3, Sf. 278-279

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz