Tag Archives: Küsena Yayınları

Bir Ahmet Şafak Romanı “Turukkuların Hayaleti” Üzerinden Mitoloji Yorumu (Fatih Oğuz)

Alman feylesof Hinrich der ki “rüyalarım beni uyanık tutar”. Hinrich feylesoftur ama aynı zaman da gazeteci ve öğretmendir. Bunu yanı sıra çocuklara yönelik şarkılar besteleyen bir sanatkardır. Pedagoji ağırlıklı bir zanaat icra eden birinin “rüyalarım beni uyanık tutar” tespitine hem pedogojik, hem de sosyolojik olarak dikkate almak gerekir. 

“Uyku yarı ölüm hali” olduğuna göre, diğer yarısı uyku olmayan halidir. Rüyaları daha hareketli ve sürekleyici olan uykular beynin yüksek düzeyde çalıştığını ve vücudun refleksleri dinç olduğunu gösterir. İnsan uyku halinde olmadığı vakit rüya yerine düş görüyor ve düşünü düşünceye dönüşmesi için bilgilerini ve bilgi edindiklerini kodlamaya çalışıyor. 

İnsan için geçerli olan toplumlar için de geçerlidir. Toplumunun da uyku ve uyku olmayan hali vardır. Tek bir farkla; toplumlar insanlarda olduğu gibi uyku ve uyku olmayan hallerini belirleyen saatlere bölünmemiştir. Bunun dışında aşağı yukarı insanda zuhur eden, toplumda da etki ve tesir bakımından da aynı derecede zuhur eder. 

Dolayısıyla toplum uyku halinde, yani yarı ölü halinde, olsada onun bilinçaltını hareketli ve vücut reflekslerini dinç tutacak rüyalara; uyanık olduğu vakitlerde keşiflere yol verecek düşüncelere yani düşlere ihtiyaç duyar. 

Bilinçaltı manipülasyonu olan simülasyonlar insana iradesinin dışında çok şey yaptırır. Telegram üzerinden zihin kontrolü, zihin işkenceleri, hipnozlar ve buna benzer uygulamalar modern topluma dönük radyolar, televizyonlar ve postmodern dönemde internet araçlar üzerinden toplumu yönlendirme, dönüştürme, pasifize etme faaliyetlerine şahit oluyoruz. 

Bu tür manipülatif girişimlere en çok kendi rüyasını görmeyen, göremeyen; rüya görmesini sağlamayan idarelerin yönetimi altında olan toplumlar açık. 

Bir millet kendi rüyasını uyku halinde, kendi düşünü uyanık halinde görmeye başladığında dünyayı simülasyon yumağına dönüştüren algı merkezlerin saldırısına uğrar. 

Millet tekrar kendi rüyasını, kendi düşünü nasıl görmeye başlayacaktır? Gördüklerimizi hatırlatacack emareler vardır. O emareleri bize zincirleme içerisinde açıklayan akıl ve algı yetisi vardır. İşte onlar bu emareleri çözen kişilerin ortaya koydukları anlatımlarıdır. Zamanla birlikte bu anlatımlar bir milletin ruh yurdundan salınan elçilerdir. O elçilerin toplayıp ortaya koydukları yansımalar bugünün diliyle tarif edecek olursak en uygunu mitolojidir. 

Mitoloji bir milleti uykuda diri, uyanık halinde dinç tutar. Bilinçaltımıza, algımıza sirayet etmeye çalışan manipülatif simülasyonlara karşı milli mukavemeti oluşturur. 

Turukkuların Hayaleti – Alparslan’ın Rüyası

Sanatçı-Yazar Ahmet Şafak’ın kaleminden çıkan son polisiye romanı “Turukkuların Hayaleti” adını taşımakta. Konusu “Aşk Filminde Cinayet” alt başlığı ile ifade edilmekte. 

Ahmet Şafak’ın her romanı düzenlidir. Anlamlar ve idealler düzeni. Vasat meselelerin gölgesinde iki kişinin aşkını anlatabilirdi ve yüksek tiraj vaat eden sansasyonel bir son ile simülasyon eserler yazabilirdi. Lakin o anlamın ve idealin himayesinde aşkı anlatarak uyku halinde olan millete kendi rüyasını, uyanık olan millete kendi düşünü anlatmayı tercih etti. “Turukkuların Hayaleti” romanında ifade ettiği gibi: “Yıkıldığım yerden kalkacak gücü her zaman kendimde bulurum. Çünkü hayal kurmaktan vazgeçmem. Bir hayalperesti hiçbir güç durduramaz. İnanarak çalışan, hatalarını görerek yeni adımlar atmaktan çekinmeyen kabiliyet sahiplerini hayat eninde sonunda mükafatlandırır.” Uyuyanda, uyumayanda eninde sonunda ölecektir. Ölümlü bir dünyada gününü gün etmek var iken neden toplumun rüyalarıyla, düşleriyle meşgul olunur? Yine kitapta geçen ifadeyle “devler dururken karıncalarla yürüyen bir şövalye” olmak ne kazandırıyor? Bu soruların cevabı kişi kendi yaşantısında bulmalıdır. Bu soruların cevabını bulabilecek olanlar, yine kitapta geçen bir örnekle ifade edecek olursak “halıda, bir milletin içtimai şifrelerini bulabilme” marifetine nail olabileceklerdir. 

Milletçe milli ve sahi hayaletlere ihtiyacımız var. Diyeceksiniz ki gerçekçiliğin hüküm sürdüğü bir devirde hayalet gibi varsayılan varlıkların ihtiyacını duymak akıl dışı değil midir? Gözümüzün önüne serilen perdeyi delebilmenin tek yolu kendi hayaletlerimize sarılmaktır! Çivi çiviyi söker demiş atalarımız. Onların simülasyonlarına karşı biz kendi hayaletlerimizle ortaya çıkmalıyız! Bunu Atsız Bozkurtlar, Deli Kurt ve özellikle de “Ruh Adam” isimli romanlarıyla yapmaya çalışmıştır. “Ruh Adam” isimli romanıyla milletimizin hayaletini ete kemiğe büründürmüştür. Mitolojimiz sanıldığından daha zengin ve erdem doğurucu. Başka mitolojilerde entrika, hırs, haset, gayrı ahlaki ilişkiler ve daha nice erdemli olmayan davranışlar hakim unsur iken Türk mitolojisinde adalet, asalet ve celadet hakim unsurdur. 

Ziya Gökalp “Fertte zihin ne ise, cemiyette de medeniyet odur. Fertte seciye ne ise, cemiyette de hars odur.” der. 

Bu tarife uygun düşer mi bilmiyorum ama Ahmet Şafak’ın “Turukkuların Hayaleti” fertte zihin, cemiyette de medeniyettir. “Alparslan’ın Rüyası” ise fertte seciye, cemiyette de harstır. 

“Halıda, bir milletin içtimai şifrelerini bulabilmek” ne ise Ahmet Şafak “romanlarında da, bir milletin içtimai şifrelerini bulabilmek” aynı marifete tabidir. 

Yılgınlık yok; Kozmopolitlerin renkli dünyasından çıkan simülasyonlar, tarihimizin bilinçaltını yurt edinen milli hayaletlerimizden ürker. 

03 Ekim 2018 / Frankfurt-Main

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz

Bir Ahmet Şafak romanının çağrıştırdıkları: Kurdun İntikamı! (Fatih Oğuz)

Kurdunintikami

Sinemaya “The Purge” (arınma gecesi) ismiyle giriş yapan filmi izleyenleriniz olmuştur. Özetle anlatacak olursak Amerika hükümeti yıllarca yüksek suç oranını aşağıda tutmak için her türlü önlem almaya çalışmakta. Lakin hiçbir önlem etkili bir sonuç vermiyor. Var olanı kontrol edebilmek için var olanın varlığını kabul etmek ve onun doğal yaşam alanını tahsis etmek gerekir. Bu nedenle hükümet, katillere, suç işlemeye meyil olanlara yılda bir kere akşam saatinden başlayıp sabah saatine uzanan “12 saatlik” dokunulmazlık vaatini teklif ediyor. Bu 12 saatin içerisinde öldürmek suç sayılmayacak. İnsanın içinde yuvalanan “canavar” böylece tatmin oluyor ve “cinayetler” kontrol altına alınarak toplum o gecede “arınmış” olacak.

Bu uygulamayla her insanın içerisinde var olan “canavar” baskıya maruz kalmadan “12 saat” boyunca hiç bir cezaya tabi olmadan en natürel haliyle doyasıya kişiliğini yaşamış olacak.

Ahmet Şafak’ın “Kurdun İntikamı” isimli polisiye romanını okuyunca bu film aklıma geldi. Romanın ilk sayfalarında dile getirilen olaylar, şahıslar hepimize tanıdık gelmekte. Konulara “şunu şu romanda okumuştum, şunu şu filmde izlemiştim” kanısıyla yaklaşıyoruz ve dile getirilen mevzular algı merkezimize “senaryo” veya “hayal ürünü” olarak yer ediniyor. Aslında kendimizi görüyoruz ama gördüğümüzü dün geceden kalma “rüya” olarak geçiştiriyoruz.

Tanınan Fransız sosyolog Jan Bodriyar (Jean Baudrilliard) simülasyon kuramıyla insanların ve toplumun yaşananlara dair reflekslerini ve tutumlarını “gerçek ve hipergerçeklik” kıstasıyla açıklamaya çalışmıştır.

Romanda geçen diyalogda da anlaşıldığı gibi: “Bilmediğin bir şeyi yapmam deme Hasan Çelikkol, bildiğimiz şeyleri yaptık da ne oldu? Sonunda gördük ki, aslında bildiğimiz şeyler, başkalarının bilmemizi istediği şeyler.”

Birileri kurduğu sistemde “sis” kalmamızı istiyorlar. Tam anlamıyla yok etmek de istemiyorlar. Sonuçta onların enerji ve yaşam kaynağı toplumların tüketim gücüdür. Değerlerin tüketilmesi, inançların tüketilmesi, paranın tüketilmesi, doğanın tüketilmesi, hayatların tüketilmesi, nefeslerin tüketilmesi. Her türlü tükeniş onların türeyiş bağımlılığıdır. Bu sistemin kurucuları, insanları “insanlığın can çekiştiğiyle” değil; can sıkıntısıyla meşgul eder.

İnsanın canı niye sıkılır? Bol olan zamanı, boş işle meşgul ederek veya boşluğu dolu olan mevzuyu tercih etmek!

İnsanlar boşlukta zamanı tükettiklerini sanır. Zamanı değil; ömrü tüketmekteler. Bir nevi “istikbal”lerini tüketmekteler.

İstikbal”; bu kelime “Kurdun İntikamı” romanında bütün meselenin özünü temsil etmekte.

Kurdun İntikamı” isimli romanın karakterlerinden olan, toplumu “simülasyonlara” hapseden, fertleri birer “simülakrlar” hale getiren sistemin temsilinde bulunan Graham Cavandish, Oğuz Altay isminde öldürülen Milliyetçi öğrenci için konuşurken aslında sistemin felsefesini açıklamaktadır: “O bilgili, entelektüel çocuk, aslında br gelecekti. İstikbaldi… Ama yazık ki, bizim istikbalimiz değildi. Bizim istikbalimiz değilse, bize karşı demektir.”

Graham Cavandish, Oğuz ve Mete Altay, Alim Hoca, Matlock, Diyarbakırlı olan varlıklı bir aileden gelen evvel sol gençlik hareketinde yer bulan sonra islamî bir hayat seçen Ziya Gökalp’in torunu, Hasan Çelikkol, Pınar ve Oğuz kimdir? Mizah dergisine niye “Kerpeten” ismi verilir? Bu memlekete “istikbal” olan idealist ve irfan sahibi genç öğrencilerin öldürülmesi neden basit bir “karşıt öğrenciler arasında çıkan kavga sonucu yaşanan ölüm” manşetiyle örtülür? Kimlik ve fikir bunalıma düşen memleket evlatları farkında olmadan sistemlerin uzantıları, maşaları veya tetik çeken el olur? Cinayetler hangi psikoloji ile açıklanır?

Ziya Gökalp’ten tutun Karl Marks’a kadar dünya literatürüne iz düşürenlerin, Fatih kanunnamesi, Erich Fromm’un yöntemleri, Yusuf Akçura’nın teşkilata üye olurken hangi paragaftan çekinerek ant içmeyişi ve daha bir çok ilgi uyandıran konular.

Bu soruların cevabı ve geniş yelpaze üzerinde yer bulan konulara açıklık getiren diyaloglar kitaptadır. Kitabın özetini çıkararak kitabı okumayanlara ne ip ucu vermek, ne de yanlı etkilemek istemiyorum.

Ben daha çok kitabın ışık tuttuğu yer ile meşgulüm.

Kitabın içinde olup bitenler doğrular veya yanlışlar yargısı görüntüsü verildiği sanılabilinir ama kitabın teması Türk milletinin hakikatidir. Hakikatten zuhur eden bu ışık hipergerçeklilikten, simülasyondan ve simülakrlardan arınmış “istikbalimize” işaret etmektedir. Kitapta iki sunumdan bahseder. Biri 1980 öncesi farklı dünya görüşüne sahip öğrencilerin sunumu, biri de günümüzde özel bir üniversitede öğretim üyelerin, devlet bakanların sunumu. Her iki sunumda ideolojilerin yastık kavgası değil milletler mücadelesinin varlık mücadelesi yansıtılmakta.

Dünyaya “içinizdeki canavarı tatmin ettiriyoruz” diyerek zulmü, emperyalist ve sömürgeci sistemi meşrulaştırarak; kontrollü cinayetleri “hayat kurtaran, insanlığı koruyan” insanî ihtiyaç boyutunda ele alan sosyaldarvinizme karşı “her cinayet intihardır” diyebilmek hakikatin gereğidir.

Cinayetler intihardır. Toplumun intiharıdır. Vicdanın intiharıdır. Geleceğin ve istikbalin intiharıdır. Ve “şahsiyetin” intiharıdır.

İntiharları tetikleyen zihniyetin “güçlü olan yaşar, zayıf olan ölür” tarzında nihilist felsefesine karşılık “insanı yaşat ki, devlet yaşasın” felsefesiyle milletler sahnesine çıkan Türk milleti “intikamını” irfanıyla, uyanışıyla, uyandırışıyla ve de ülküsüyle alacaktır .

Kurdun İntikamı” cinayet işlemiyor. Emperyalistlerin “arınma gecelerine” karşılık yeni medeniyet tasavvurunun nasıl kurulacağına dair yol aralıyor.

Emperyalistlerin “kana doymayan canavarına” karşılık “kurdun aşkıyla” pusatlanan Türkler kurt milletidir. Kitapta da bahsedildiği gibi “Kurtlar, güvenli severler… Aşklarında, huzur olsun isterler.

Emperyalistlerin “arınma gecesinde”, – ki bu gece sadece bir kereye mahsus değil her geceyi kapsamakta, –  ortaya canavarlarını çıkardığı vakit kutlu dolunay gecelerinde olduğu gibi Türk’ün “kurdu” ortaya çıkacaktır. Ne diyor Mete Altay? “Ne kadar çok Matlock (kan içen canavar) varsa, o kadar da Mete (güvenli seven, huzur olsun isteyen kurt) vardır.”

The Purge” kurdun intikamıyla “the end” olacaktır!

 

Fatih OĞUZ
11 Şubat 2016 Frankfurt/Main

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz

„PAYIMIZI VEREN YAŞAYACAK, VERMEYEN ÖLECEK …” (Fatih Oğuz)

(Bu yazı 7 Haziran 2015 tarihinde gerçekleşen Genel Seçimleri öncesi yazılmıştır.)
İlber Ortaylı “Türklerin Tarihi” isimli son kitabında “coğrafya, itaat edilmesi gereken amir ve temel bir kategoridir[1] der. Coğrafya, milletlerarası mücadelelere kimlik veren en önemli etkenlerin başında gelir. Coğrafyalar bir milletin, bir topluluğun, bir medeniyetin koordinatlarını ana bellek gibi muhafaza eden ve yeri geldiğinde bilişim yazılımı gibi gelişmelerin kapsamında düzeni veya sistemi güncelleyen konumundadır.
Türkiye coğrafyası “medeniyetler beşiği” olarak dünya kamuoyu tarafından kabul görülür.
Semâvî dinlerin, uygarlığın, ticaretin, siyasetin, felsefenin ve sanatın dağılım merkezi olan bu coğrafya yeraltı ve yerüstü zenginlikleriyle birlikte tarihi hazinesinde dünyanın yaratılışını barındırmaktadır.
Dolaysıyla her milletin, her topluluğun gözü de, gönlü de, aklı da Türkiye diye adlandırılan coğrafyadadır.
Bu coğrafya cihan hakimiyetin anahtarı, nişanı ve de tapusu gibidir.
Türk milleti bu coğrafyada, 1000 yıllık gibi bir zaman dilimi içerisinde (Tarih Bilimi için bu zaman dilimi pek uzun sayılmaz) İmparatorluklar, Beylikler ve Cumhuriyet yönetiminde Devlet kurarak “Türk egemenliği” oluşturdu.
1000 yıllık milli bilinçimiz ve milli birikimiz göstermiştir ki; bu coğrafyada gelişen her olay hiçbir zaman tesadüf değildir.
TÜRKİYE, TÜRKLERE BIRAKILAMAYACAK KADAR ÖNEMLİ VE ZENGİN BİR ÜLKEDİR
Elbette bu anlattıklarım bir çoğumuz tarafından en teferruatlı derecede bilinmekte. Lakin gündelik streslerin içerisinde boğulan fertler, algı manipülasyonuna maruz kalan toplumlar, yapay ve kurgulanmış kamuoyu nedeniyle milli hafızamız, kamu ruhumuz gölgelenmektedir.
Milli hafızamızı, kamu ruhumuzu harekete geçirebilmemiz için tarihte gelişen olayların senkronizasyonuna hakim olmakla birlikte bugünümüze uzanan gelişmelerin merkezine “sebep-sonuç” ilişkisini oturtmalıyız.
Yaşam alanı bakımından Avrasya olup, dinî ve “idea of Empire” açıdan aidiyat köklerinin Ortadoğu’ya, Anadolu’ya uzanan toplulukların ortak kanaatı “Türkiye, Türklere bırakılamayacak kadar önemli ve zengin bir ülkedir” türünden olduğu defalarca mecmualarda, canlı yayınlarda ve gazete köşelerinde dile getirilmiştir.
 Papa Fransuva Vatikan’da yaptığı sözde Ermeni soykırım ile ilgili açıklaması[2] bahsedilen “Türkiye, Türklere bırakılamayacak kadar önemli ve zengin bir ülkedir” görüşünün bir parçasıdır. Papa Fransuva, Türk milletinin ve Türkiye coğrafyasının dünü, bugünü ve yarını ile ilgili “mutlak bir hesabın” içerisinde olduğunu göstermiştir.
Papa’nın “20. Asrın ilk soykırımı Ermeni Jenosidi” açıklaması ardından Avrupa Parlamentosu üç gün sonra bağlayıcı nitelik taşımayan ve tutum beyanı niteliğinde olan sözde Ermeni soykırımına dair karar tasarısını oy çokluğuyla kabul etti[3].
Papa’nın açıklaması ve AP kararı beraberinde yankılar getirdi. Kimi destekledi, kimi de kınamış gibi yapıp aslında “gelin bu işin ortasını bulalım” diye “ortak acı”nın mimarlığına soyundu.
 “Ortak acı” sektörünü oluşturan AKP iktidarı Ermeni diasporanın elini güçlendirecek adımlar atmaktadır.
Bu iki yüzlü ve teslimiyetçi zihniyetin gerçek yüzünü bir kaç örnek ile açığa çıkarmaya çalışacağım.
Papa Fransuva’nın son Türkiye ziyareti nedeniyle “Papa’yla bir çok konuda aynı düşünüyoruz”[4] diyen Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve 12 Şubat 2015[5] tarihinde gayrimüslim kanaat önderleriyle yaptığı görüşmede “Ermeni diasporası, düşman diaspora değil, bizim diasporamız” diyen Başbaşkan Ahmet Davutoğlu Avrupa Parlamentosunun kararında referans teşkil ettiler.
 AP’nin 8 maddelik kararının 3’üncü maddesinde aynen şöyle yazılmaktadır:
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun taziye içeren ve Osmanlı Ermenilerine yönelik zulümleri tanıyan açıklamaları doğru yönde atılmış bir adım olarak değerlendiriliyor.”[6]
Bu da nerden çıktı? diye soracak olanlar bir zahmet buyurup Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlık resmi sayfasına girerek 23 Nisan 2014[7] tarihinde o dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Ermeni diasporanın “Ermeni Jenosit” adına bayraklaştırdığı “24 Nisan 1915” tarihine binaen taziyesini okuyabilir.
Ermeni diasporasının “24 Nisan 1915” ile ilgili iddiaları, teorileri veya talepleri olabilir. Lakin, Türkiye Cumhuriyetinin Cumhurbaşkanı ve Başbakanı “24 Nisan 1915” tarihiyle ilgili taziyelerde bulunuyorsa bize ancak “herkes fıtratına uygun davranıyor” demek düşüyor.
Derin meseleler ve önemli konular o kadar birbiriyle karıştırılıyor ki; Türk milletinin dününü, bugününü ve geleceğini pervarsızca harcamaya çalıştıklarını görebiliyoruz. Başbakan Ahmet Davutoğlu yapmacık ve sahte bir tepki ile Ermeni diasporasına ateş püskürdüdüğünü göstermek için 21 Nisan 2015[8] tarihinde “Başbakan Özel” isimli televizyon programında şu açıklamalarda bulundu: “Ermeni diasporası zengin sayılabilir; ancak Ermenistan neden fakir? Yahudi diasporası bu konuda İsrail’i de zenginleştirmişlerdir.”
Sayın Davutoğlu Yahudi diasporası ve İsrail benzetmesinde bulunurken Nürnberg Uluslararası Askerî Ceza mahkemesi öncesi ve sonrası diye açıklık getirmemesi şahsım tarafından iyimserlikle karşılamam mümkün değildir.
“Soykırım”, “Jenosit” veya “Holokost” gibi tanımlamalar hukuki karaktere sahip olmasına rağmen Ahmet Davutoğlu’nun “Yahudi diasporası-İsrail” benzetmesinde bulunuyor olması gün ışığına çıkarılmayan Ermeni diasporanın ve destek veren emperyalist odakların kurduğu müzakere masalarında verilen tavizlerin ve imzalanan protokollerin varlığı hakkındaki süphelerimi kuvvetlendirmektedir.
Davutoğlu’nun “Tehcir insanlık suçudur”[9] sözü ileriye dönük hangi hukuksal bedellerin müsebbibi olacağını bilmiyor olması mümkün değildir.
Davutoğlu istediği kadar “24 Nisan 2015” tarihinde Çanakkale anmasına özel anlam yüklenmemesi gerektiğini söylesin, bir dönem kendisinin de başında bulunduğu Dış İşleri Bakanlığına bağlı Türkiye Cumhuriyeti Avustralya Büyükelçiliğinin hazırladığı takvim ajandasının Nisan bölümünün 24’üncü gününe rast gelen resim (orta sağ) “özel anlamı” fazlasıyla gösteriyor:

7c9ee4df9a9d66378f38a900c2d23f0d

Resim kolajında Çanakkale’de düzenlenen Anzak anmalarını gösteren resimlerin arasında Erivan’da bulunan sözde Ermeni Soykırım anıtı etrafında yapılan töreni gösteren bir resim mevcut.
Türk milletinin zekasıyla oynamaya çalışmak en sevdikleri hobi olsa gerek.
Muğlak cümleler kurup Türk milletini gerçeklerden uzak tutmaya çalışanlardan biri de Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’tır. 20 Nisan 2015 tarihinde “Bilerek, kasıtlı ve isteyerek soykırım yapmadık”[10] diye bir cümle kullanan Arınç’a tersten bir soru soralım: O zaman bilmeyerek, kasıtsız ve istemeyerek soykırım mı yaptık!?
YÜZYILLIK TAZİYE VE NE OLDUYSA DEVLETİN HATALARI YÜZÜNDEN OLDU
Ermeni diasporayla birlikte aynı frekansı kullanan sadece AKP’nin yönetici kadrosu değil aynı zamanda bir dönem veya halen başta Recep Tayyip Erdoğan’a ve AKP’ye yakın kalemşorlardır.
Cengiz Çandar dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile birlikte “Ermenistan-Türkiye milli maç” bahanesiyle Ermenistan’a gidenlerden biri.  Çandar 7 Eylül 2008 tarihli “Erivan’da Ararat’ı seyrederken…” başlıklı yazısında şunları söylemekte: “Erivan’a gelipte, hangi milletten ya da düşünceden olursanız olun, 1967 yılında yapılmış olan Soykırım Anıtı’na ve yanıbaşındaki müzeyi görmeye gitmemek, Mekke’ye gidip Kabe’yi görmeden dönmek gibi bir şey.”[11]
Türk Bayrağı’nın adı değiştirilsin diyen, Milli Şehit Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in “Milli Şehit” ilan edilmesinden rahatsızlık duyan Hilal Kaplan isminde şahıs 25 Nisan 2014 tarihinde kaleme aldığı “Yüzyıllık taziye” başlıklı yazısında şunlar yazmaktadır: “24 Nisan 1915’te başlatılan İttihatçı operasyon İslâm hukuku açısından zulümdür; (…) Bu günah önce İttihatçıların, sonra onlarla işbirliği yapanların sonra da bu zulme ses çıkarmayanların üzerinedir. Çünkü 24 Nisan 1915’te başlayan süreçte ‘Hak’ ayaklar altına alınmıştır.”[12]
Özellikle biri var ki; Tayyip Erdoğan’a “Reis”, “abi” diye hitap eden ve hatta canlı bir televizyon programında “Artık hayal edemiyorum çünkü ben hayal etmeden siz yapmış oluyorsunuz” diyecek kadar Tayyip Erdoğan’a duyduğu hayranlığını dile getiren Hakan Albayrak 24 Nisan 2013 tarihli “Ermenilerden özür dilemeliyiz” başlıklı yazısında neler hayal ediyormuş bir okuyalım: “Bugün 24 Nisan. Ermeni hemşerilerimizin matem günü. 1915’te yaşanan vahşeti acıyla andıkları gün. (…) Tarihimizde rezil bir sayfadır bu. Keşke yırtıp atabilsek. Yırtıp atamayız, ama altına şöyle bir şerh düşebiliriz: O akıl almaz zulmü işleyenlerin torunları Ermenilerden özür dileyerek redd-i miras eylediler. (…) 6-7 Eylül olaylarında barbar Kemalist kitlelerin derin devlet kaynaklı terörü yüzünden İstanbul’u terk etmek zorunda kalan Rumlardan ve öldürülen Rumların çocuklarından, torunlarından da özür dileyelim, onlara da tazminat ödeyelim. Tabii, varlık vergisi terörünün kurbanlarını da unutmamalıyız. Bir de, aslında hepsinden evvel, PKK meselesinde hayatını kaybeden 30 ilâ 40 bin vatandaşımız için özür dileyip, hiçbir ayrım yapmadan, kimin hangi tarafta öldüğünü bakmadan, “Ne olduysa devletin hataları yüzünden oldu” diyerek, istisnasız bütün maktullerin ailelerine tazminat ödemeli devlet.”[13]
Davutoğlu’nun “bizim diasporamız” dediği Ermeni diasporasının temelinde terör yöntemi kullanan katiller çetesi mevcuttur. Yazımın başlığı olarak kullandığım “payımızı veren yaşayacak, vermeyen ölecek…” cümlesini Yazar Ahmet Şafak’ın polisiye romanı olan “Kurt 2015” kitabında okudum. Romanda bu cümlenin kaynağı şu şekilde anlatılmakta: “Bir Ermeni bilim adamının folklorla ilgili araştırmasını içeren makale işte ellerinin arasında duruyordu. (…) Bir tekerleme. 1910’lu yıllarda, Van civarındaki Ermeni çocuklarının kullandığı bir tekerleme. Bazı özel günlerde, kapı kapı gezip harçlık ya da benzeri şeyler isteyen çocuklar, kendilerine bir şey vermeyen komşularına böyle tepki gösterirlermiş.”[14]
“Payımızı veren yaşayacak, vermeyen ölecek…” tekerlemesi Türk milletinin varlığına göz dikmiş, Türkiye coğrafyasını parçalamak için her türlü terör örgütüyle işbirliği yapan Ermeni diasporasının ruh halini çok net anlatan en güzel örnektir.
FRANSA’DA ERMENİ SOYKIRIM İDDİALARI İFTİRADIR DİYEBİLMEK
Recep Tayyip Erdoğan’ın, Ahmet Davutoğlu’nun ve AKP’nin yönetici ve propaganda kadrosunun Türkiye coğrafyasından Türk’ün adını silmek isteyenlerle, Türk’ün egemenliğine son vermek isteyenlerle işbirliğini sadece “Ermeni diasporası” örneği ile net görebiliriz.
Papa’nın veya AP’nin açıklamaları, Türkiye’mizi ve Türk milletini yönettiğini düşünen işbirlikçiler kadar zarar veremezler.
Buna karşılık, Türk milletine karşılıksız bir sevgi ile dünyaya olan bakışını Türkçe kodlarla şekillendiren, Milliyetçi-Ülkücü Hareketin Lideri Sayın Devlet Bahçeli Fransa’da 7 Nisan 2012 tarihinde kamuoyuna şu şekilde seslendi:
“Ankara’da ne diyorsam Fransa’dan bir kez daha kararlı bir şekilde aynısını dile getiriyorum: Ermeni soykırım sözleri iftiradır, boştur, hüsnü kuruntudur ve temelsizdir.”[15]
Bir tarafta Ankara’da Ermeni diasporasına “taziye mesajı” ileten Tayyip Erdoğan ve AKP kadrosu, bir diğer tarafta Ermeni diasporasının en güçlü olduğu Fransa’da “Ermeni soykırım sözleri iftiradır” diyebilen Milliyetçi-Ülkücü Hareketin Lideri Sayın Devlet Bahçeli.
Tarihin hiçbir döneminde insanlık suçu işlemeyen, mazluma ve mağdura sahip çıkmak adına kendi varlığını feda edecek erdemi gösteren, Ermenileri, Arapları, Yahudileri, Gürcüleri, Rumları kendi sofrasını, safını ve sırtını paylaşan Türk milletini sanık sandalyesine oturtmalarına razı mı geleceğiz?
Tarihine vurulduğumuz, varlığına tutulduğumuz büyük Türk milleti; bu gidişattan rahatsızlık duyuyorsan o zaman Ankara’da ne diyorsa Tunceli’de, Diyarbakır’da, Yozgat’ta, Fransa’da, Almanya’da aynısını dile getiren Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli ve Milliyetçi kadroyu 7 Haziran 2015 tarihinde iktidara ulaştırmalısın.
Hürriyet için, gelecek için, Vatan için elini vicdanına koymalısın.
Fatih Oğuz
23 Nisan 2015 / Frankfurt-Main
[1] Türklerin Tarihi, İlber Ortaylı, Sf. 25
[2] Papst spricht von Armenier-“Genozid” http://www.tagesschau.de
[3] AP’den Türkiye’ye: ‘Soykırım’ı tanı http://www.hurriyet.com.tr/dunya/28737346.asp
[4] Erdoğan: ”Papa’yla bir çok konuda aynı düşünüyoruz” https://www.youtube.com/watch?v=cikhBQUVlGE
[5] Başbakan’dan gayrimüslimlere: Ermeni diasporası, bizim diasporamız http://www.haberturk.com/gundem/haber/1042542-basbakan-ahmet-davutoglu-gayrimuslim-kanaat-onderleriyle-bulustu-ermeni-diasporasi-bizim-diasporamiz
[6] AP’den Türkiye’ye: ‘Soykırım’ı tanı http://www.hurriyet.com.tr/dunya/28737346.asp
[7] Sayın Başbakanımızın 1915 olaylarına ilişkin mesajı http://www.basbakanlik.gov.tr/Forms/_Article/pg_Article.aspx?Id=974ccd3b-fb77-499a-ab6a-7c5d2a1e79c9
[8] Davutoğlu diasporaya ateş püskürdü http://m.internethaber.com/News.aspx?q=782777
[9] Başbakan Ahmet Davutoğlu: “Tehcir insanlık suçudur’ dedim” http://www.cnnturk.com/turkiye/basbakan-ahmet-davutoglu-tehcir-insanlik-sucudur-dedim
[10] Arınç: Bilerek, kasıtla ve isteyerek soykırım yapmadık http://www.cnnturk.com/turkiye/arinc-bilerek-kasitla-ve-isteyerek-soykirim-yapmadik
[11] Erivan’da Ararat’ı seyrederken… 7 Eylül 2008, Referans Gazetesi Cengiz Çandar
[12] Yüzyıllık taziye, 25 Nisan 2014, Yeni Şafak, Hilal Kaplan
[13] Ermenilerden özür dilemeliyiz, 24 Nisan 2013, Star Gazetesi, Hakan Albayrak
[14] Kurt 2015, Küsena Yayınları, Ahmet Şafak, Sf. 80 ve 82
[15] MHP Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli’nin Fransa Demokratik Ülkücü Türk Dernekleri Federasyonu’nun
10. Büyük Kurultayı 7 Nisan 2012 http://www.mhp.org.tr/htmldocs/mhp/1958/mhp/Fransa_Demokratik_Ulkucu_Turk_Dernekleri_Federasyonu_nun_10_Buyuk_Kurultayinda_Yapmis_Olduklari_Konusma_Metni_.html

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz