Tag Archives: Milliyetçilik

Toplumcu İdeal: Milliyetçilik! – Fatih Oğuz

Tarihe bakıldığında mutlaka her topluma has hikayeler, destanlar veya miteolojik anlatılar görürüz. Bu etken bir kültürün, bir medeniyetin dinamikleri; aynı zamanda millet gerçeğinin de kanıtıdır.

 

Doğal olarak mensubu olduğu milletin dilini konuşan, dilin sesiyle yazan, diliyle duygulanan, diliyle duygularını ifade eden bir kişi; mensubiyet ve aidiyet şuurunu taşır ve bu şuuru günümüzün şartlarıyla birlikte geliştirmeye çalışarak toplumsal ideale dönüştürür.

Bu mensubiyet şuuruna ve toplumcu ideale Milliyetçilik denir.

 

Liberal ve sosyalist kökenli aydınların iddia ettiği gibi Milliyetçilik Fransız ihtilalinin bir ürünü değil; aksine, insanlığın düzenli hayata geçişinden bu yana tartışılmaz sosyolojik ve sosyopsikolojik bir varlıktır.

 

Kan ve kafatası gibi biyolojik referansıyla uzaktan yakından ilgisi olmayan Milliyetçilik şuuru, gelişebilmesi ve yaşamını devam ettirebilmesi için milletlerarası yaşanan kültürel, ekonomik ve politik ilişkilerinin devamlılığına ve istikrarına ihtiyaç duyduğunun bilinçindeyiz.

 

Ecdadımız bu bilinç ve şuur ile Türk milletine dolasıyla insanlığa hizmet götürmek üzere milli kültürünü uluslararası seviyeye taşımış ve en muasır medeniyetlerden olan Türk İslam medeniyetini inşâ etmiş.

 

Bu sebebten ki;

• Türk milleti sipariş üzere yazılmış destanların,

• Sipariş üzere yaratılmaya çalışılan tarihin,

• Sipariş üzere oluşturulmaya çalışan sosyolojik bir gerçeğin hiç bir zaman muhatabı olmamıştır.

 

Türk Milleti, insanlara ve bütün canlı mahlukata kıyan, adaleti ve hukuku ayaklar altına alan, demokrasiyi ve toplumsal barışı tehdit eden her türlü zalim ve kan emici yönetimlerin karşısında adeta bir iman kalesi gibi dikilmiş; insanlığın ve dünya barışın da son kalesi olmuştur.

 

• Ecdadımızın verdiği mücadele kuru bir cihangirlik kavgası değildi.

• Ecdadımızın gösterdiği fedakarlık kuru bir övünç malzemesi değildi.

• Ecdadımızın koruduğu Vatan kuru bir toprak yığını değildi.

• Ecdadımızın kurduğu Devlet kuru bir güçler ayrımı değildi.

 

Verilen mücadele de, gösterilen fedakarlık da, korunan vatan da, kurulan devlet de insanlığın hayrınadır, milletimizin bekasınadır, hürriyetimizin sonsuzluğunadır ve Allah’ın rızasını kazanmak içindir.

 

Türk milletinin bu ulvi ülküsüne “Nizam-ı Alem Ülküsü” denilmiştir.

 

Bu kutlu Ülkü doğrultusunda ecdadımız hiç bir zaman emperyalistlere boyun eğmemiş ve onlarla işbirliğine girmemiştir.

 

Emperyalist ve sömürgeci güçlerin şirin, tatlı, nazik ve cazibeli tekliflerin karşısında Türk milleti her zaman onurlu, erdemli, çileli ve çetin yolu tercih etmiştir.

 

Estergon kalesi gibi yalnız kalsada, Ecyad kalesi gibi, Kanije kalesi gibi, Uyvar kalesi gibi unutulmuşluğa ve sahipsizliğe terk edilmiş olsada; Türk Milleti asla inandıklarından vazgeçmemiş, ülküsü uğruna kendisini geride bırakmamıştır.

 

Fatih Oğuz

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz

ANGLOSAKSONLAŞMAK VE MİLLİYETÇİLİK … Kürşad Demirci

Okuyucularım farketmiştir;bir konunun açığa kavuşması noktasında ısrar ediyorum : Anglosaksonlaşmak! Anglsaksonlaşmanın bir kültür,bir ideoloji,bir hayat felsefesi olduğunu iddia ediyorum.Bu hayat görüşünün bir ekonomi politikası,bir kültür siyaseti,bir insan-eşya algısı olduğunu belirtiyorum. Bu dünya görüşünün içimize kadar girdiğini ve sevimli,saygın otoritelerimizi de etkilediğini üzülerek görüyorum. Milli tefekkür konusunda Anglosaksonlaşmak ile komünistleşmek,kozmopolitleşmek arasında detaylar dışında fark olmadığını düşünüyorum. Bizi anglosakson yapan sebepleri tartışmak ve bu sebepleri teşhir etmek istiyorum. Anglosaksonizmin,angloamerikanizme dönüştüğü bu büyük oyunu görebilmek için bir zihinsel keşfe çıkmamız gerektiğini ifade ediyorum. Şu ana kadar kaleme aldığım yazıların bir fikri metodoloji ile yazıldığını farkeden okuyucularım isimler üzerinde değil fikirler üzerinde durduğumu tespit etmişlerdir.

Elimde bir kitap var : “ Sosyal Meseleler ve Aydınlar “! Yazarını belirtmiyorum.Çünkü mevzuyu kişiselleştirmek istemiyorum,okuyucularım bileceklerdir.Sayfa 341,başlık; Ortadoğu Teknik Üniversitesi ve Amerikan uşaklığı.. Saygıdeğer yazarımız makalesinde bir sosyalist milletvekilini eleştiriyor.Sebep:Milletvekili Ortadoğu Üniversitesinin İngilizce tedrisatını tenkit ederek “ Amerikan uşakları memleketi hep amerikancı yapmak istiyorsunuz “ demiş ,diye.. Miliyetçilik üzerine çok kıymetli eserler kaleme alan bu hocamız,muhatabını sosyalist olduğu için değil,ingilizce eğitimi tenkit etti diye azarlıyor.Çünkü aynı makalede dönemin Adalet Partili bir milletvekilini de İngilizce tedrisat engellensin gerekçesiyle meclise takrir verdi diye geri kafalı olmakla suçluyor. Türk Mililyetçiliği konusunda altın değerinde kitaplar kaleme alan hocamızın yabancı dilde tedrisat-eğitim meselesinden rahatsız olmamasını ve hatta bunu arzuluyor olmasını nasıl açıklayalım??!! İlmi pragmatizm ile mi??!!! Dil’i sokak ya da aile ortamında konuşulan ama eğitim alanından tasfiye eden bir uygulama hangi milliyetçilikle ifade edilecektir?Yabancı dilde eğitim konusu bugün artık bir kangren konusudur ve Türkiye’yi çepeçevre sarmıştır.Anaokullarından,üniversiteye kadar akıp giden on yıllarca süre içinde günde asgari on saat ingilizce konuşan bir nesil bu kaotik ortamda hangi milli fikre yapışacaktır?

Meydana gelen gelişmelerle ingilizce-pragmatizm ve liberalizm arasında ciddi bir zihinsel ilişki vardır.Milletlerarası kaynakları ve tartışma öbeklerini ingilizce algılayan bir kafa kendi milli ruh atlasını ne kadar benimseyecek,bu haritanın içinde kendisini nasıl görecektir? Dil tercihi ile anglosaksonlaşma ve tedrisat ile medeniyet tercihi arasındaki bu birebir ilişkide milliyetçilik sadece bir hamaset bahçesinden ibaret kalmayacak mıdır? Anglosaksonlaşma bir zihniyettir ve kişisel tercihlerimize yansıyarak toplumu etkisi altına alır.Hayatımızın çeşitliliği üzerine etki eden kavramları kendince yorumlayan anglosaksonizmi mutlaka deşifre etmeliyiz.Nedir bu kavramlar?Anglosaksonizm bizi nasıl etki altına alır?

Anglosaksonlaşmanın kendisini gösterdiği en önemli hususlardan biri hürriyet kavramını ele alış biçimidir.Anglosakson kültürde hürriyet devlete karşı bütün bireysel varoluşları anlatır.Bu bireyselleşme, devlet karşıtı özgür birey yaratmaya çalışır.Böylesi devlet karşıtı birey anlayışının amerika ve İngiltere dışında varolduğu görülmemiştir.Amerikanın devlet karşıtı birey felfesesini Ayn Rand’ın bakışında görürüz.” Devlete niye biat edelim,devlet hizmetkardır,bir muslukçudan ne farkı var “ sözü sekizbin Mehmetçiğini kaybeden bir ülkede bölünmemek için direnen bir milli algıya kabul ettirilirse sonuçları tahmin etmek bile istemeyiz.Çünkü çağdaş milletler teşkilatlı milletlerdir ve mukavemetlerini devletleri eliyle gösterirler.Ama şimdi bu fütursuz birey kavramı başta Türkiye olmak üzere bütün az gelişmiş ülkelere Anglosaksonizm tarafından dayatılmaktadır.Halbuki milliyetçi algının hürriyet kavramı Matüridi felsefesinde anlatıldığı gibi sorumlulukla ölçülendirilmiş,mesuliyetin kadar özgürsün uyarısı vatandaşın iç dünyasına sunulmuştur.Dokuz Işıkta Hürriyetçilik kavramının yanına Şahsiyetçilik umdesinin gelmesi bu yüzdendir.Hürriyet,bir şahsiyet açılımıdır.Kontrolsüz,sınırsız,muhteris bir hürriyet , fikri ve ahlaki şahsiyetinden uzaklaşır ve zulme dönüşür.Her hürriyet talebi pür ve katışıksız bir hürriyet isteğine karşılık gelmez.Bugün ortadoğuda ve Kuzey Afrika’da ki hürriyet talepleri beşeri değil siyasidir.

Anglosaksonlaşmanın siyasi belirtilerinden haberdar olmadan fikri müstakillikten söz edilemez.Anglosakson kültür bu ülkeye tanzimatla birlikte girmiştir.Abdülmecit’in Sadrazamı Mustafa Reşit Paşa tipik bir Anglosaksondur.İç politikasını, devleti azınlıklar lehinde zayıflatan bir serbestleşmeye,dışpolitikasını ise Britanya Krallığının manevra alanına terkeden Reşit Paşa, ne yaptığını o kadar bilemez durumdadır ki kendi açtığı kapıdan Islahat Fermanına giden haleflerine “ akıl almaz ihanet “ diye hitap eder.Çünkü liberalite güç ile dengelenmezse yıkıma gider.Bu gün olduğu gibi..Tanzimatın açtığı kapıdan giren anglosaksonlaşma artık bölünerek çoğalma safhalarına gebedir.Payitaht bu kavgadan ömrü billah kurtulamaz.Bir yanda anglasaksonlar diğer yanda onun karşıtları..Fransız mentalitesi yahut Prusya militarizmi… Anglosakson “ açılın-saçılın “ der.Karşıtları ise kapanmayı ve korunmayı tercih ederler.Mevcudu muhafaza etme fikri ve menbaı neredeyse oraya sarılırlar.İttihat ve terakki’nin Alman disiplinine sarılması gibi.Osmanlı Devlet düzenini müstebit-baskıcı ve totaliter olarak nitelendiren Jöntürk hareketi Fransız Devriminin entelektüel ikliminde kurulur ama anglosaksonlaşma onu da tesir altına alacaktır.Hürriyet ve İtilaf hareketi bir anglosakson siyaset girişimidir.1912’de İttihatçıların milli çizgiye gelmesi ve “ taç giyen baş uslanır “ atadeyişiyle bir açıdan, devirdikleri İkinci Abdülhamitin, zihniyetini temsil etmeye başladıklarında Hürriyet ve İtilaf İngilizci Prens Sabahattin’in felsefesiyle kurulur.” Anglıosaksonlar neden başarılıdır” eseriyle dikkatleri üzerinde toplayan Prens Sabahattin bugüne de etkisini gönderen ademi merkeziyetçi siyaseti vaz’eder.Ona göre Osmanlı merkezden değil kenardan yönetilmelidir.Valiler özgür olmalı,her vilayetin kendi maliyesi,kendi parlementosu ,kendi inzibatı olmalıdır.İttihatçılar buna şiddetle karşı çıkarlar.Başta da büyük fikir adamı Ziya Gökalp,yani Diyarbakırlı Mehmet Ziya Bey…Çünkü mevcudu korumak için merkezi güçlü kılmak gerekmektedir.Mililyetçiler merkezci olmalıdır.Dikkat edilirse açılım döneminde,iktidar yanlısı bütün kalemler merkezi temsil ettiği için Türklük’e vurdular,Türk tarihini refüze etmeye çalıştılar ve Türk tarihini ön plana çıkardığı için Atatürk’ün dönemini tekfir ettiler.Çünkü merkez Türklük’tü.Anglosaksonizm Türklüğe karşıydı.Anglsaksonizmin Türklüğe karşı oluşunun tarihi arka planı vardır.İngiliz Emperyalizmi kendisine rakip olarak Türk Dünyasını görmüş ve Arnold Toynbee gibi bir tarihçi ajan bile eserlerinde bu coğrafyaya dikkat çekmiştir.Anglasksonizm ortadoğucudur.Türk milliyetçileri ise Balkan-Anadolu-Kafkaslar-Asya-Ortadoğu bileşkesini temsil eder.Yani Türk Jeopolitiğini…

Cumhuriyetin kuruluş yılları anglosaksonizme direnen ve onu yenen yıllardır.Mustafa Kemal Atatürk’ün fikri asabiyeti merkezcidir,millidir ve temsili demokrasi kavramını meclisin bünyesinde nesnelleştirerek ademi merkeziyetçiliği reddeder.Fakat ikinci dünya savaşı ile konjöktür değişmiştir ve İsmet İnönü 1946 itibariyle anglosaksonizme çarkeder.1947 yılında amerikan Büyükelçisi Münir Ertegün’ün cenazesini getiren Missuri zırhlısı adeta Türkiye’nin bağımsızlıkçı milli duruşunu alır götürür.Komünist Rusya’nın bizden Dışişleri bakanı Molotov vasıtasıyla Kars-Ardahan ve Boğazlardan geçiş üstünlüğü istemesini fırsat bilen Anglosakson lobi ,İsmet İnönü’nün pragmatik zihniyetinin eşliğinde bağımsızlıkçı duruşu ber hava eder.Demokrat Parti yılları tam bir Anglosaksonizm yıllarıdır.Türkiye’yi “ Küçük Amerika “ diye hafızalara yerleştiren zihniyet bugünlere de tesirini sarkıtarak devlet-dışı alanları alabildiğine genişletir.Köylüyü öne çıkaracağım diye yola çıkanlar açık bir kırsal sermaye tedarikine çalışırlar ama kaynaklar yetersizdir.Köylüyü yerinde kalkındırma çabası önemsenmez çünkü Anlosaksonizm Thonburg gibi raportörleri vasıtasıyla sanayi atılımlarını engellemek ,kötülemek maksadını hayata geçirmişlerdir.Bu yüzden büyük bir göç dalgası başlar.Kitleler şehirlere hücum eder; yaşanan gecekondulaşma sürecidir.Kalkınmak yok tevekkülle geçinmek vardır.Anglosaksonlaşmak kalkınmayı ,planlamayı değil,al-satçılığı,tüccarlaşmayı,manavlığı öngörmektedir.Anglosakson ekonomisi serbest pazarcı,üretim dışı finans olaylarına dayanan sanal bir süreçtir.

Altmış ihtilali,ihtilal diye başlayıp darbe ile sonuçlanan bir tür Fransız karikatürüdür.İhtilalin içindeki Alparslan Türkeş’in grubu dışındakiler tam bir macera heveslisidirler .Adnan Menderes’in iktidar şehvetiyle sarfettiği sözlerin peşine düşerek kuru ve acımasız bir intikamın yolcusu olmuşlardır.İktidarı, İsmet İnönü’ye devretmek için acele edenlerle,Adnan Menderes’i idam sehpasında görmek için zevkten kıvranan tiplerin arasında kalkınma ve devleti milli merkez yolunda yeniden ihya etme hayalini taşıyan Alparslan Türkeş, adeta Anglosaksonizme karşı cephe açmıştır.Kurduğu Devlet Planlama Teşkilatı tam bir anti-anglosaksonizm kurumudur.Serbest Piyasaya iman eden Anglosaksonizme planlı ekonominin tekniği ile karşı çıkan Alparslan Türkeş’in memleketi bir ve bütün görme yolunda oluşturduğu “ Ülkü ve Kültür Birliği “ yasası yüzünden bir iç derbe sonucu tasfiye etmek bir Anglosakson başarısıdır(!) Türk siyasi hayatını tam olarak teslim alamayan,içerdeki medya,sermaye,asker ve siyasi lobileriyle arada bir başını uzatarak varlığını gösteren Anglosaksonizm bugün artık kesin iktidar sürecini yaşamaktadır.Bu süreci anlamak ve nerelere kadar sirayet ettiğini bilmek çok önemlidir.Anglosaksonizm bir zihniyettir ve tıpkı sosyalizm gibi felsefi bir bakışı ifade eder ama en önemlisi anglosaksonizmin özne devletleri olan İngiltere ve Amerika dışında hiçbir ülke milliyetçiliği ile bağdaşmaz. Komünizme gelince açık ve haklı tavrını gösteren Milliyetçilik,angsaksonizme nötr kalmak ya da daha sempatik bakmak edilgenliğine düşmemelidir.

Komünizm ,kurulduğu 1917 yılından sonra kısa bir süre içinde merkezi devrimci devlet teorisi çerçevesinde nasıl Rus yayılmacılığına dönüşmüşse Anglosaksonizmde liberalizm marifetiyle İngiliz-Amerikan yayılma aracına dönüşmüştür.Anglosaksonizm bugün komünizmdan daha tehlikelidir.Çünkü komünizm bitmiştir,yıkılmıştır ama anglosaksonizm yüz yıl aradan sonra dünya ölçeğinde yeniden dirilmiş ve milletler mücadelesinde yerini almıştır. Anglosaksonizm,devlete karşı bireyi,din’i,etnikçiliği,yerelciliği,konfederasyonculuğu,özerkçiliği vaz’etmektedir. Dil milliyetçiliğine karşı babilleşmeyi ,emperyal dil baskısını pragmatik bir algıyla faydaya tedavül edip anti-türkçeciliği,tarih noktasında geniş ve holistik bakış yerine osmanlıcılığı öneren ve baskılayan Angsaksonizme direnmek milliyetçi hareketin varlık sebebidir. Ya miliyetçilik ya da Anglosaksonizm ! İkisinin bir arada olmayacağını tarih gösterdi. Göstermeye devam etmektedir. Tarih artık bugündür.

Kürşad Demirci

Yorum bırakın

Filed under Kürşad Demirci

Fikir ve Sanat – Alparslan Türkeş

Medeniyetlerden devlete ve siyasi hareketlere kadar bütün sosyal müesseselerin temelinde bir fikrî öz bulunmaktadır. Bu müesseselerin gücü, canlılığı ve gelişmesi de fikrin işlenmişliğine bağlıdır. Sanat, fikirlerin işlenmesinde, insana ve Allah’a yönelişte, beşer ufkunun genişlemesinde en önemli faaliyetlerden biridir. Sanat insanı doğruya, iyiye ve güzele yöneltmektedir.

Sanatçı, sahip olduğu engin kültürle birlikte olağanüstü sezgisi sayesinde eserler verir. Çok defa sanatçının heyecanı ve sezgisi fikirlere öncülük etmiştir. Fikirle sanatın birlikte geliştiği toplumlarda tekâmül süratlanmakta, medeniyetler gelişmektedir. Her büyük fikrin, her medeniyetin kendi sanatını da yaratması, fikirle sanat arasındaki kopmaz ilişkilerden doğmaktadır.

Bir İslâm medeniyeti sadece ilim ve kamu idaresinden ibaret değildi. Şiir, musikî, mimarî, tezhip, hat ve nesir sanatları bu medeniyetin estetiğini ortaya koymuş, medeniyeti zenginleştirmiştir.

Aynı durum Batı için de geçerlidir. Bir rönesans sanatı olmasaydı bir Batı medeniyetinden bahsetmek mümkün olmayacaktı. Fransız ihtilâli sadece ihtilâlcilerin değil, hatta öncelikle ithilâlin temelindeki fikirleri yoğuran fikir ve sanat adamların eseridir.

Çağımızda da sanat, büyük sezgiler sayesinde insanlığın ufkunu genişletmekte, arayışlarını ortaya koymaktadır.

Biz, kendi klâsiklerimizde bulunan kâinat ve insan anlayışını geliştirip çağımıza hitap ettirmek için fikir ve sanat teşvikini zarurî bulmaktayız. Ülkümüzün bir kanadı ilim, öteki kanadı güzel sanatlardır.

Resim, mimarî, heykeltıraşlık, musikî ve edebiyat bir kültürün yaratıcı dehasını temsil etmektedir. Eğer milletimiz ve insanlık yeni ufuklara yönelmek ihtiyacını duyuyorsa, güzel sanatların bunda büyük rolü olacaktır.

Tefekkür ve sanat özel kabiliyet gerektirir. Bu kabiliyetin gelişip eser vermesi ve böylece milli kültürün zenginleşmesi için fikir ve sanatın muhtaç olduğu ortamı meydana getirmek, devletin de toplumun da görevidir. Bu ortam hürriyetle birlikte fikre ve sanata itibar gösterilmesidir.

Gerçekten de tarihte bütün fikir ve sanat hamleleri kendi hürriyet mücadelesiyle birlikte gelişmiştir. Fikrin ve sanatın gelişmesi, hürriyete çok defa öncülük etmiştir. Bizim doktrinimizde hürriyetçilik ilkesinin temel bir prensip olarak benimsenmesi, sadece insan haklarıyla ilgili değil, aynı zamanda fikrin ve sanatın, dolayısıyla medeniyetin gelişmesiyle ilgili bir dünya görüşünün mahsûlüldür. Bu noktada ülkücüğümüz, hürriyetçiliğimiz, ilimciliğimiz ve gelişmeciliğimiz öteki ilkelerimizle birlikte sistematik bir bütün oluşturmaktadır.

Zira fikir ve sanat ancak hürriyet ortamında geliştiğine göre, milletlerin gelişmesi de aynı ortama bağlıdır. Sanatın, düşüncenin ve fikrin açacağı yeni ufuklar, daima milletler için gelişmecilik heyecanının kaynağı olmaktadır.

Gerçekten de milletlerin büyük gelişme çağları, fikir ve sanatın da üst üste dahiler çıkarıp hamleler yaptığı çağlardır.

Türk-İslâm medeniyetinin canlı ve gelişme halinde olduğu çağlarda, büyük devlet adamlarının yanında Sinan ve Kemal gibi mimarlar, Bâkî, Fuzulî, Karacaoğlan gibi nâsirlar, Zembilli Ali Efendi, İbnî Kemal, Ebussûd Efendi gibi büyük ilim ve fikir adamları görülmektedir.

Batı’nın hamlesinde de Dante’nin, Leonarda Da Vinci’nin, dahî müzisyenlerin, filozofların bulunması, Batı edebiyatının en canlı devrini bu medeniyetin bu gelişme çağlarında yaşamış olması ilgi çekicidir. Batı romantizminin büyük ismi Victor Hugo’nun Waterloo savaşını tesadüflerle izah ederken, milletlerin asıl gücünün fikir ve sanattan kaynaklandığını vurgulaması, gelişen bir medeniyette fikre ve sanata duyulan saygıyı gösteriyor.

Romantizm ruhları alevlendirirken, edebî realizm dikkatleri tabiata ve topluma çevirerek gelişmeyi hızlandırmıştır.

Bizim tarihimizde de başkentler büyük fikir, ilim ve sanat adamlarının toplandığı, büyük itibar gördüğü yerlerdi. Ali Kuşçu’nun Türkistan’dan Osmanlı sarayına gelip büyük itibar görmüş olması, hayat enerjisinin, fikre ve sanata verilen önemin canlı bir ifadesiydi.

Marksizm iktidar olduktan sonra fikri ve sanatı boğduğu gibi kendini bile kısırlaştırmıştır. Çünkü marksist rejim insana ve hürriyete inanmamıştır. Bugün de sosyalist ülkelerde insanın ve hürriyetin kavgasını fikir ve sanat adamları yapmaktadır. Nazi döneminde, büyük bir felsefe ve sanat geleneğine sahip olan Alman kültürünün kısırlığa mahkûm edilmesi, fikir ve sanatla hürriyet arasındaki ilişkiyi göstermektedir.

9 Işığın hürriyetçilik, şahsiyetçilik, ülkücülük, ilimcilik ve halkçılık ilkelerinin iktidarımızda canlı ve verimli bir şekilde uygulanmasıyla klâsik kültürümüzün çağdaş boyutlarda gelişmesi sağlanacaktır. Türkiye’nin birinci sınıf ilim adamlarına duyduğu ihtiyacı belirtirken ifade ettiğim görüşler, fikir ve sanat için de geçerlidir.

Türk-İslâm klâsik kültürünün, çağdaş tekniklerle ve çağın meselelerine doğru geliştirilmesi, millî kültürümüzü ve şahsiyetimizi güçlendirecektir. Böyle bir fikir ve sanat hamlesi, insanlığın kültür hazinesine büyük katkılarda bulunacaktır. Allah, kâinat, tabiât, toplum ve insan ilişkilerinde beliren bunalımın insanlığı yeni ufuklara, yeni arayışlara yönelttiği bu çağda, başaracağımız böyle bir hamlenin insanlık için evrensel değerde bir medeniyet sıçraması sağlayacağına inanıyoruz.

Yalnız devlet politikasının fikir ve sanatı teşvik etmesi muhakkak ki şart ama yeterli değildir. Toplumda ve genç nesillerde fikir ve sanat heyecanının geliştirilmesi, ufukların açılması, kabiliyetlerin teşviki gerekmektedir. İnsan anlayışımız buna müsaittir ve bugünkü Türkiye’de beliren büyük sanat istidatları bu ümidimizi kuvvetlendirmektedir.

Görülüyor ki, 9 Işık, maddî kalkınma meselelerinden manevî-insanî meselelere, bizi biz yapan felsefî değerlere ve çağımızın temel meselelerine kadar mâneviyâtçı ve insancı bir sistematik dünya görüşünün temel ilkelerini vermektedir. Görevimiz, ülkücülerin görevi, bu muhtevayı iyi öğrenmek ve dostlarımıza da siyasî rakiplerimize de işlenmiş fikirlerle, sonsuz bir enerji ve incelmiş bir sanatla tanıtmaktır. Millî ve evrensel kültüre katkı bizim önemli görevlerimizden biridir.

Özlediğimiz dünyayı, özlem içindeki insanlığa anlatmalıyız.

Alparslan Türkeş

(Bunalımdan Çıkış Yolu, S. 181-184)

Yorum bırakın

Filed under Alparslan Türkeş