Tag Archives: Türk Milleti

Bir Ahmet Şafak Romanı “Turukkuların Hayaleti” Üzerinden Mitoloji Yorumu (Fatih Oğuz)

Alman feylesof Hinrich der ki “rüyalarım beni uyanık tutar”. Hinrich feylesoftur ama aynı zaman da gazeteci ve öğretmendir. Bunu yanı sıra çocuklara yönelik şarkılar besteleyen bir sanatkardır. Pedagoji ağırlıklı bir zanaat icra eden birinin “rüyalarım beni uyanık tutar” tespitine hem pedogojik, hem de sosyolojik olarak dikkate almak gerekir. 

“Uyku yarı ölüm hali” olduğuna göre, diğer yarısı uyku olmayan halidir. Rüyaları daha hareketli ve sürekleyici olan uykular beynin yüksek düzeyde çalıştığını ve vücudun refleksleri dinç olduğunu gösterir. İnsan uyku halinde olmadığı vakit rüya yerine düş görüyor ve düşünü düşünceye dönüşmesi için bilgilerini ve bilgi edindiklerini kodlamaya çalışıyor. 

İnsan için geçerli olan toplumlar için de geçerlidir. Toplumunun da uyku ve uyku olmayan hali vardır. Tek bir farkla; toplumlar insanlarda olduğu gibi uyku ve uyku olmayan hallerini belirleyen saatlere bölünmemiştir. Bunun dışında aşağı yukarı insanda zuhur eden, toplumda da etki ve tesir bakımından da aynı derecede zuhur eder. 

Dolayısıyla toplum uyku halinde, yani yarı ölü halinde, olsada onun bilinçaltını hareketli ve vücut reflekslerini dinç tutacak rüyalara; uyanık olduğu vakitlerde keşiflere yol verecek düşüncelere yani düşlere ihtiyaç duyar. 

Bilinçaltı manipülasyonu olan simülasyonlar insana iradesinin dışında çok şey yaptırır. Telegram üzerinden zihin kontrolü, zihin işkenceleri, hipnozlar ve buna benzer uygulamalar modern topluma dönük radyolar, televizyonlar ve postmodern dönemde internet araçlar üzerinden toplumu yönlendirme, dönüştürme, pasifize etme faaliyetlerine şahit oluyoruz. 

Bu tür manipülatif girişimlere en çok kendi rüyasını görmeyen, göremeyen; rüya görmesini sağlamayan idarelerin yönetimi altında olan toplumlar açık. 

Bir millet kendi rüyasını uyku halinde, kendi düşünü uyanık halinde görmeye başladığında dünyayı simülasyon yumağına dönüştüren algı merkezlerin saldırısına uğrar. 

Millet tekrar kendi rüyasını, kendi düşünü nasıl görmeye başlayacaktır? Gördüklerimizi hatırlatacack emareler vardır. O emareleri bize zincirleme içerisinde açıklayan akıl ve algı yetisi vardır. İşte onlar bu emareleri çözen kişilerin ortaya koydukları anlatımlarıdır. Zamanla birlikte bu anlatımlar bir milletin ruh yurdundan salınan elçilerdir. O elçilerin toplayıp ortaya koydukları yansımalar bugünün diliyle tarif edecek olursak en uygunu mitolojidir. 

Mitoloji bir milleti uykuda diri, uyanık halinde dinç tutar. Bilinçaltımıza, algımıza sirayet etmeye çalışan manipülatif simülasyonlara karşı milli mukavemeti oluşturur. 

Turukkuların Hayaleti – Alparslan’ın Rüyası

Sanatçı-Yazar Ahmet Şafak’ın kaleminden çıkan son polisiye romanı “Turukkuların Hayaleti” adını taşımakta. Konusu “Aşk Filminde Cinayet” alt başlığı ile ifade edilmekte. 

Ahmet Şafak’ın her romanı düzenlidir. Anlamlar ve idealler düzeni. Vasat meselelerin gölgesinde iki kişinin aşkını anlatabilirdi ve yüksek tiraj vaat eden sansasyonel bir son ile simülasyon eserler yazabilirdi. Lakin o anlamın ve idealin himayesinde aşkı anlatarak uyku halinde olan millete kendi rüyasını, uyanık olan millete kendi düşünü anlatmayı tercih etti. “Turukkuların Hayaleti” romanında ifade ettiği gibi: “Yıkıldığım yerden kalkacak gücü her zaman kendimde bulurum. Çünkü hayal kurmaktan vazgeçmem. Bir hayalperesti hiçbir güç durduramaz. İnanarak çalışan, hatalarını görerek yeni adımlar atmaktan çekinmeyen kabiliyet sahiplerini hayat eninde sonunda mükafatlandırır.” Uyuyanda, uyumayanda eninde sonunda ölecektir. Ölümlü bir dünyada gününü gün etmek var iken neden toplumun rüyalarıyla, düşleriyle meşgul olunur? Yine kitapta geçen ifadeyle “devler dururken karıncalarla yürüyen bir şövalye” olmak ne kazandırıyor? Bu soruların cevabı kişi kendi yaşantısında bulmalıdır. Bu soruların cevabını bulabilecek olanlar, yine kitapta geçen bir örnekle ifade edecek olursak “halıda, bir milletin içtimai şifrelerini bulabilme” marifetine nail olabileceklerdir. 

Milletçe milli ve sahi hayaletlere ihtiyacımız var. Diyeceksiniz ki gerçekçiliğin hüküm sürdüğü bir devirde hayalet gibi varsayılan varlıkların ihtiyacını duymak akıl dışı değil midir? Gözümüzün önüne serilen perdeyi delebilmenin tek yolu kendi hayaletlerimize sarılmaktır! Çivi çiviyi söker demiş atalarımız. Onların simülasyonlarına karşı biz kendi hayaletlerimizle ortaya çıkmalıyız! Bunu Atsız Bozkurtlar, Deli Kurt ve özellikle de “Ruh Adam” isimli romanlarıyla yapmaya çalışmıştır. “Ruh Adam” isimli romanıyla milletimizin hayaletini ete kemiğe büründürmüştür. Mitolojimiz sanıldığından daha zengin ve erdem doğurucu. Başka mitolojilerde entrika, hırs, haset, gayrı ahlaki ilişkiler ve daha nice erdemli olmayan davranışlar hakim unsur iken Türk mitolojisinde adalet, asalet ve celadet hakim unsurdur. 

Ziya Gökalp “Fertte zihin ne ise, cemiyette de medeniyet odur. Fertte seciye ne ise, cemiyette de hars odur.” der. 

Bu tarife uygun düşer mi bilmiyorum ama Ahmet Şafak’ın “Turukkuların Hayaleti” fertte zihin, cemiyette de medeniyettir. “Alparslan’ın Rüyası” ise fertte seciye, cemiyette de harstır. 

“Halıda, bir milletin içtimai şifrelerini bulabilmek” ne ise Ahmet Şafak “romanlarında da, bir milletin içtimai şifrelerini bulabilmek” aynı marifete tabidir. 

Yılgınlık yok; Kozmopolitlerin renkli dünyasından çıkan simülasyonlar, tarihimizin bilinçaltını yurt edinen milli hayaletlerimizden ürker. 

03 Ekim 2018 / Frankfurt-Main

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz

Ankara’da kimsesiz sokaklar (Fatih OĞUZ)

Ankara’nın kimsesiz sokakları vardır.
Her daim uğrar,
Her dem iz düşürürüm bağrına.
Yalnızlık içerisinde beklerim güneşin doğmasına.
Ama yalnız değilim.

Yanımda karakalpaklı çocuklar durur.
Yalnızlık içerisinde olmak ayrıcalıktır.
Kocatepe’de sarışın kurt gibi tefekküre dalmaktır.
Nereye gömüldüğü bilinmeyen ittihatçı Dr. Nazım gibi yâd edilmektir.
Yalnızlık umuttur. Son taarruza geçmeye hazırlanan cesarettir.

Yalnız olmak ise şuan taşı kırık kaldırım üstünde son darbeyi bekleyen gençlik gibidir.
Herkese evet demektir.
Herkesle renkdaş; herkesin ahbabı olmaktır.
Dünyanın en büyük korkaklığıdır yalnız olmak.

Yalnızlık Cebeci veya Karşıyaka mezarlığında diri meclisi kuranların harcıdır.

Yalnız olmak Kızılay’da omuz çarpa çarpa yayılan, kalabalıklaşarak cesetleşmektir.

Yalnızlık; Ulucanlar cezaevine küf kokusuyla karışmış, haksızlığa uğrayan bir mahkumun özlemidir. Duvara yazdığı dörtlük, sevgilisinin baş harfidir.

Yalnız olmak dün geceyi birlikte geçirdiğin insanın adını hatırlamamaktır.
Baş harfini yazacak bir sevgiliye sahip olamamaktır.
Yalnızlık; “abi ayakkabının tozunu alayım mı?” sorusunu soran ayakkabı boyayan çocukla yan yana oturarak sohbetle vicdanımızı kaplayan tozu alıp, çocuğun emektar bakışlarına umut busesi kondurmaktır.

Yalnız olmak; Hacı Bayram Veli camisinde tıka basa dolu olan sabah namazı sonrası kimseyle tokalaşmadan gürültülerin arasında kaybolmaktır.
Ankara’nın kimsesiz sokakları vardır.
Her daim uğrar,
Her dem etiketlerden arınmış “kişilikli” düş kurarım.
Ve yanımda karakalpaklı çocuklar … Bizim çocuklar …

Fatih Oğuz/Ankara 2016

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz

Biz Türk müyüz? (Fatih OĞUZ)

Almanya’da doğup büyüdüm. Babama “biz Türk müyüz?” sorusunu sorma ihtiyacı duymadım. Sofrada”besmelemiz”, başucumuzda ayyıldızlı bayrak vardı.

Babama “biz Türk müyüz?” sorusunu sorma ihtiyacı duymadım. Dilimde Türkçe, kulağımda Oğuz Kağan destanı vardı.

Babama “biz Türk müyüz?” sorusu sorma ihtiyacı duymadım. Secdede alnımız, Ramazan’da orucumuz, Bayramlarda tatlı telaşımız vardı.

Babama”biz Türk müyüz?”sorusunu sorma ihtiyacı duymadım. Almanca konuşurduk ama Türkçe hissettiren sevgi, Türkçe düşündüren kaygılarımız vardı.

Babama “biz Türk müyüz?” sorusunu sorma ihtiyacı duymadım. Bodrum katında namaz kıldığımız mescitler, marş okutturan ocaklarımız vardı.

Babama “biz Türk müyüz?” sorusunu sorma ihtiyacı duymadım. Peygamber efendimize salavat getiren, Atatürk’ü saygıyla anan dilimiz vardı.

Babama “biz Türk müyüz?”sorusunu sorma ihtiyacı duymadım. Almanya’nın sosyal ikliminde yetiştik ama Türk’ün kültür ikliminde kimlik edindik.

Babama “biz Türk müyüz?” sorusunu sorma ihtiyacı duymadım. Pazar günleri dışarıda çan çalardı, namaz vakitlerinde babam evde ezan okurdu.

Babama “biz Türk müyüz?” sorusunu sorma ihtiyacı duymadım. Çocukken bende “tam müslüman olmak için Türk Ordusunda askerlik yapmam lazım” düşüncesi vardı.

Babama “biz Türk müyüz?” sorusunu sorma ihtiyacı duymadım. Künyemde “Fatih” adı, Alman okulunda “İstanbul’u alan Türklerin komutanı” diye anlatan tarih dersi vardı

Babama “biz Türk müyüz?” sorusunu sorma ihtiyacı duymadım. Arabayla Türkiye’ye giderken sınırda nöbet tutan Mehmetçiğe asker selamı veren babam vardı

Babama “biz Türk müyüz?” sorusunu sorma ihtiyacı duymadım. Balkanlardan, Tuna’dan geçerken “Tuna nehri” marşını okuyan babam vardı.

Babama “biz Türk müyüz?” sorusunu sorma ihtiyacı duymadım. Çünkü bu soruyu sorma ihtiyacı duyurmayan Türklük aşkına sahip babam vardı.

Fatih OĞUZ
19 Nisan 2016 / Frankfurt-Main

 

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz

Bir Ahmet Şafak romanının çağrıştırdıkları: Kurdun İntikamı! (Fatih Oğuz)

Kurdunintikami

Sinemaya “The Purge” (arınma gecesi) ismiyle giriş yapan filmi izleyenleriniz olmuştur. Özetle anlatacak olursak Amerika hükümeti yıllarca yüksek suç oranını aşağıda tutmak için her türlü önlem almaya çalışmakta. Lakin hiçbir önlem etkili bir sonuç vermiyor. Var olanı kontrol edebilmek için var olanın varlığını kabul etmek ve onun doğal yaşam alanını tahsis etmek gerekir. Bu nedenle hükümet, katillere, suç işlemeye meyil olanlara yılda bir kere akşam saatinden başlayıp sabah saatine uzanan “12 saatlik” dokunulmazlık vaatini teklif ediyor. Bu 12 saatin içerisinde öldürmek suç sayılmayacak. İnsanın içinde yuvalanan “canavar” böylece tatmin oluyor ve “cinayetler” kontrol altına alınarak toplum o gecede “arınmış” olacak.

Bu uygulamayla her insanın içerisinde var olan “canavar” baskıya maruz kalmadan “12 saat” boyunca hiç bir cezaya tabi olmadan en natürel haliyle doyasıya kişiliğini yaşamış olacak.

Ahmet Şafak’ın “Kurdun İntikamı” isimli polisiye romanını okuyunca bu film aklıma geldi. Romanın ilk sayfalarında dile getirilen olaylar, şahıslar hepimize tanıdık gelmekte. Konulara “şunu şu romanda okumuştum, şunu şu filmde izlemiştim” kanısıyla yaklaşıyoruz ve dile getirilen mevzular algı merkezimize “senaryo” veya “hayal ürünü” olarak yer ediniyor. Aslında kendimizi görüyoruz ama gördüğümüzü dün geceden kalma “rüya” olarak geçiştiriyoruz.

Tanınan Fransız sosyolog Jan Bodriyar (Jean Baudrilliard) simülasyon kuramıyla insanların ve toplumun yaşananlara dair reflekslerini ve tutumlarını “gerçek ve hipergerçeklik” kıstasıyla açıklamaya çalışmıştır.

Romanda geçen diyalogda da anlaşıldığı gibi: “Bilmediğin bir şeyi yapmam deme Hasan Çelikkol, bildiğimiz şeyleri yaptık da ne oldu? Sonunda gördük ki, aslında bildiğimiz şeyler, başkalarının bilmemizi istediği şeyler.”

Birileri kurduğu sistemde “sis” kalmamızı istiyorlar. Tam anlamıyla yok etmek de istemiyorlar. Sonuçta onların enerji ve yaşam kaynağı toplumların tüketim gücüdür. Değerlerin tüketilmesi, inançların tüketilmesi, paranın tüketilmesi, doğanın tüketilmesi, hayatların tüketilmesi, nefeslerin tüketilmesi. Her türlü tükeniş onların türeyiş bağımlılığıdır. Bu sistemin kurucuları, insanları “insanlığın can çekiştiğiyle” değil; can sıkıntısıyla meşgul eder.

İnsanın canı niye sıkılır? Bol olan zamanı, boş işle meşgul ederek veya boşluğu dolu olan mevzuyu tercih etmek!

İnsanlar boşlukta zamanı tükettiklerini sanır. Zamanı değil; ömrü tüketmekteler. Bir nevi “istikbal”lerini tüketmekteler.

İstikbal”; bu kelime “Kurdun İntikamı” romanında bütün meselenin özünü temsil etmekte.

Kurdun İntikamı” isimli romanın karakterlerinden olan, toplumu “simülasyonlara” hapseden, fertleri birer “simülakrlar” hale getiren sistemin temsilinde bulunan Graham Cavandish, Oğuz Altay isminde öldürülen Milliyetçi öğrenci için konuşurken aslında sistemin felsefesini açıklamaktadır: “O bilgili, entelektüel çocuk, aslında br gelecekti. İstikbaldi… Ama yazık ki, bizim istikbalimiz değildi. Bizim istikbalimiz değilse, bize karşı demektir.”

Graham Cavandish, Oğuz ve Mete Altay, Alim Hoca, Matlock, Diyarbakırlı olan varlıklı bir aileden gelen evvel sol gençlik hareketinde yer bulan sonra islamî bir hayat seçen Ziya Gökalp’in torunu, Hasan Çelikkol, Pınar ve Oğuz kimdir? Mizah dergisine niye “Kerpeten” ismi verilir? Bu memlekete “istikbal” olan idealist ve irfan sahibi genç öğrencilerin öldürülmesi neden basit bir “karşıt öğrenciler arasında çıkan kavga sonucu yaşanan ölüm” manşetiyle örtülür? Kimlik ve fikir bunalıma düşen memleket evlatları farkında olmadan sistemlerin uzantıları, maşaları veya tetik çeken el olur? Cinayetler hangi psikoloji ile açıklanır?

Ziya Gökalp’ten tutun Karl Marks’a kadar dünya literatürüne iz düşürenlerin, Fatih kanunnamesi, Erich Fromm’un yöntemleri, Yusuf Akçura’nın teşkilata üye olurken hangi paragaftan çekinerek ant içmeyişi ve daha bir çok ilgi uyandıran konular.

Bu soruların cevabı ve geniş yelpaze üzerinde yer bulan konulara açıklık getiren diyaloglar kitaptadır. Kitabın özetini çıkararak kitabı okumayanlara ne ip ucu vermek, ne de yanlı etkilemek istemiyorum.

Ben daha çok kitabın ışık tuttuğu yer ile meşgulüm.

Kitabın içinde olup bitenler doğrular veya yanlışlar yargısı görüntüsü verildiği sanılabilinir ama kitabın teması Türk milletinin hakikatidir. Hakikatten zuhur eden bu ışık hipergerçeklilikten, simülasyondan ve simülakrlardan arınmış “istikbalimize” işaret etmektedir. Kitapta iki sunumdan bahseder. Biri 1980 öncesi farklı dünya görüşüne sahip öğrencilerin sunumu, biri de günümüzde özel bir üniversitede öğretim üyelerin, devlet bakanların sunumu. Her iki sunumda ideolojilerin yastık kavgası değil milletler mücadelesinin varlık mücadelesi yansıtılmakta.

Dünyaya “içinizdeki canavarı tatmin ettiriyoruz” diyerek zulmü, emperyalist ve sömürgeci sistemi meşrulaştırarak; kontrollü cinayetleri “hayat kurtaran, insanlığı koruyan” insanî ihtiyaç boyutunda ele alan sosyaldarvinizme karşı “her cinayet intihardır” diyebilmek hakikatin gereğidir.

Cinayetler intihardır. Toplumun intiharıdır. Vicdanın intiharıdır. Geleceğin ve istikbalin intiharıdır. Ve “şahsiyetin” intiharıdır.

İntiharları tetikleyen zihniyetin “güçlü olan yaşar, zayıf olan ölür” tarzında nihilist felsefesine karşılık “insanı yaşat ki, devlet yaşasın” felsefesiyle milletler sahnesine çıkan Türk milleti “intikamını” irfanıyla, uyanışıyla, uyandırışıyla ve de ülküsüyle alacaktır .

Kurdun İntikamı” cinayet işlemiyor. Emperyalistlerin “arınma gecelerine” karşılık yeni medeniyet tasavvurunun nasıl kurulacağına dair yol aralıyor.

Emperyalistlerin “kana doymayan canavarına” karşılık “kurdun aşkıyla” pusatlanan Türkler kurt milletidir. Kitapta da bahsedildiği gibi “Kurtlar, güvenli severler… Aşklarında, huzur olsun isterler.

Emperyalistlerin “arınma gecesinde”, – ki bu gece sadece bir kereye mahsus değil her geceyi kapsamakta, –  ortaya canavarlarını çıkardığı vakit kutlu dolunay gecelerinde olduğu gibi Türk’ün “kurdu” ortaya çıkacaktır. Ne diyor Mete Altay? “Ne kadar çok Matlock (kan içen canavar) varsa, o kadar da Mete (güvenli seven, huzur olsun isteyen kurt) vardır.”

The Purge” kurdun intikamıyla “the end” olacaktır!

 

Fatih OĞUZ
11 Şubat 2016 Frankfurt/Main

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz

Batı Avrupa’da Türk Milliyetçiliği (Soner Gören)

Çok geniş coğrafyalara, farklı şartlara ve imkanlara sahip topraklara yayılmış ve buraları yurt edinmiş olan yüce Türk Milleti, “yeni yurdunda“ özdeğerlerini korumasını bilmiştir.

Batı Avrupa’da da milletimiz Türk-İslam kimliğini daima koruma, yaşatma ve geliştirme çabasında olmuştur. Kendi kültür ve medeniyetimizden çok farklılık gösteren bir hakim kültürle; çoğunluğun savunduğu ve yaşattığı ahlak anlayışı, değerler bütünü, düşünme, algılama ve yaşama biçimi ile temaslardan milli ve mukaddes değerlerimizin tahrip olacağı endişesi hala var olmaktadır.

Başta Türk Milliyetçileri olmak üzere, Türk evlatları kendi din, dil ve törelerinin muhafazasını ve gelişmesini sağlamak için titizlikle çalışmalı ve çalışmaktadırlar.

Müslüman Türk kalmanın yolu iki temel değerin yaşatılmasından geçmektedir:

Birincisi dilimiz ve ikincisi yüce dinimizdir.

Özetle bunlara değinmek istiyoruz.

Türkçe, milli kültürümüzün, töremizin ve sosyal değerlerimizin nesilden nesile aktarılmasında başlıca araçtır. Türklük şuurunun ebedi teminatı olmakla birlikte, ona hakim olmayan bir nesil Türk’ün temsil ettiği değerlere yabancılaşmaktadır.

Öte yandan Türk, “asırlarca hep aramış olduğu ve tam bir şuur ve irade ile tercih edip gücüne güç katan“1 mukaddes dinimiz İslamiyet’siz kendini kaybetme. Tarih İslam’ı tercih etmeyerek özkültürlerine yabancılaşasan Türk boyları ile doludur.

Batı Avrupa Türklüğü bu gerçeği kavrayıp İslamiyet’te var olmanın, huzur bulmanın ve kurtuluşun peşindedir.

Ayrıca dilimiz ile din anlayışımız arasında kopmaz bir bağ vardır. Türkçe’ye hakim olmayıp tarihi kitaplığımızdan kopan genç arkadaşlarımız kimi “şeyhlerin“ Arabistan’da bastırıp burada zehir gibi dağıttığı kitapların kurbanı olmaktadırlar. Bu konuda Seyyid Ahmet Arvasi hoca (Mekanı cennet olsun!), İmam-ı Azam’ları, İmam-ı Maturidi’leri, Hoca Ahmed Yesevi’leri, Mevlana’ları ve İmam-ı Gazali’leri kastederek, şöyle demektedir:

[…] ecdadımızın meydana getirdiği eserler, yalnız Türk dünyasına değil, bütün İslam dünyasına, İslamiyet’i yeni baştan ve dosdoğru öğretecek temiz ve berrak kaynaklar durumundadır ve ne yazık ki gözlere ve dimağlara kapalıdır.“2

Batı Avrupa’da Türk Milliyetçileri, Müslüman Türk’ün temsil ettiği temel değerleri geliştirerek kıyamete kadar yaşatma idealinin peşinde olacaklardır.

Her milletin olduğu gibi, milletimizin de en mühim güç kaynağı milli birlik ve dayanışmadır. Milliyet şuurunun yaşatılması ve insanlarımız arasında kardeşlik bağlarının gelişmesi konusunda Batı Avrupa’lı Türk Milliyetçileri çok hassas davranmalıdırlar. Farklı fikir, düşünce veya dünya görüşleri doğal karşılanmalı, değişik teşkilat ve sivil toplum kuruluşlarımız birbirlerine dostça yaklaşıp “hayırlarda yarıştıklarının“3, millete hizmet yolunda birbirleri ile en güzel şekilde rekabet ettiklerinin bilincinde olmalıdırlar.

Milli Kültürün yaşatılması ve geliştirilmesi gibi ortak hedeflerin varlığı ve ortak çıkarlarda birleşmenin millet iradesinin berrak ve sağlam bir şekilde savunulması bakımından çok önemlidir.

Birlik ve beraberliğimizi zedeleyebilecek siyaset kavgalarından kaçınılmalıdır.

Türk Milliyetçiliği, milletin bütününü kucaklayabilme yetenek ve gücünü göstermelidir.

Buna bağlı olarak da Türk Milleti’nin Batı Avrupa’da içinde yaşadığı toplumsal ve siyasi şartları iyi takip edip incelemeli, var olan sorunlara milli tecrübemiz ve ilmi veriler ışığında çözüm önerileri üretilmelidir. Türk milliyetçisi, sosyal ve siyasi gelişmeleri yorumlarken Türk’ün, Ümmet-i Muhammed’in ve içinde yaşadığı toplumun saadet ve çıkarlarının peşinde olmalıdır.

Başta yerel siyaset olmak üzere politika önemli bir hizmet aracıdır. Lakin, Türk Milliyetçiliğini siyasetinin temeline alan bir partinin var olmaması sebebiyle hizmet yarışında yerel şartlara göre farklı siyasi partiler içerisinde rol almanın mümkün ve doğru olacağı kanısındayız.

Siyaset, içinde yaşadığımız toplumu savunduğumuz değerler doğrultusunda da şekillenmesi anlamına gelecektir.

Özetle, Türk-İslam kimliğini yaşamak ve yaşatmak, milli birlik ve dayanışmayı geliştirmek ve milletimizin sorunlarına çare olmak Batı Avrupa’da da milliyetçiliğin gereklerindendir.

Soner Gören / Hückelhoven

 

Yorum bırakın

Filed under Soner Gören

Alparslan Türkeş ve Milli Birlik – Soner Gören

Türk Dünyası’na ve özellikle Anadolu’ya, Türkiye Cumhuriyeti’ne bir baktığımızda görmekteyiz ki, toplumsal gerilim çok üst safhalarda. Siyasi tartışmalar birer taassup kavgalarına dönüşmekte ve müslüman Türk Milleti’nin evlatları ortak değerleri olan Türk Kültürü ve dinimiz İslamiyet’te dahi birleşememekteler. Dini değerler siyasi çıkarlar doğrultusunda kullanılıp sömürülmekte ve Türk, atalarını andığı törenlerde birbirine yumruk sallayıp “eşine kıymakta“. Bu yüksek toplumsal gerilimden en başta Türk Milliyetçileri rahatsız olmalı ve olmaktadırlar.

Vaziyet bu iken, bir milletin “her şeyden önce insan sevgisi ve insanlara yararlı olma, insan varlığına saygı gösterme esasına dayanan manevi yüksek inanç sahibi“1 olmadan yükselemeyeceği, mutluluğa ve huzura kavuşamayacağı fikir ve inancını gönüllerimize kazıyan rahmetli Başbuğ Alparslan Türkeş’in düşünceleri günümüzde hala var olan sorunlarımıza merhem olacaktır.

Toplumsal gerilimin ilacı Başbuğ’dadır.

Merhum Alparslan Türkeş milletlerin/milletimizin en büyük güç kaynağı milli birlik ve bütünlük olduğunu kavramış, hayatında bunu tatbik etmiş ve genç nesillerin beyin ve kalplerine bu gerçeği aşılamıştır. “Milliyetçiliğimiz, Türk milletinin bütün fertlerini aynı derecede sevmektir“2 derken açtığı bayrağın ve girdiği yolun ayrılık, nefret ve düşmanlık değil, birlik-beraberlik, muhabbet ve kardeşlik bayrağı ve yolu olduğunu anlatmıştır.

Türk Milleti’ne ve onun genç nesillerine insanlararası münasebetlerinde sevgi ve kardeşlik gibi yüce duyguların esas alınmasını tavsiye etmiştir. Vefatından bunca yıl sonra da, en büyük güç olarak bildiği fikirleri gecemizi aydınlatmakta ve “evlatlarım!“ diyerek seslendiği bizleri baba şefkatiyle kucaklamaktadır.

Kendisinin fikirlerinde bölünme yerine birleşme, farklılaşma yerine kaynaşma hakimdir. Tarifinde manevi amillere atıf yaparak “birlikte yaşama şuuruna varmış insan topluluğu“3 olarak tanımladığı milleti tüm fertleriyle birlikte birbirine kenetlenme davasına düşen Başbuğ, ülküsünü şu şekilde açıklar: “Milli Devlet Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde yaşayan her Türk vatandaşını kucaklayan, bağrına basan bir devlet biçimidir. Bizim gözümüzde Türk milleti; bölge, mezhep, ırk ve parti ayırımı gözetmeksizin bölünme kabul etmez kutsal bir bütündür.“4

Bu anlayış içerisinde milletimizin her ferdine ve hatta her insana Allah’ın yüce bir emaneti olarak yaklaşılır. Her türlü sun’i ayırımı gözardı ederek milletimizin tüm üyeleri Türklük ve yüce dinimiz İslamiyet’te buluşur. Hiç şüpheniz olmasın, Başbuğ Türkeş bugüne ve yarına çok şey söyler. Ama belki de şuan en çok ihtiyacımız olanı bu “birbirinizi sevin ve birleşin!“ ikazı. Yakın tarihimizde “milli barışın ve birliğin savunucusu“ ünvanını en çok o hak ediyor.

Soner Gören

1Alparslan Türkeş. Dokuz Işık, S. 17 (Bilge Oğuz, 2010)

2Dokuz Işık, S. 258

3S. 284

4S. 260

Yorum bırakın

Filed under Soner Gören

Türk Milleti Yerine “Tek” Millet Mi?

Sosyologlara ve etnoloji uzmanlara iş düştü.

***

Türkiye’de Başbakanlık görevine getirilen(!) Sayın Recep Tayyip Erdoğan yeni
bir Millet oluşturma gayretiyle yeni Milletin tarifini şöyle yapmaktadır: “Biz
tek millet dedik. Milletin içinde Türkü, Lazı, Kürdü, Çerkezi, Abazası, Romanı,
Arabı var.”

***

Bu tarifi yaparken birçoğumuz “Milletin adı ne?” diye soruyor. Milletin adı
aslında tarifinde saklı: “Biz TEK millet dedik!”

***

Evet yeni Milletin adı “Tek”. Aynı “Tek” Bayrak gibi, aynı “Tek” Vatan gibi.
Bizim(!) etnologların ve sosyologların bu konuyla ilgili görüşlerini açıkçası
çok merak ediyorum.

***

“Federal” şablonlu, “liberal” ruhlu bir Anayasa’ya uygun yeni bir
Millet-Mukaddesat manzumesi oluşturma arzusunu taşıyan Sayın(!)
Ülke yöneticilerimize sadece sandıkta cevap verebiliriz.

***

Bu cevabımız, kendimizi neye layık gördüğümüzü yansıtacak.

***

Fatih Oğuz

26 Mayıs 2011 / Frankfurt a. Main

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz