Tag Archives: Türk Milliyetçiliği

Bir Ahmet Şafak Romanı “Turukkuların Hayaleti” Üzerinden Mitoloji Yorumu (Fatih Oğuz)

Alman feylesof Hinrich der ki “rüyalarım beni uyanık tutar”. Hinrich feylesoftur ama aynı zaman da gazeteci ve öğretmendir. Bunu yanı sıra çocuklara yönelik şarkılar besteleyen bir sanatkardır. Pedagoji ağırlıklı bir zanaat icra eden birinin “rüyalarım beni uyanık tutar” tespitine hem pedogojik, hem de sosyolojik olarak dikkate almak gerekir. 

“Uyku yarı ölüm hali” olduğuna göre, diğer yarısı uyku olmayan halidir. Rüyaları daha hareketli ve sürekleyici olan uykular beynin yüksek düzeyde çalıştığını ve vücudun refleksleri dinç olduğunu gösterir. İnsan uyku halinde olmadığı vakit rüya yerine düş görüyor ve düşünü düşünceye dönüşmesi için bilgilerini ve bilgi edindiklerini kodlamaya çalışıyor. 

İnsan için geçerli olan toplumlar için de geçerlidir. Toplumunun da uyku ve uyku olmayan hali vardır. Tek bir farkla; toplumlar insanlarda olduğu gibi uyku ve uyku olmayan hallerini belirleyen saatlere bölünmemiştir. Bunun dışında aşağı yukarı insanda zuhur eden, toplumda da etki ve tesir bakımından da aynı derecede zuhur eder. 

Dolayısıyla toplum uyku halinde, yani yarı ölü halinde, olsada onun bilinçaltını hareketli ve vücut reflekslerini dinç tutacak rüyalara; uyanık olduğu vakitlerde keşiflere yol verecek düşüncelere yani düşlere ihtiyaç duyar. 

Bilinçaltı manipülasyonu olan simülasyonlar insana iradesinin dışında çok şey yaptırır. Telegram üzerinden zihin kontrolü, zihin işkenceleri, hipnozlar ve buna benzer uygulamalar modern topluma dönük radyolar, televizyonlar ve postmodern dönemde internet araçlar üzerinden toplumu yönlendirme, dönüştürme, pasifize etme faaliyetlerine şahit oluyoruz. 

Bu tür manipülatif girişimlere en çok kendi rüyasını görmeyen, göremeyen; rüya görmesini sağlamayan idarelerin yönetimi altında olan toplumlar açık. 

Bir millet kendi rüyasını uyku halinde, kendi düşünü uyanık halinde görmeye başladığında dünyayı simülasyon yumağına dönüştüren algı merkezlerin saldırısına uğrar. 

Millet tekrar kendi rüyasını, kendi düşünü nasıl görmeye başlayacaktır? Gördüklerimizi hatırlatacack emareler vardır. O emareleri bize zincirleme içerisinde açıklayan akıl ve algı yetisi vardır. İşte onlar bu emareleri çözen kişilerin ortaya koydukları anlatımlarıdır. Zamanla birlikte bu anlatımlar bir milletin ruh yurdundan salınan elçilerdir. O elçilerin toplayıp ortaya koydukları yansımalar bugünün diliyle tarif edecek olursak en uygunu mitolojidir. 

Mitoloji bir milleti uykuda diri, uyanık halinde dinç tutar. Bilinçaltımıza, algımıza sirayet etmeye çalışan manipülatif simülasyonlara karşı milli mukavemeti oluşturur. 

Turukkuların Hayaleti – Alparslan’ın Rüyası

Sanatçı-Yazar Ahmet Şafak’ın kaleminden çıkan son polisiye romanı “Turukkuların Hayaleti” adını taşımakta. Konusu “Aşk Filminde Cinayet” alt başlığı ile ifade edilmekte. 

Ahmet Şafak’ın her romanı düzenlidir. Anlamlar ve idealler düzeni. Vasat meselelerin gölgesinde iki kişinin aşkını anlatabilirdi ve yüksek tiraj vaat eden sansasyonel bir son ile simülasyon eserler yazabilirdi. Lakin o anlamın ve idealin himayesinde aşkı anlatarak uyku halinde olan millete kendi rüyasını, uyanık olan millete kendi düşünü anlatmayı tercih etti. “Turukkuların Hayaleti” romanında ifade ettiği gibi: “Yıkıldığım yerden kalkacak gücü her zaman kendimde bulurum. Çünkü hayal kurmaktan vazgeçmem. Bir hayalperesti hiçbir güç durduramaz. İnanarak çalışan, hatalarını görerek yeni adımlar atmaktan çekinmeyen kabiliyet sahiplerini hayat eninde sonunda mükafatlandırır.” Uyuyanda, uyumayanda eninde sonunda ölecektir. Ölümlü bir dünyada gününü gün etmek var iken neden toplumun rüyalarıyla, düşleriyle meşgul olunur? Yine kitapta geçen ifadeyle “devler dururken karıncalarla yürüyen bir şövalye” olmak ne kazandırıyor? Bu soruların cevabı kişi kendi yaşantısında bulmalıdır. Bu soruların cevabını bulabilecek olanlar, yine kitapta geçen bir örnekle ifade edecek olursak “halıda, bir milletin içtimai şifrelerini bulabilme” marifetine nail olabileceklerdir. 

Milletçe milli ve sahi hayaletlere ihtiyacımız var. Diyeceksiniz ki gerçekçiliğin hüküm sürdüğü bir devirde hayalet gibi varsayılan varlıkların ihtiyacını duymak akıl dışı değil midir? Gözümüzün önüne serilen perdeyi delebilmenin tek yolu kendi hayaletlerimize sarılmaktır! Çivi çiviyi söker demiş atalarımız. Onların simülasyonlarına karşı biz kendi hayaletlerimizle ortaya çıkmalıyız! Bunu Atsız Bozkurtlar, Deli Kurt ve özellikle de “Ruh Adam” isimli romanlarıyla yapmaya çalışmıştır. “Ruh Adam” isimli romanıyla milletimizin hayaletini ete kemiğe büründürmüştür. Mitolojimiz sanıldığından daha zengin ve erdem doğurucu. Başka mitolojilerde entrika, hırs, haset, gayrı ahlaki ilişkiler ve daha nice erdemli olmayan davranışlar hakim unsur iken Türk mitolojisinde adalet, asalet ve celadet hakim unsurdur. 

Ziya Gökalp “Fertte zihin ne ise, cemiyette de medeniyet odur. Fertte seciye ne ise, cemiyette de hars odur.” der. 

Bu tarife uygun düşer mi bilmiyorum ama Ahmet Şafak’ın “Turukkuların Hayaleti” fertte zihin, cemiyette de medeniyettir. “Alparslan’ın Rüyası” ise fertte seciye, cemiyette de harstır. 

“Halıda, bir milletin içtimai şifrelerini bulabilmek” ne ise Ahmet Şafak “romanlarında da, bir milletin içtimai şifrelerini bulabilmek” aynı marifete tabidir. 

Yılgınlık yok; Kozmopolitlerin renkli dünyasından çıkan simülasyonlar, tarihimizin bilinçaltını yurt edinen milli hayaletlerimizden ürker. 

03 Ekim 2018 / Frankfurt-Main

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz

Talat Paşa mahzun, Türk mahzun: 2 Haziran 1921 – 2 Haziran 2016

Almanya Federal Meclisi’nin çıkardığı karar siyasidir. Ve siyaseten alınan kararlar dönem dönem değişime uğrar. Bizler dikkatimizi başka bir yere çekmeliyiz.

İttihat-Terakki Cemiyeti üzerinden hesaplaşma ve pazarlık yapılmak istenilmekte.”İttihat-Terakki Cemiyeti’ne suçu at, kurtul” reçetesini önerenler sadece küresel odaklar mı?

Yıllarca “muhafazakarlık/siyasi ümmetçilik ve “kemalizm” adı altında İttihatçılar için “bu belayı başımıza bunlar saldı” mealinde sözler demediler mi? Bu konuda yüzlerce kitap çıkarıp İttihat ve Terakki’nin öncülerini küçük düşürecek, onları soykırımcı iftiralarıyla sahte belgelerin himayesinde mahkum ederek Türk toplumundan soğutacak yazılar yazmadılar mı?

Bugünümüze dair soruyorum: Birkaç yıl önce “Dersim o dönem yöneticilerin kanlı bir eseri” manasını taşıyan açıklamada bulunan Recep Tayyip Erdoğan’ın ve AKP zihniyetinin; Mustafa Kemal Paşa’yı, Enver Paşa’yı,  Talat Paşa’yı, Cemal Paşa’yı ve daha nice vatan evladını idama mahkum eden İngiliz kontrolünde İstanbul’da kurulan Divan-ı Harp Mahkeme (Divan-ı Harb-i Örfî) heyetinden ne farkı var?

Tunceli’de ve bugün Güneydoğu ve Doğu bölgelerimizde verilen mücadele 50 yıl sonra karşımıza yeni bir soykırım(!) tasarısı olarak çıkarma çalışmaları var. “1915 çözülmeden Dersim katliamı çözülmez. Dersim katliamına giden yol 1915 Ermeni soykırımından geçiyor” diyerek buna tarihi bir süreç yüklenmekte. Hatta bugünkü PKK teröre meşruiyet kazandırmak için “Kürt sorunu bu sürecin devamıdır. İttihat-Terakki Cemiyeti’nin uzantıları bugün katliama devam ediyor.” ifadelerini kullanıyorlar. Ergenekon-Balyoz davasında İttihat-Terakki Cemiyeti ile ilgili kurulmaya çalışılan bağlantıları hatırlayalım.

Ülkemizde o dönemlerde “açılım” başlığı altında çeşitli kampanyalar başlatıldı. Bunun en bariz örneği Recep Tayyip Erdoğan’ın Başbakan olduğu dönemde Başbakanlık resmi sitesinde yayımladığı “taziye mesajı”. Mesaj halen yerinde duruyor.

Sadece Almanya’da değil dünya kamuoyunda oluşturulan soykırım tablosunun müsebbibilerin başında şehit Talat Paşa’nın şahsında o dönemin milli ahvalına sahip çıkamayan yerli(!) yöneticiler gelmektedir!

“Erivan’a gidip soykırım anıtını ziyaret etmemek Mekke’ye gidip Kabe’yi ziyaret etmemek gibidir” diyenlere Protokol statüsü veren kimlerdi?

Türk hükümetinin temsilcileri defalarca Berlin’e geliyor. Talat Paşa’nın şehit edildiği yeri sembolik namına ziyaret ediyorlar mı?

Talat Paşa’yı katleden cani Tehliryan’ın mahkemesinin 2 Haziran 1921 tarihinde başlaması hasebiyle bu tasarının da 2 Haziran 2016 tarihinde görüşülmesi niye Hükümet yetkililerin veya kamuoyunun dikkatini çekmez?

Tarihi arşivlerinin yanı sıra siyasi arşivlerimizi de açalım. Hep birlikte okuyalım dün kim nerede ne konuştu, ne vaat etti, neler imzaladı.

Almanya Federal Meclisi’nin aldığı karar tamamen siyasi ve dolayısıyla milletlerarası uzlaşmanın

değil daha çok milletlerarası menfaatlerinin gözetildiği bilinmekte. Bunun biliniyor olması ve buna karşı önlem almak yerine kendi milli pozisyonumuzu belirlemiyor olmamız daha vahim bir durumdur.

Siyasetçiler tarafından eyyamcı ve günümüzün pragmatist tutum doğrultusunda sadece tarihi vakalar pazarlık konusu edilmiyor aynı zamanda geleceğimize ve birlikte yaşama mutabakatımıza fiyat biçilmekte.

Ayrıca sosyal medyada dikkatimi çeken çok yanlış reaksiyonlara değinmek istiyorum. “Soykırım yapan ülke bize soykırımcı diyemez” görüşü marazlıdır. Soykırım yapmayan bir ülke “Türkler soykırım yaptı” derse ne yapacağız? Mensubiyetimizden öte hakikatin gereği olduğu için, inadımızdan ziyade inandığımız için duruşumuzu konumlandırmak zorundayız. İftiracılara asırlar boyu malzeme vermekten usanmadık mı? Bırakalım bu hamaset kokan reaksiyonları ve irfan saçan aksiyonlara yönelim.

İfade özgürlüğü kapsamında demokratik hakkımı kullanarak Almanya Federal Meclisi’nin bu siyasi ve tahkiri yüksek olan kararını kınıyor, buna zemin hazırlayan günümüzün Nemrut Mustafaları, Damat Feritleri, Ali Kemalleri, Mustafa Sabrileri tarihimizin vicdanına havale ediyorum!

Fatih Oğuz
02 Haziran 2016-Frankfurt/Main

 

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz

Ankara’da kimsesiz sokaklar (Fatih OĞUZ)

Ankara’nın kimsesiz sokakları vardır.
Her daim uğrar,
Her dem iz düşürürüm bağrına.
Yalnızlık içerisinde beklerim güneşin doğmasına.
Ama yalnız değilim.

Yanımda karakalpaklı çocuklar durur.
Yalnızlık içerisinde olmak ayrıcalıktır.
Kocatepe’de sarışın kurt gibi tefekküre dalmaktır.
Nereye gömüldüğü bilinmeyen ittihatçı Dr. Nazım gibi yâd edilmektir.
Yalnızlık umuttur. Son taarruza geçmeye hazırlanan cesarettir.

Yalnız olmak ise şuan taşı kırık kaldırım üstünde son darbeyi bekleyen gençlik gibidir.
Herkese evet demektir.
Herkesle renkdaş; herkesin ahbabı olmaktır.
Dünyanın en büyük korkaklığıdır yalnız olmak.

Yalnızlık Cebeci veya Karşıyaka mezarlığında diri meclisi kuranların harcıdır.

Yalnız olmak Kızılay’da omuz çarpa çarpa yayılan, kalabalıklaşarak cesetleşmektir.

Yalnızlık; Ulucanlar cezaevine küf kokusuyla karışmış, haksızlığa uğrayan bir mahkumun özlemidir. Duvara yazdığı dörtlük, sevgilisinin baş harfidir.

Yalnız olmak dün geceyi birlikte geçirdiğin insanın adını hatırlamamaktır.
Baş harfini yazacak bir sevgiliye sahip olamamaktır.
Yalnızlık; “abi ayakkabının tozunu alayım mı?” sorusunu soran ayakkabı boyayan çocukla yan yana oturarak sohbetle vicdanımızı kaplayan tozu alıp, çocuğun emektar bakışlarına umut busesi kondurmaktır.

Yalnız olmak; Hacı Bayram Veli camisinde tıka basa dolu olan sabah namazı sonrası kimseyle tokalaşmadan gürültülerin arasında kaybolmaktır.
Ankara’nın kimsesiz sokakları vardır.
Her daim uğrar,
Her dem etiketlerden arınmış “kişilikli” düş kurarım.
Ve yanımda karakalpaklı çocuklar … Bizim çocuklar …

Fatih Oğuz/Ankara 2016

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz

Türk Ülkücülerin “dosdoğru yolu” vardır! (Fatih OĞUZ)

Türk Ülkücülerin paradigması “9 Işık”, siyasi kurum disiplini ise MHP’dir. “MHP’nin paradigmasını değiştireceğim” diyenler kim?

Liberal endeksli muhafazakar karakterli sağcı kafa!

Türk Ülkücülerin sağı, solu yoktur; “dosdoğru yolu” vardır.

Türk Ülkücüleri tribüne oynamadığı için amigoya, taraftara ihtiyaç duymaz, dava adamı mensubiyetinde yol arkadaşları ve milleti vardır.

Eğer bugün birileri “onca yetişen gençlerimiz var” diyebiliyorsa bir düşünün o gençler hangi dönem içerisinde yetişti?

“Çınar olacak fidanlarımı kimseye kestirtmem” diyen kim? Bugün berlirli bir olgunluk içerisinde yetişen gençlik kimin eseri?

Şimdi bu olaya “hak teslimatı” yapmazlar. “Çanakkale milletin zaferi, Sarıkamış Enver’in hezimeti” diyenlerden bir farkları olmaz “serbest düşünce derneği”nin liberal pragmatistlerinin.

Ülkücü Gençliğin “iktidar tasavvuru” toplumun bütün dilimlerine sirayet eden etkileşim felsefesinden ibaret olmalı.

Geleneksiz bir gençlik; geleceği olmayan yarınlara namzettir.

“Demokratik taleplerimize karşılık verin” diyenler, “Demokratik Ülkücü” kimliği ile DYP-ANAP-AKP “demokratlığı”nı karıştırmamaları gerekir.

Yok illa “karıştırırım” diyorlarsa o zaman “hamama giren terler” uyarısını yapmak nafile olsa gerek …

Fatih Oğuz
26 Nisan 2016 Frankfurt/Main

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz

MHP herhangi bir parti midir? (Fatih OĞUZ)

1980’li yıllarda CIA’e bağlı Ulusal İstihbarat Konseyi’nin uzun vadeli stratejik tahminlerden sorumlu başkan yardımcısı olarak görev yapıyordum; senaryolar hazırlarken analitik açıdan bize ışık tutabilecek kısa bir zihin egzersizi yapıyorduk. Bunu yapmaktaki amacımız, geleceğe dair (gerçekleşme olasılığı ne kadar düşük de olsa) önemli bir olayın yaşandığını varsayarak bu olayın nasıl gerçekleşeceğine ilişkin bazı detaylar içeren kısa bir senaryo yazmaktı. (…) Bu egzersizler “hiç akla getirilmeyen” olası olaylara dair belirtilere karşı analitik duyularımızın keskinleşmesini sağlar.” (İslamsız Dünya Sf. 16, baskı 2010, Graham Fuller)

21. asır bilgi ve iletişim çağı olduğu aşikardır. Kime sorsak “hangi çağda yaşıyoruz?” diye “bilgi çağında” cevabı yüksek bir oranda olur. Ayrıca, monologizmden düalizme; düalizmden dijitalizme doğru aşamalar katlayan toplumlar bu çağın etkilerini bildiğini de söyler.

Ama bilmek ile idrak etmek arasındaki sağlıklı geçişi sağlamakta sorun yaşar.

Her şeyi biliyor(!) olmamız iyi bir “şey” olmadığı kanısındayım. İrfansız, izansız ve olgunluğa erişmeyen bilme fiili “salt okuma-yazma” kabiliyetinin makyajladığı şirret suratlı cehaletin ta kendisidir.

İdrak ise bilmenin “dosdoğru” halidir. Dosdoğru bilenler hakikati görme basiretine erişirler. O nedenle dava adamları çoğu zaman çağdaşları tarafından anlaşılmamıştır. Dava adamları ufukların ötesine bakışlarını diktiklerinde onlar bunu “hülyalara dalmış” olarak telakki ederler.

Cehalet ise hakikati gölgelemeye çalışır. Basireti bağlamaya arzular. Güncel konular üzerinden ahkam ve hüküm sürmek ister. Ufku anlık heveslerle karalara büründür. Toplumun aklıselim marifetini; aklızulme dönüştürür.

Velhasıl; cehalet hakikatin varlığına göz dikmiş hakikatobur yaratıktır.

Ülkücülük hakikate bağımlı fikir, siyasi, ekonomik, sanat, felsefe ve sosyal disiplindir.

Ülkücülük “her şeyi bilenlerin” değil “dosdoğru bilenlerin” harcıdır.

Türkiye’mizin gündemi hayati mevzularla meşgul iken “her şeyi bilenler” çeşitli televizyon kanallarda “değişim” ve “yenilik” gibi büyülü kelimeler üzerinden “dosdoğru bilenlerin” harcı olan Ülkücülüğün iradesini temsil ettiklerini ve dolayısıyla Ülkücülüğün kutbu olan liderlik ile ilgili “iddia ve hak” sahibi olduklarını ifade ediyorlar.

İddialarını “düşük oy oranı”, “potansiyeli kullanamama” gibi pragmatist gerekçelerle güçlendirdiklerini sanıyorlar.

Bunu yaparken ikili mesaj gönderiliyor. Biri dışa, diğeri içe. MHP’ye Genel Başkan aday adayı olan insanların tanıtım yeri medya platformu değildir. Teşkilat platformudur. Teşkilat platformu Ülkücü Hareketin eylem ve söylem meydanıdır.

İmzalar toplanmış. Hem Genel Merkez’e, hem de mahkemeye sevk edilmiştir. Bütün bu gelişmeler hareketin özel alanını ilgilendiriyor iken farklı medya platformunda sergilenen arz-ı endamın sebebi nedir?

Kimi etkilemeye çalışıyorsunuz? Veya kime göz kırpılıyor? Veyahut sizler sahiden Ülkücü gelenekten bihaber “her şeyi bilen” ama “dosdoğru bilmeyenler” misiniz?

Türkiye Türklere bırakılamayacak kadar önemlidir” sözü ne için söylendiği malum. Türkiye, yerli işbirlikçiler üzerinden yönetebilecek konuma gelebilmesi için emperyalistler tarafından farklı operasyonlara maruz bırakılmaktadır.

Küresel odaklarda “zihin egzersizi” yapanların niyetlerini yukardaki söze atıfta bulunarak  özetlemeye çalışayım: “MHP Ülkücülere bırakılamayacak kadar önemlidir.”

Ne demektir bu?

MHP bazılarının iddia ettiği gibi sadece bir parti değildir. Ülkücü Hareketi yok etmeye çalışanlar öncelikle Ülkücüler arasındaki tefrikayı derinleştirmek için MHP’nin varlığını hedef tahtasına oturtmaya çalıştılar. “Ülkücülük illa MHP’de mi olur?”, “Ülkücülük MHP’nin tekelinde değildir”, “Ülkücülük parti pırtı meselelere hapsedilecek kadar küçük bir değer değildir” diyerek Ülkücülüğü MHP’den koparmaya yeltendiler. Bunun nedenleri çeşitliği argümanlara bağlanabilir lakin benim tek neden olarak gördüğüm husus şudur: Bir milleti tarumar etmek devletinden koparmaktan geçer! Kurumsal disiplini olmayan bir ülkücülük herkesin özellikle “her şeyi bilenlerin” enstrümanına dönüşür.

MHP’nin varlığına hedef alanlar ilk etapta Ülkücülüğe ne kadar yakın olduklarını ve hatta Ülkücülüğün varlığını önemsediklerini söylerler. Bunu yaparken de satır aralarına Ülkücülüğün fikri ve mefkurevî alt yapısını oluşturan değerler sistemiyle oynarlar.

Örnek olsun diye yazıyorum. İttihat ve Terakki Cemiyeti 1. Cihan harbinin sonunda yöneticileri tarafından feshedilmiş ve lider kadrosunu oluşturan isimler farklı ülkelere gitmek zorunda kalmış. Dışarıdan bakıldığında feshedilen bir cemiyetin (Teceddüt fırkası olarak devam etti lakin Damat Ferit tarafından kapatıldı) kadrosunu oluşturanların bir kısmı sürülmüş, bir kısmı idamla yargılanmış, bir kısmı zindanlara düşmüş, bir kısmı suikast nedeniyle şehit olmuş, bir kısmı köşesine çekilmiş. İmparatorluğun çöküşüyle tarih sahnesinden çekilmişler.

Lakin hakikat bu değildir!

Türk devlet geleneğine ve felsefesine vakıf olanlar bilir ki; İttihat ve Terakki Cemiyeti herhangi bir parti ve yöneticileri herhangi kişiler değildi. Türk ülküsünün, Türk milletinin, Türk tarihinin toplandığı, muhafaza edildiği, mukavemete hazırlandığı, diri tutulan hafıza ve hareket merkeziydi.

İstiklal mücadelesini yürütenlerin, milleti teşkilatlandıran; bin yıllık Türkiye Devletinin egemenliğini farklı bir siyasi yönetime kavuşturanların ekseriyeti İtthat ve Terakki cemiyetine mensup insanlardı.

Yani diyeceğim odur ki, MHP herhangi bir parti değildir. MHP; tarihsel süreçten kopmayan, Türk’ün tarih felsefesiyle olgunluk mertebesine çıkan fikirdir. Oy oranlarına, sandık sonuçlarına muhatap edilemez. Bu muhataplık sadece istatistiksel bir vakadır. Milli davalar için fazla bir önemi de yoktur.

Bir önemi olsaydı MHP 3 Kasım 2002 tarihinde yapılan Milletvekili seçimleri sonrası istatistiksel veri olurdu.

Türkiye’yi yönetenler hafızalarını kaybetmiş olabilir. Türkiye’yi yönetenleri seçen halk “bilgi ve iletişim çağının” oluşturduğu yoğun bilgi akışına maruz kalması hasebiyle konulardan kopabilir. Devlet kurumları iktidarın teslimiyetçiliği ve dış müdahalelerin baskıcılığından dolayı sinmiş durumda olabilir.

İşte bu gibi günlerde milli ve tarih şuuru, organize ve disiplin içerisinde Ülkü vücuduyla milletine ışık olur. Hafıza canlanır ve gerekli tedbirler devreye girer. Devlette devamlılık esastır sözü anlam kazanır. MHP varsa Türkiye ve Türk milleti vardır dediğimizde bunu kastediyoruz.

Bunu şu şekilde örneklendirebiliriz.

Tarih 7 Nisan 2012. Yer Fransa. Milliyetçi-Ülkücü Hareketin Lideri Sayın Devlet Bahçeli Fransa Türk Federasyonun 10. Büyük Kurultayı’nda yaptığı konuşmada şunları söyledi: Ben buradan duyurmak isterim ki; Sözde Ermeni soykırım iddialarını kim gündeme getiriyorsa iyi niyetli değildir. Bize bu yaftayı kim vurmaya çalışıyorsa doğru konuşmuyordur. Merhametin, hoşgörünün, vicdanın ve insaniyetin burcu olan Türk milletini, baskıyla köşeye sıkıştırmaya kim yelteniyorsa gerçekleri bastırma çabasındadır. Tekraren söylemek isterim ki; soykırım iddiaları asılsızdır, hezeyandır ve böyle bir şey asla olmamıştır. Ankara’da ne diyorsam Fransa’dan bir kez daha kararlı bir şekilde aynısını dile getiriyorum: Ermeni soykırım sözleri iftiradır, boştur, hüsnü kuruntudur ve temelsizdir. Şayet Senato’nun kararı mahkemeden dönmeseydi, yine aynı hakikatleri daha büyük bir şevk ve inançla ortaya koyardım. Sözde soykırım masalıyla avunanlar, bu çerçevede ortalığı velveleye verenler yanlışın ve çarpıklığın içine düşmüşlerdir. Şüphesiz, diaspora lobisinin güdümünde milletimizi sanık sandalyesine oturtmaya gayret edenler mahcubiyet yaşayacaklardır. Fransa’da yaşayan Ermenilerde gerçekleri görmelidirler. Tarihten husumet çıkarmanın kimseye bir yarar sağlamayacağını bilmelidirler. Allah’ın izni ve inayetiyle bizim çekineceğimiz, sıkılacağımız ve kaçacağımız bir durum yoktur. Tarihimizin her sayfası şefkatin, alicenaplığın ve insanlık değerlerinin muhteşem örnekleriyle doludur. Kaldı ki bizim millet olarak da kimseden öğrenecek bir şeyimiz bulunmamaktadır. Siyasal kaygılarla milletimizin hedef tahtasına konulmasına da müsamahamız söz konu olmayacaktır.“

Sayın Bahçeli bu konuşmayı yaptığı dönemleri hatırlayalım. Açılım adı altında “Türkiye-Ermenistan sınırların kaldırılması, tarihi utanç(!) ile yüzleşmek, özür dileme erdemi(!), 24 Nisan 1915 ortak acımız, katliamlar ittihatçılar tarafından yapıldı” gibi daha nice kepazelikler devletin protokol konusu haline geldi. Boğazlıyan Kaymakamı Şehit Kemal Bey için “islamî(!)” noktadan katil ve zalim olan birinin asla şehit olamayacağı görüşler kabul görüldü.

Ülkemizde bu gündem makbul(!) sayıldığı günlerde Sayın Bahçeli Ermeni diasporanın en büyük hamiyesi olan ülkede onların gözünün içine baka baka bu sözleri sarfetti.

Sanılmasın ki; Sayın Bahçeli orada bir parti Genel Başkanı olarak partili dava arkadaşlarına hitap etti. Sayın Bahçeli orada tarihî Türk devlet geleneğinin temsilcisi konumundaydı. Türk devletinin onurunu, Türk milletinin cenaplığını ve Türk tarihinin hakikatlarını temsilen konuştu.

Sayın Bahçeli; Tunceli tartışmaları, Suriye krizi, çözüm adı altında yürütülen ihanet süreci, Anayasa tartışmaları, Başkanlık sistemi muamması, Kıbrıs meselesi ve görüp veya göremediğimiz millî meselelerde Türk’ün hafızası ve Türklüğün mukavemeti olmuştur.

MHP’de siyaset yapmak, farklı mevkilerde bulunmak ile MHP’ye liderlik yapmak arasındaki fark tarihi etktendir. Orası “ya Başbakan olurum ya da Babaanne” makamının tescillendiği yer değildir.  Orası sosyal ve reel medya üzerinden kazanılan teveccüh noteri değildir. Orası, ortaya çıkan arkadaşlar üzerinden ara rejim model metoduyla ve liberalist yöntem olan “işbirliği içerisinde rekabet” ile ele geçirilecek makam hiç değildir!

MHP bir geleneğin tezahürüdür. Ve bu gelenek; Ülkücü iradenin tecellisinde ve Ülkücü tavrın koruması altındadır. Gelenek aynı zaman da hatıra demektir. Hatıralar “bir yumrukta parçalanan soğan, bayat çay ve bir kuru ekmek” muhabbeti değildir. Hatıralarımız tecrübedir, tedbirdir, tedariktir.

Yazının girişinde bulunan sözler araştırma geliştirme elemanı değil dünyayı şekillendirmeye ve yönetmeye çalışan küresel odakların elebaşı tarafından sarfedilmiştir. Bu sözlerin yayınlandığı kitabın başlığına bakarak “MHP ile ne alakası var?” diyebilirsiniz. 1980’li yıllar sonrası değişen dünya profiline bakılırsa “pek alakası var” olduğunu düşünüyorum. Türklüğün önemini anlayabilmemiz için küresel odakların çalışmalarına vakıf olmalıyız. “Zıddını” tanımak bazen kendini tanımanı sağlıyor.

Fuller’in sözleri, MHP’nin duruşunu ve öngörüsünü “MHP sadece AR-GE kurumu gibi analizler yapıyor” ithamıyla küçümsemeye çalışanların değil kulağına; idrakına küpe olsun!

Buradan özellikle Ülkücü gençlere de seslenmek istiyorum. Bilgi çağının mabedi olan sosyal medya platformlarda sarfedilen manipülatif duygulardan uzak durunuz. Etkilenip bin yıllık geleneğin temeline göz dikenlere fırsat vermeyin. Kişilerin boyu, endamı, afilli sözleri göze veya gönüle hoş gelebilir ama Ülkücü gençliğin en büyük zenginliği 9 Işık isminde Türklüğün manifestosuna sahip olmasıdır. Bilgi çağında enjekte edilen her bilgi “bilmişlik” türetir. Ve bu bilmişlerin en büyük özelliğe “özgüven” adı altında sergiledikleri terbiyesizliktir. Milliyetçi Hareketin karargahına “Balgat şatosu” ve “Balgat dükalığı” diyenlere, bir Türk beyi olan büyüğümüz Sayın Devlet Bahçeli’ye dil uzatanlara prim vermeyiniz. Sanki çocukluk arkadaşından bahseder gibi Milliyetçi-Ülkücü Hareketin liderinden bahsedenlere; ki öyle olsa dahi; uyarıcı vazifenizi bilgece esirgemeyiniz.

Unutmayın; babalık makamı her erkek evladının koruması ve kollaması gereken makamdır. Çünkü onlar da birer “baba” adayıdır.

Geleneklerine sahip çıkmayanlara Bilge Kağan nasıl seslenmişti?

İtaatsizliğin yüzünden seni kalkındırmış Kağanına ve İline kendin kötülük getirdin.”

Genç Ülküdaşım; Ülkücü Gençlik üzerinde titreyen ve “çınar olacak fidanlarımı kimseye kestirtmem” diyerek Ülkücü Gençliği kendi emelleri doğrultusunda kullanmaya çalışan her türlü odaklara meydan okuyan Bilge bir Lidere sahipsin. Sana da liderine ve Liderin şahsında geleneklerine sahip çıkmak yakaşır.

Fatih OĞUZ
17 Şubat 2016 Frankfurt/Main

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz

Mefhumlar, Doğrularımız ve Hakikat Işığında Mantıklı olmak veya Mantıklı olamamak. (Fatih OĞUZ)

Mefhumlar kalıptır. İçeriğine göre kalıp sahibi olmuşlardır. İnsan gibi mefhumlarda deformasyona muhatap kalabilirler. İklim şartından tutun sosyolojik gelişmelere kadar.

Mefhumlar insanlar gibi evrim (darvinist veya pozitifist olmayan) geçirir. Mefhumlar anlamını insanların davranışından/aklından ve manasını insanların duysallığından alır.

Bizler doğrularımızı mefhumların kapsayıcı kişiliği ile ifade ederiz. Eylem türünden daha çok, söylem türüyle ön plana çıkarız. Eylem düşsel fonksiyon ile çıkış yakalar ama bünyenin tümünü harekete geçirerek mantıklı varlık olur. Bünyeyi tümüyle harekete geçirmek ise iradeyi tavır ile konumlandırmak gerekir. Ve itiraf edelim ki; bu çok zor bir iştir.

Bu nedenle söylem türü daha zahmetsiz ve daha gösterişli. Halbuki “ağzıyla kuş tutan” kuşçu değil; idealist bir ömür sayesinde Ali Kuşçu olan bizlerin modeli olmalıdır.

“Ağzıyla kuş tutan” doğrular zahmete katlanamıyor. Nasreddin Hoca’nın “sen de haklısın” yargısına bürünüyor. Her şeyi kısa yoldan becermeye çalışıyor. “Başarısız oldu bıraksın görevi”, “anket yapıldı istenmiyor bıraksın görevi” vb. basit ve pragmatist metot ile doğruluğunu gerekçelendirdiğini sanıyor.

Buna karşılık meseleye farklı bakalım: Bu evrim içerisinde seviye yükselten etkileşim ile yönetişim münasebeti insanlara “doğruluğuna inandığını” ya yaptırır, ya da yapılması konusunda zamana yaymasını sağlar. “Her doğru her yerde söylenmez”, “Hep doğruları yazacağım ama her doğruyu yazamayacağım” tarzında anlayış aldatıcı manevra değil sadece önlemdir.

Dolaysıyla doğruların varlığı her zaman adresindedir. O adrese varıp varmamak, o yolda giderken meşru veya gayrı meşru davranış sergilemek insanın iradesiyle bağlantılıdır.

Bu önlem ile doğrular gizlenmiyor. Güneşin ufuk çizgisinin alt kısmına geçmesi gibi; sadece gün ışığında göremediğimiz karanlık ile yüzleşmemizi sağlıyor. Ayrıca gün ışığında varlığını bile hissetmediğimiz ve önemsemediğimiz “ay” akşam vakti sonrası ihtişamıyla karşımızda durmaktadır. Güneşin olmadığı yerde; güneşin ışığından ışık alanlar ortaya çıkar.

Evet güneş ufuk çizgisinin altına geçmiştir ve ortalık karanlıktır. Lakin bu sefer doğrularımız birer hakikat olarak doğacaktır. Hakikat ancak yüzleşme ve arınma sonrası idrak merkezimize görünür.

Doğrular mı hakikatten türer, yoksa hakikat doğrulardan mı? Doğrular hakikatten türer! Çünkü hakikat güneşin rotasını belirleyen mutlak iradedir.
Değişim mefhumuna bu eksenden bakmakta fayda var. Değişim doğruluk ifadesidir ama hakikat tecellisi değildir. Hakikat tasavvurunda anlam ile mana bütünlük arz ediyorsa “mantıklı” olanıdır. Ama bütünlükten ziyade yeni bölünmelere sebep oluyorsa hatta çatışmayı tetikleyen tutum sergiliyorsa orada “mantıklı” olmayan bir gerçek var demektir.

Türk milliyetçiliğinin mantıklı olmasını sağlayan güç Türk tarih şuuru ile itikadî hayat adanmışlığımızdır.
Bu nedenle Çin sarayını basanların sayısı az olması önem arz etmiyordu. Sultan Alparslan, imparatorluk uzantısı bir ordunun karşısında soğukkanlılığını kaybetmedi. Ziya Gökalp hakkında çıkan tutuklama kararı için “sosyal bir vaka” dedi.

Bu davranışlar dava adamı olanlar için hakikatın ta kendisi. Ve hakikatın olduğu yerde mantık vardır.

Tarih her zaman “mantıklı” olanlar tarafından yazılmıştır. Mantıklı olmayanlar Cervantes’in “Don Kişot” hikayesine dönüşmüştür.

Frankfurt, 08 Şubat 2016

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz

Bir Ahmet Şafak romanın düşündürdükleri: “Kan Meclisi 1915 = Aşk ve Vatan 1915“

Büyük Vatanın büyük iki evladı demek burada yatıyor …” diye yüreğimden geçirdiğim şahsiyetler Berlin Türk Şehitliği’nde mezarları bulunan Dr. Bahaeddin Şakir ve Trabzon’un eski Valisi Cemal Azmi Bey’dir.

Türk tarihinde anlaşılması güç veya anlaşılmama gayreti üzere bir konumda tutulması istenilen İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne mensup bu iki Vatan evladı, 1922 senesinde, o dönemin zorunlu şartlar nedeniyle bulundukları Berlin’de aile fertleri önünde hunharca şehit edildi. berlinbahaeddinşakircemalazmi

Dr. Bahaeddin Şakir ve Cemal Azmi Bey, Berlin sokağında “sonsuzluk” nefesi veren ilk olmadılar. Bu iki Vatan evladına kıyan karanlık lobiler 1921 senesinde, oturduğu evinin yakınlarında Talat Paşa’yı şehit ettiler.
Berlin Türk Şehitliği ardından İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin kurucusu Talat Paşa’nın şehit olduğu yere gittim. O yere vardığımda zihnimde adeta bir tarih treni kalktı. Uğradığı her istasyondan koca yürekli insanları alarak sonsuzluğa doğru hareket halindeydi.

Berlin bu istasyonlardan biridir. Bu istasyondan kimler binmediki tarih trenine? Mustafa Kemal Paşa, Enver Paşa, Mehmet Akif Ersoy, Celal Nuri İleri gibi mümtaz şahsiyetler.

Berlin’in Türk-Alman ilişkilerinde özel bir yere sahiptir. Bu ilişki kuru bir stratejik ortaklğın sonucu değildi. Berlin’e yerelden uluslararası diplomatik itibar kazandıran ünlü siyaset ve devlet adamı Alman Otto v. Bismarck’dır.

Son 200 yıl içerisinde yetişmiş ender dehalardan biri olan Bismarck, Türk-Alman ilişkilerine en net açıklamayı getirmekte: “Türk ve Alman milletleri arasındaki sevgi o denli eskidir ki, bu asla parçalanmayacaktır.

Türk-Alman ilişkilerinin “50 Yıl İşçi Göçü” ile sınırlandırılmaması gerektiğini savunurum. Almanya’da doğmuş ve burada yetişmiş, Alman felsefesi, kültür ve edebiyatıyla ilgilenen bir Avrupa Türk’ü olarak; ortak paydalarımızın azami ölçüde yüksek, bazı Alman şehirlerin taşıdığı “Türk” veya “Hun” adlarına bakılırsa tarihi yakınlığımız nedeniyle şuna inanırım: Siyasi ve devlet stratejilerini kenara bıraktığımızda göreceğimiz şudur ki, Türk-Alman tarafları birbirine yönelik hep saygıyla, hürmetle, dostça; ve yeri geldiğinde itinayla yaklaşmışlardır.

Türk Aydını Ahmet Şafak Beğ’in “Kan Meclisi 1915” romanında bu görüşümü destekleyen bir diyaloğa sahip.

Diyaloğun geçtiği bölüme değinmeden romanın kendisinden bahsetmek istiyorum.

İtiraf etmeliyim ki, “Kan Meclisi 1915” can sıkmadan, zamanı boğazlamadan okuduğum en güzel romandır.

Tarihi polisiye romanı olan “Kan Meclisi 1915” zor bir zaman dilimini anlatmakta. Ahmet Şafak “Kan Meclisi 1915” romanıyla adeta, ülkemizin gündeminde “mayın alanı” olan “1915 Yılı”nı, tarihi olayları ve tarihi şahsiyetleri birbiriyle çatıştırmadan, kavgaya tutuşturmadan; her ferdi ve olayları kendi psikolojisi içerisinde ifade etmeyi başarmıştır.

Bir roman düşünün ki, 1’inci cihan harbinin acımasızlığını, Enver Paşa’nın çelik kararlılığını, Ziya Gökalp’ın ilmi tahlillerini, Vatan çocuklarının endişelerini, İttihatçıların olağanüstü fedakarlıklarını, emperyalist odakların entrikalarını, fitne ve isyan başkaldırılarını, yerli ve yabancı istihbaratçıların faaliyetlerini, gençlerin çaresiz aşklarını, Hürriyet mücadelesini; bir ahenk içerisinde okuyucusuyla buluşturmakta.

Romanın dili çok net ve bugünkü meselelere “sebep-sonuç” kılavuzuyla açıklık getiriyor.

Diyaloğa geri dönecek olursak, romanın kahramanı Almanya’da tıp tahsili görmüş Ahmet Kemal isminde genç bir Adli Tıp Hekimi. Bu genç hekim Berlin’den başlayan tren yolculuğunda Helga isminde genç ve güzel bir Alman hanımla tanışıyor. Genç hekim gönlüne hakim olamayıp güzel Alman bayana aşık oluyor. Tren yolculuğu esnasında Ahmet Kemal ve Helga’nın konuşma imkanları oluyor ve Ahmet Kemal şunları söylemekte: “Şimdi Alman İmparatorluğu ve Osmanlı İmparatorluğu, Hıristiyan dünyanın en dişlileri ile savaşıyor değil mi? Bu durum da tuhaf bence… Yani harp yoldaşlığı yapmamızın altında bile sadece milli menfaatlerin yattığını söyleyemeyiz. Her ne kadar, bizi sizinle ittifaka iten sebep mecburiyet ise de şu dakikada adını koyamayacağımız, sanki asırlar öncesinden bir tanışıklık, dünyanın belli coğrafyalarında birlikte avlanıp, at sürmüşlüğümüz var gibi. Bu durum Kayzer ile Padişah’ın dostluğuna ya da Enver Paşa’nın Almancılığına bağlanamayacak kadar derinlerde bir şeymiş gibi geliyor…

Bu diyaloğu okuduğumda kendimi bir an Ahmet Kemal’in yerine koyabilme rahatlığını hissettim.

Bu diyaloğun sahibi Ahmet Şafak her 2 milletin mevcudiyetine hakim olduğunu gösteriyor. Bu kanıya varabilmeniz için bu milletin tarihi sürecini iyi analiz etmek gerekir.

Ahmet Şafak bugünkü sıkıntıların ve meselelerin analizini “Kan Meclisi 1915” olarak romanlaştırmış.

Aşk ve Vatan” özetine muhatap olan Ahmet Kemal dava adamı olmanın sınavına attığı ilk adım romanın son sayfasıdır.

Bir dava adamın yaşam özeti gibi; onlar sonsuzluğa doğru ilk adımı atarken sıradan insanlar yaşam kitabın son sayfasını çevirmekte.

Bazı romanlar vardır insanın eline aldığına ve okumaya başladığına pişman eder. “Kan Meclisi 1915” romanında ise yaşadığım tek pişmanlığım daha erken okumamış olmam.

Özellikle Berlin seyahatı öncesi bu eseri okumuş olsaydım, Bahaeddin Şakir ve Cemal Azmi Bey ziyaretim daha bir anlam taşıyor olacaktır. Talat Paşa’nın şehit edildiği yerde ittihatçı bir yol arkadaşı olarak dua edebilme olanağım olurdu.

Türk-Alman ilişkilerini bilindik ve klişeleşmiş söylemlerden kurtarmanın adıdır “Kan Meclisi 1915”.
Kan Meclisi 1915” mutlaka Almanca’ya çevrilmeli ve Alman Kültür-Edebiyat dünyasıyla en kısa zamanda tanışmalıdır.

Ahmet Şafak noktası konulmamış cümle tadında romanı bitirdiğinden ötürü okuyucu romanın ikinci bölümüyle kavuşturmalı. İttihatçıların Berlin dönemi, Enver Paşa ile Naciye Sultan’ın çileli hayatları veya Ahmet Kemal’in Cumhuriyet döneminde Adli Tıp’daki yükselişi vd. konular olabilir.

Ahmet Şafak’ın bu ikinci bölümü bizden mahrum bırakmayacağını düşünüyorum.

***

Biraz da romanın önemine vurgu yapmak istiyorum. Bir millet, sahipleriyle buluşması için dava yükümlülüğünde romanlara ihtiyacı vardır.

Romanların ne kadar mühim olduğunu Maksim Gorki’den örnek vereceğim. Lenin ilk kalabalık mitinglerini yaptığı sırada insanlar şunu söylemiştir: “Bu konuşmacının anlattıklarının aynısı Maksim Gorki hikayelerinde bahsedilmekte.”

Halk Lenin’in anlattıklarını Maksim Gorki’nin sayesinde yıllar öncesi tanıyordu. Maksim Gorki yıllarca ezilen işçi sınıfın zorluklarını ve acılarını romanlarında anlatmıştı. Rus halkını sömüren Kilise ve Sermaye sahiplerinin kirli oyunlarına işaret etmişti. “Burjuva, bolşevik vb.” kelimeleri çok ustaca halkın belleğine yerleştirmeyi bilen usta kalemdi.

Bu nedenle Lenin, Çar rejimini ihtilalle bertaraf etmek için halkın yoğun desteğini almak ve devrimlerini hayata geçirmek için zorlular yaşamadı.

Türk milliyetçileri olarak, özellikle yazarları hayatta olan, romanlarımıza sahip çıkmalıyız. Romanlarımızı halkımızla buluşturmalıyız.

Yetenekli gençlerimizi ve yazar arkadaşlarımızı romanlara yönlendirmeliyiz.
Türk milliyetçisi gençlerimizin “Kan Meclisi 1915” romanını mutlak almalı ve olabildiğince çevrelerine ulaştırmalıdır.
Milletimizin hikayeleri; bizim hikayelerimizdir!

Anlatacak hikayeniz yoksa, yarınlarınızın hikayeleri sizin imzanızı taşımaz!
*****
Fatih Oğuz

(Bu yazı Töre Dergisinin Ocak 2013 sayısında yayınlandı)

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz

Batı Avrupa’da Türk Milliyetçiliği (Soner Gören)

Çok geniş coğrafyalara, farklı şartlara ve imkanlara sahip topraklara yayılmış ve buraları yurt edinmiş olan yüce Türk Milleti, “yeni yurdunda“ özdeğerlerini korumasını bilmiştir.

Batı Avrupa’da da milletimiz Türk-İslam kimliğini daima koruma, yaşatma ve geliştirme çabasında olmuştur. Kendi kültür ve medeniyetimizden çok farklılık gösteren bir hakim kültürle; çoğunluğun savunduğu ve yaşattığı ahlak anlayışı, değerler bütünü, düşünme, algılama ve yaşama biçimi ile temaslardan milli ve mukaddes değerlerimizin tahrip olacağı endişesi hala var olmaktadır.

Başta Türk Milliyetçileri olmak üzere, Türk evlatları kendi din, dil ve törelerinin muhafazasını ve gelişmesini sağlamak için titizlikle çalışmalı ve çalışmaktadırlar.

Müslüman Türk kalmanın yolu iki temel değerin yaşatılmasından geçmektedir:

Birincisi dilimiz ve ikincisi yüce dinimizdir.

Özetle bunlara değinmek istiyoruz.

Türkçe, milli kültürümüzün, töremizin ve sosyal değerlerimizin nesilden nesile aktarılmasında başlıca araçtır. Türklük şuurunun ebedi teminatı olmakla birlikte, ona hakim olmayan bir nesil Türk’ün temsil ettiği değerlere yabancılaşmaktadır.

Öte yandan Türk, “asırlarca hep aramış olduğu ve tam bir şuur ve irade ile tercih edip gücüne güç katan“1 mukaddes dinimiz İslamiyet’siz kendini kaybetme. Tarih İslam’ı tercih etmeyerek özkültürlerine yabancılaşasan Türk boyları ile doludur.

Batı Avrupa Türklüğü bu gerçeği kavrayıp İslamiyet’te var olmanın, huzur bulmanın ve kurtuluşun peşindedir.

Ayrıca dilimiz ile din anlayışımız arasında kopmaz bir bağ vardır. Türkçe’ye hakim olmayıp tarihi kitaplığımızdan kopan genç arkadaşlarımız kimi “şeyhlerin“ Arabistan’da bastırıp burada zehir gibi dağıttığı kitapların kurbanı olmaktadırlar. Bu konuda Seyyid Ahmet Arvasi hoca (Mekanı cennet olsun!), İmam-ı Azam’ları, İmam-ı Maturidi’leri, Hoca Ahmed Yesevi’leri, Mevlana’ları ve İmam-ı Gazali’leri kastederek, şöyle demektedir:

[…] ecdadımızın meydana getirdiği eserler, yalnız Türk dünyasına değil, bütün İslam dünyasına, İslamiyet’i yeni baştan ve dosdoğru öğretecek temiz ve berrak kaynaklar durumundadır ve ne yazık ki gözlere ve dimağlara kapalıdır.“2

Batı Avrupa’da Türk Milliyetçileri, Müslüman Türk’ün temsil ettiği temel değerleri geliştirerek kıyamete kadar yaşatma idealinin peşinde olacaklardır.

Her milletin olduğu gibi, milletimizin de en mühim güç kaynağı milli birlik ve dayanışmadır. Milliyet şuurunun yaşatılması ve insanlarımız arasında kardeşlik bağlarının gelişmesi konusunda Batı Avrupa’lı Türk Milliyetçileri çok hassas davranmalıdırlar. Farklı fikir, düşünce veya dünya görüşleri doğal karşılanmalı, değişik teşkilat ve sivil toplum kuruluşlarımız birbirlerine dostça yaklaşıp “hayırlarda yarıştıklarının“3, millete hizmet yolunda birbirleri ile en güzel şekilde rekabet ettiklerinin bilincinde olmalıdırlar.

Milli Kültürün yaşatılması ve geliştirilmesi gibi ortak hedeflerin varlığı ve ortak çıkarlarda birleşmenin millet iradesinin berrak ve sağlam bir şekilde savunulması bakımından çok önemlidir.

Birlik ve beraberliğimizi zedeleyebilecek siyaset kavgalarından kaçınılmalıdır.

Türk Milliyetçiliği, milletin bütününü kucaklayabilme yetenek ve gücünü göstermelidir.

Buna bağlı olarak da Türk Milleti’nin Batı Avrupa’da içinde yaşadığı toplumsal ve siyasi şartları iyi takip edip incelemeli, var olan sorunlara milli tecrübemiz ve ilmi veriler ışığında çözüm önerileri üretilmelidir. Türk milliyetçisi, sosyal ve siyasi gelişmeleri yorumlarken Türk’ün, Ümmet-i Muhammed’in ve içinde yaşadığı toplumun saadet ve çıkarlarının peşinde olmalıdır.

Başta yerel siyaset olmak üzere politika önemli bir hizmet aracıdır. Lakin, Türk Milliyetçiliğini siyasetinin temeline alan bir partinin var olmaması sebebiyle hizmet yarışında yerel şartlara göre farklı siyasi partiler içerisinde rol almanın mümkün ve doğru olacağı kanısındayız.

Siyaset, içinde yaşadığımız toplumu savunduğumuz değerler doğrultusunda da şekillenmesi anlamına gelecektir.

Özetle, Türk-İslam kimliğini yaşamak ve yaşatmak, milli birlik ve dayanışmayı geliştirmek ve milletimizin sorunlarına çare olmak Batı Avrupa’da da milliyetçiliğin gereklerindendir.

Soner Gören / Hückelhoven

 

Yorum bırakın

Filed under Soner Gören

Alparslan Türkeş ve Milli Birlik – Soner Gören

Türk Dünyası’na ve özellikle Anadolu’ya, Türkiye Cumhuriyeti’ne bir baktığımızda görmekteyiz ki, toplumsal gerilim çok üst safhalarda. Siyasi tartışmalar birer taassup kavgalarına dönüşmekte ve müslüman Türk Milleti’nin evlatları ortak değerleri olan Türk Kültürü ve dinimiz İslamiyet’te dahi birleşememekteler. Dini değerler siyasi çıkarlar doğrultusunda kullanılıp sömürülmekte ve Türk, atalarını andığı törenlerde birbirine yumruk sallayıp “eşine kıymakta“. Bu yüksek toplumsal gerilimden en başta Türk Milliyetçileri rahatsız olmalı ve olmaktadırlar.

Vaziyet bu iken, bir milletin “her şeyden önce insan sevgisi ve insanlara yararlı olma, insan varlığına saygı gösterme esasına dayanan manevi yüksek inanç sahibi“1 olmadan yükselemeyeceği, mutluluğa ve huzura kavuşamayacağı fikir ve inancını gönüllerimize kazıyan rahmetli Başbuğ Alparslan Türkeş’in düşünceleri günümüzde hala var olan sorunlarımıza merhem olacaktır.

Toplumsal gerilimin ilacı Başbuğ’dadır.

Merhum Alparslan Türkeş milletlerin/milletimizin en büyük güç kaynağı milli birlik ve bütünlük olduğunu kavramış, hayatında bunu tatbik etmiş ve genç nesillerin beyin ve kalplerine bu gerçeği aşılamıştır. “Milliyetçiliğimiz, Türk milletinin bütün fertlerini aynı derecede sevmektir“2 derken açtığı bayrağın ve girdiği yolun ayrılık, nefret ve düşmanlık değil, birlik-beraberlik, muhabbet ve kardeşlik bayrağı ve yolu olduğunu anlatmıştır.

Türk Milleti’ne ve onun genç nesillerine insanlararası münasebetlerinde sevgi ve kardeşlik gibi yüce duyguların esas alınmasını tavsiye etmiştir. Vefatından bunca yıl sonra da, en büyük güç olarak bildiği fikirleri gecemizi aydınlatmakta ve “evlatlarım!“ diyerek seslendiği bizleri baba şefkatiyle kucaklamaktadır.

Kendisinin fikirlerinde bölünme yerine birleşme, farklılaşma yerine kaynaşma hakimdir. Tarifinde manevi amillere atıf yaparak “birlikte yaşama şuuruna varmış insan topluluğu“3 olarak tanımladığı milleti tüm fertleriyle birlikte birbirine kenetlenme davasına düşen Başbuğ, ülküsünü şu şekilde açıklar: “Milli Devlet Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde yaşayan her Türk vatandaşını kucaklayan, bağrına basan bir devlet biçimidir. Bizim gözümüzde Türk milleti; bölge, mezhep, ırk ve parti ayırımı gözetmeksizin bölünme kabul etmez kutsal bir bütündür.“4

Bu anlayış içerisinde milletimizin her ferdine ve hatta her insana Allah’ın yüce bir emaneti olarak yaklaşılır. Her türlü sun’i ayırımı gözardı ederek milletimizin tüm üyeleri Türklük ve yüce dinimiz İslamiyet’te buluşur. Hiç şüpheniz olmasın, Başbuğ Türkeş bugüne ve yarına çok şey söyler. Ama belki de şuan en çok ihtiyacımız olanı bu “birbirinizi sevin ve birleşin!“ ikazı. Yakın tarihimizde “milli barışın ve birliğin savunucusu“ ünvanını en çok o hak ediyor.

Soner Gören

1Alparslan Türkeş. Dokuz Işık, S. 17 (Bilge Oğuz, 2010)

2Dokuz Işık, S. 258

3S. 284

4S. 260

Yorum bırakın

Filed under Soner Gören

İdealizm ve Korkaklık (Soner Gören)

“Ecce homo“, ataları Leh asıllı olan ünlü Alman filozof Friedrich Nietzsche´nin, ölümünden (=25.  Ağustos 1900) sekiz sene sonra yayınlanan eserinin adıdır. “Ecce homo“ Nietzsche´nin son eseri olmakla birlikte, dünyanın en tanınmış/ünlü otobiyografisi olma iddiasındadır. Var olan ahlaki değerlerin hepsini reddeden (imoralizm/ahlaksızlık), tüm değerlere eleştiri ile yaklaşan ve kendini “ilk imoralist“ olarak tanımlayan Nietzsche´nin, kendi hayatını anlattığı ve kaleme aldığı eserlerini yorumladığı bu kitabının ilk sayfalarından itibaren dikkatimi çeken kendisinin idealizm düşmanlığıdır.
Kendisine göre;
İki dünya mevcuttur, birisi gerçek dünya ve diğeri hayali dünya. Gerçekler ve idealler. İdeallere olan inanç bir körlük değil, gerçeği görememe değil, korkaklıktır. İdealler gerçeklerin üzerinde birer lanettirler.
Hayatındaki her yanılgının ve yanlışın suçunu, kendi deyimiyle “lanet olası idealizmde“ bulmaktadır kendisi.
Nietzsche´ye göre idealizm, gerçeklerden kaçıştır ve bir zaaftır.
Kendisince büyük insan olmanın formülü, geçmişte ve gelecekte hiçbir değişiklik istememektir. Başka bir değişle, var olan durumla memnun kalmaktır.
Gerçektende idealizm, bazı insanlarda hayaller dünyasına dalıverip birdaha gerçeklerin dünyasına adım atmamak oluyor. Bu kaçış, var olan gerçeklerle ve durumla tatmin olmamakla birlikte doğuyor ve asla bir çözüm değildir.
İdealizm, bugünün görevlerini bırakıp uzak diyarlarda hayali bir dünyada yaşamak olmamalıdır.
Hayal kurmaya karşı değilim. Aksine, merhum Alparslan Türkeş´in şu sözlerinde kendimi buluyorum:
“ İnsanlar hayal ederler. Hayal kurarlar. Bu hayalleri kendileri için iyi olan, kendilerinin özledikleri, elde etmekle mutluluk duyacakları birtakım istekleri, birtakım özleyişleri belirtir. İnsanlar hayalleriyle büyük ölçüde insan olurlar. İnsanlar hayalleriyle öteki canlılasrdan bir ayrıcalık gösterirler ve gerçekten insanlık vasfını kazanmış olurlar.“*
İdealler, insanlara yönlerini tayin etmede yardımcı olurlar. Aslında, yön hep aynıdır. Herzaman daha iyisi ve daha güzeli.
Bu sadece insan için geçerli değildir. Başta bilim felsefesine (Alm.: Wissensschaftstheorie) önemli katkılarda bulunan ve 20.yüzyılda batıyı büyük ölçüde etkilemiş olan, Avusturya kökenli Britanyalı filozof Karl Raimund Popper bu konuyu şöyle ifade ediyor:
“Hayat daha iyi bir dünya arıyor. Her canlı daha iyi bir dünya bulma çabasında. İdeal bir dünyayı bulmak, daimi isteğimiz, ümidimiz, ütopyamızdır.“**
Çevrenin bizi şekillendirebildiği kadar bizde çevremizi şekillendirebiliriz.
Çıplak gen, proteinlerin bulundğu bir çevre arayışındayken, kendine proteinlerden meydana gelen bir örtü oluşturmuştur. Bu genlerin daha güzel dünyasıdır.
Bizler üzerimize deri bir ceket giydiğimizde farklı birşey yapmamaktayız.
Daima yakın ve uzak çevremizi ve son olarak tüm dünyayı değiştirme ve modifiye etme çabasındayız.
Hayat şartlarımızla hiçbir zaman bütünüyle memnun kalmadık ve kalmayacağız.
İdealist, daha güzel bir dünya arayışında (kendine göre) hedefler tasarlayan ve bunlar için mücadele veren insandır.
İnsanlık, birçok alanda yükselişlerini idealist kişilikler ve idealist bir ruh sayesinde gerçekleştirmiştir. İdealistler, medeniyet inşasında büyük rol oynarlar.
Bu konuda Igor Sikorski´nin başına gelenler örnek teşkil ediyor:
Igor Sikorski, New York´ta dershanelerde fizik öğretmeni olarak, zor şartlarda geçimini sağlamaya çalışıyor. Sikorski´nin, kalabalığa göre aptalca bir fikri vardır; kalkış ve iniş pistine ihtiyaç duymayan bir uçak. Bulunduğu yerden havalanabilen ve hatta havada yerinde durabilen bir uçak. Ama geçimini sağlamakta dahi zorluk çeken fizik öğretmeninin bunu kendince finanse etmesi mümkün değildir. Uzun bir arayışın ardından ve büyük çabaların sonucunda projesine finansman bulur. İlk denemelerde konstrüksiyon hatalıdır, makine düşer ve yaralananlar olur. Ve Sikorski elindeki finansmanları da kaybeder. Ama kendisi fikrine inanmıştır. Sonucun ne olduğunu bugün hepimiz biliyoruz:
Kaç kişi kurtarma helikopterlerine hayatını borçlu?
Yeryüzünde ortaya atılan en iyi fikirler başta küçümsenmişlerdir.
İdealist, fikirlerine karşı sonsuz inanç içindedir. Galip Erdem´in dediği gibi: “En çok dinlediği nasihattır. Ama yine kendi bildiğini yapar.“
Türk-İslam Ülküsü felsefesi, idealizm ve rasyonalite arasında en mükemmel uyumu gerçekleştirmiştir. Onun tarifinde idealizm “insan kafasının içinde elde edilmesi, varılması en mükemmel, en güzel, kendisini mutlu edecek hedeflerin tasarlanması ve bu hedeflerin gerçekleştirimesi için arzu gösterilmesi ve çalışılması“* anlamını taşır.
İdealizm, tüm olumsuzluklar karşısında cesarettir. İdealizm inançtır. Ümittir. İdealizm, zifiri karanlığın ortasında bir mum olabilmektir.
İdealler, ülküler uzun vadelidir. Ülkü yolunda, günün görevlerini unutmadan ve her küçük görevin büyük bir davaya hizmet ettiği bilinciyle çalışmak esastır.
Türk- İslam Ülküsü daima gerçekçi olmayı ve girişilecek faaliyetlerde hiçbir zaman tehlikelere ve maceralara sürüklemeyecek bir yol üzerinde bulunmayı esas kabul eder.
Şunu da unutmayalım ki;
“ İnsanın her arzu ettiği gerçekleşir mi? Son söz de, ilk söz de Allah´ındır.” (Necm/24-25)
Sözlerimin sonuna varmışken, hayatını imanlı bir gençliğin yetişmesine adayan, bu büyük ideal için çırpınmış, kafa yormuş ve aramızdan ayrılana kadar da bu istikametini asla bozmamış Seyyid Ahmed Arvasi hocamın, yol gösteren sözlerinden birini sizlerle paylaşmak istiyorum:
“Batmayacağına inanarak suya bas, yürür gidersin. Mucize yürüyebilmen değil, inanabilmendir!”
İnançları uğrunda yaşamanın hazzını tadanlar, selam sizlere!

15.03.13, Soner Gören

Kaynaklar:
*Dokuz Işık, Alparslan Türkeş
**Alle Menschen sind Philosophen, Karl Raimund Popper

Yorum bırakın

Filed under Soner Gören