Tag Archives: Türk Tarihi

Yavuz Sultan Selim Han’da bizim Şah İsmail’de (Sibel Polat)

Yavuz Sultan Selim ve Şah İsmai’in hayatlarından kısaca bahsedecek olursak, Yavuz Sultan Selim: Osmanlı Padişahlarının dokuzuncusu, İslam halifelerinin Yetmiş beşincisi, 2. Beyazıt’ın oğlu, Kanuni Sultan Süleymanın babasıdır. Küçük yaşlardan itibaren devlet adâbını, kılıç kullanmayı, ata binmeyi ve ok atmanıyı bizzat dedisi ‘Fatih Sultan Mehmet Han’ tarafından öğrenmiştir. Bu sebeple yetenekleri olan biri olarak yetiştirildi. Bir dönem Trabzon valiliği yapan Yavuz Sultan Selim, 1512’de Babası 2. Beyazıt’a darbe yaparak tahta geçmiştir.

Şah İsmail (1. İsmail); Safevi devletinin kurucusu ve ilk Hükümdarıdır. Babası Şeyh Haydar, Annesi ise Âlem Şah ünvanı ile bilinen ve tanınan Uzun Hasan’ın kızı, Halime Begümdür.

Hemen hemen herkesin en az bir defa da olsa, Yavuz Sultan Selim ve Şah İsmail hakkında yapılan tartışmalara denk gelmiş ve şahit olmuştur. Türk Tarihinin en önemli olaylarından biri olan, Yavuz Sultan Selim ve Şah İsmail’in yani bir tarafta “Osmanlı İmparatorluğu” diğer tarafta “Safevi Devletinin” karşı karşıya gelmesidir.

Kimine göre taht kavgası, kimine göre siyasi çekişme ve yahut çoğunluğun üzerinde durduğu “Şii / İsra-Aseri ve Sünni / Hanefi mezhepli Türkler’in çatışmasıdır. Tarihte önemli yere sahip olan bu olay, Türk tarihçilerini karşı karşıya getirmiş Tarih-Edebiyat sahasında bir çok esere konu olmuştur.

Girişte bahsettiğim üzere, tartışmaların yapıldığı bu tarihi olaya bir çok defa denk geldim ve söz sahibi olabilmek adına araştırma gereği duydum…

Tartışmalara sebebiyet veren Çaldıran Savaş’ı Osmanlı İmparatorluğunun lehine sonuçlanmış ve Safevi Devleti yenilgiye uğratılmıştır. -Peki bu Savaş’a neden olan mezhep çatışması mı ve yahut, siyasi bir çekişme mi?!

Uzun süredir Osmanlı ve Safevi devleti arasında bulunan kötü ilişkiler savaşın fitilini ateşlemiştir. Baba’sının ardından tahta geçen Yavuz Sultan Selim, yaşanan gelişmelerin dha da içinden çıkılmaz bir hâle gelmesini önlemek adına hazırlıklara başlamıştır. Yavuz Sultan Selim, ordusu ile Mart 1514’de Edirne’den İran’a doğru yola çıkmıştır. Ardından Şah İsmail komutasında ki Safevi Devleti’nin ordusu ile savaşa ismini veren Çaldıran ovasında karşılaşır. Teknik ve Askeri güç bakımından Safevi ordusundan güçlü olan Osmanlı ordusu savaşı kazanır ve Safevi Devletinin Başkenti Tebriz’e girer (aradan yıllar geçtikten sonra Safevi Devleti kaybettiği topraklar savaşsız geri alır). Savaşın amacı mezhep çatışması değil o zamanın siyasi koşullarına uygun olarak toprak kazanmak ve güç mücadelesinin ortaya koymaktı.

Geçmişten günümüze Yavuz Sultan Selim’in tahta geçişi ve Çaldıran savaşı arasında ki geçen zamanda 40 Bin Şia / Şii mezhepli askerleri katlettiği iddiaları ortaya atılmış ve hiç bir kesin kaynak göstererek kanıtlanmamıştır… İddiaların gerçeklikten uzak olduğunu savunan akademisyen, Tarihçi-Yazar Mustafa Akdağ “Yavuz Sultan Selim’in kırkbin kişiyi öldürttüğü hakkında tarihlere geçmiş rivayet vardır. Ancak, biz bunu pek şişirilmiş bir rakam olarak görmekteyiz, çünkü Padişah devrine ait pek çok mahkeme defterleri hâlâ elimizdedir. Bunlar üzerinden yaptığımız araştırmalar da bu çapta bir kitle idamlarına denk gelmedik. Eğer öyle kanlı bir olay geçseydi, bu defterler de yer alması zorunlu olurdu” diyerek bu iddiaların asılsız olduğunu ifade etmiştir.

İddiaların asılsız olduğunu ileri süren başka bir Tarihçi-Yazar Robert Mantran’da şöyle ifade eder: “Göründüğü kadar ile , bu “Büyücü Avı” özellikle olaylara bulaşan tımar sahipleri yerlerinden atmak ve bilinen elebaşları öldürtmekten ibaret kaldı, 1513 ya da 1514’de olan kırkbin alevinin öldürlmesi efsanesini destekleyen hiç bir kanıt yok elimiz de.”

Günümüzün tarihçilerinden Erkan Afyoncu göre ise: “Ölümler hiç bir zaman abartılı sayılara ulaşmazdı ve ulaşmamıştırda. Kırkbin kişinin ölümü binlerce köyün ortadan kaldırılması ki bu Anadolu’nun aosyo-ekonomik yapısının alt üst olması anlamına gelir ve gizlenemezdi. Ayrıca Yavuz Sultan Selim’in tahta çıkışı ve Çaldıran Savaşı böyle bir katliam için yetersiz süredir. Kaynakların hiç birisinden böylesi bir ağır tahribata rastlanmamaktadır. Sayılar mantıksız ve gerçek dışıdır.”

Yerli ve yabancı akademisyen ve Tarihçi-Yazar’larında üzerinde fikir beyan ettiği Yavuz Sultan Selim’in tahta çıkışı ve Çaldıran Savaşı arasında geçen zaman da böyle bir katliama komutanlık ve öncülük yapmadığı görülmüş ve üzerinden onca asır geçmesine rağmen hiç bir kesin kaynak gösterilerek ispatlanamamıştır.

Geçmiş Tarihimizin iki değerli şahsiyeti olan Yavuz Sultan Selim (1.Selim) ve Şah İsmail (1.İsmail ) Türk’ler için büyük mefkure olan Cihan Hakimiyeti her devlet büyüğünün umduğudur. Bunun için de her türlü siyaset güder ve zamanın savaş ve siyasi taktiğine göre harita çizerler. Bugün hâlâ kanıtlanamamış bu iddialar üzerinden her iki hükümdarı da zan altında bırakmak ve iddialar üzerinde ısrarcı olmak bölücü emelleri olan insanların ekmeğine yağ sürer ve Türk’ü Türk’e mezhep farklılıklarını göstererek düşman etme yolunu açar.

Ez cümle; Yavuz Sultan Selim Han’da bizim Şah İsmail’de.

Sibel Polat / Chateaubriant (Fransa)

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Sibel Polat

Sözlü Kültür ve Sözlü Tarih İlişkisi Üzerine Bazı Görüşler (Ruhi Ersoy)

Bu makalede, Sözlü Kültür ve Sözlü Tarih kavramları üzerinde durulmuştur. Bu iki kavramın birbiri ile olan ilişkisi tespit edilmeye çalışılmış ve sözlü tarih çalışmalarının sözlü kültür bünyesinde yer alması gerektiğine dair görüş ve düşünceler ileri sürülmüştür.

İnsanlığın yeryüzü serüveni ile başlayan ve tabiatla yüzleşmesi ile ilk ürününü veren, bireyin kendi dışındaki dünyayı algılaması ile yeni şekiller kazanmaya başlayan kültür, yerküre üzerinde insanların dağılım bölgelerine göre farklılaşmaya başlamış ve her topluluğa göre o topluluğun yaşadığı coğrafyanın da katkıları ile çeşitlenmiştir. İnsan topluluklarının yeryüzünde farklı görünüm ve yaşayışlarını tayin eden bu kavram hakkında yapılan tanımlar da farklıdır. Söz konusu kültür kavramı ile ilgili tanımların ortak noktasında ise; bir milletin yaşadığı tabiat üzerindeki farklı yaşam biçimi, dünya görüşü, tarihi, dini, dili ve benzeri ortak değerlerin toplamının o milletin milli kültürünü oluşturduğu düşüncesi hakimdir.

Her topluluk, değişik unsurlardan teşekkül ettiğinden maddî, manevî bütün kültür ürünleri, ait olduğu topluluğun kimliğini temsil eder. Kültür sahasında her ne varsa, onların hepsinin yansımalarını sözlü kültür ortamında bulmak mümkündür. Sözlü Kültür ise “bir milletin hayatında, fertlerin sözlü ve yazılı geleneklerinde yer alan- kabulle-riyle, müştereklik gücüne erişen ve millî kimliği oluşturan maddî ve manevî faaliyetlerin bütünüdür.”1 (Yıldırım 1998:38) şeklinde tanımlanmaktadır.

Sözlü kültür, toplumun ortak malı olan hazır kalıpların deneyimleri pekiştirecek şekilde biçimlendirilmesiyle oluşur ve metinden yoksun olduğu için de toplum belleğinde yüzyıllarca gelişerek varlığını halkın bilincine yerleştirerek sürdürür. Sözle biçimlenen düşünce zaman içinde geliştikçe hazır deyişlerin kullanımı da daha ince bir ustalık kazanır (Ong 1995:50-52). Hafızada meydana gelen bu birikim ve birikimin yeni kuşaklara aktarımında kullanılan anlatım biçimleri zamanla daha da gelişir.

Yazının icadına kadar, tarihî birikim ve tecrübe, sözlü ortam kaynak ve kanalları tarafından muhafaza edilip aktarılmıştır. Zamanla sözlü ve yazılı ortam birbirinin içine girerek devam ederken bunlara bir yeni ortam daha eklenir ki bu da elektronik ortamdır. Söz konusu bu ortam birlikteliği yeni kaynaklar ve yeni terkiplerin oluşmasına katkı sağlar fakat söz konusu bu ortamların tamamında söz büyüsünü kaybetmez.

Walter Ong’un tespitine göre; insanoğlunun dünya üzerindeki varlığı 30.000-50.000 yıl öncesine aittir. Buna karşılık ilk yazı 6000 yıl öncesine aittir. Bu çerçevede insanlık tarihinin binlerce yıllık bilgi, deneyim ve tecrübesinin sözlü gelenek vasıtasıyla kuşaktan kuşağa aktarıldığını söyleyebiliriz. Tarih boyunca konuşulan binlerce, on binlerce dilden topu topu 106 tanesi edebiyat üretebilecek derecede yazıya bağlanabilmiş, büyük bir kısmı ise hiç yazılamamıştır. Ong, bugün konuşulan 3000 kadar dilden yalnızca 78 tanesinin edebiyat üretebildiği ve yüzlerce dilin kendisini ifade edebilecek bir alfabe ile karşılaşmadığı iddiasındadır (Ong 1995:14).

İnsanların kendilerini ifade edebilecekleri iletişim kalıplarının oluşması hususunda, sözlü kültür kapsamına, sözsüz gösterime dayanan uygulamaların da dahil edilmesi gerektiği görüşünü ortaya atan Connerton, “günümüzle ilgili deneyimlerimizin büyük ölçüde geçmiş hakkında bildiklerimizin üzerine oturduğu ve genellikle geçmişle ilgili imgelerimizin, var olan toplumsal düzeni meşrulaştırmaya yaradığını” ifade edip “geçmişin anımsanan bilgileri, törensel denilebilecek, uygulamalarla tanışıp sürdürülmektedir.” (Conerton 1999:13) demektedir.

İnsanların günlük hayatlarmdaki en sıradan olaylardan en olağan üstü olaylara kadar tarihe kayıt düşürülmesi söz konusu olan veya kayıt düşürülmeden hafızalarda kalan belleklere kayıt düşülen her türlü sosyal, siyasi, ekonomik ve insani hadiseler sözlü kültür ortamında yaşanmaktadır. İşte bu noktada sözlü kültürün bir alt kadrosu olarak sözlü tarihi de bu bağlamda değerlendirmek gerekmektedir.2 Çünkü tarihi olaylar cereyan ettikleri toplum içerisinde birtakım etkiler bırakmaktadırlar. Bu etkinin bir yansıması olarak da bir sözlü kültür üretiminin (folklor ürününün) meydana gelmesi en doğal bir süreçtir. Örneğin uzun süre devam etmiş, büyük acılara sebep olmuş, savaşlar ve göçler sonunda oluşan destanlar ve acıklı iz bırakan ölüm olayları karşısında yakılan ağıtlar, sosyal ve siyasi olayların sonucunda olayları veya olayların kahramanlarını konu alan türküler bunlara en basit örneklerdir.

Sözlü ortam kaynaklarının yanı sıra tarihçiye yardımcı olan ve malzeme sunan bir diğer disiplinin edebiyat olduğu fikrini ileri atan araştırmacılar da olmuştur. Fakat bunlar tarafından söz konusu edebiyat kavramının içinde de yine sözlü kültür ürünleri sıralanmakta ve şu açıklama yapılmaktadır: “Burada edebiyat kavramını bütün kapsam ve çağrışım kümesi ile birlikte mütalaa etmekte fayda vardır. İlk yazılı edebi verimler, tarihçilikte olduğu gibi, uzun süre sözlü geleneğin taşınması suretiyle oluşturulmuştur. Destanlar, masallar, halk hikayeleri, menkâbeler, gazavatnâmeler, mesneviler bu cümledendir. Geçmişte neler yaşandığına dair tarihçilere bilgi veren aynı hikâye kültürel analizler ile tarihî ve kültürel gelişimin nasıl birbirini güçlendirip nakledilerek anlatıldığı, özellikle anlamlı olayları ve bazı vakıaları bize sağlar.” (Abrahams 1981:3).

Sözlü tarihin sözlü kültür ortamı içinde oluşup gelişmesi açısından, sözlü kültürün bünyesinde değerlendirilmesi hususunu belirtmiştik. Söz konusu bu durumun nasıl olabileceği konusunda öncelikle tarih üzerine düşünmek gerekmektedir.

Tarih üzerine düşünmek “Tarih nedir? Ne içindir?” sorularını cevaplamayı gerekli kılıyor. Tarih kelimesi, hem geçmişte kalan insan ve toplumsal olaylar topluluğunu, yani yaşanmış geçmişi adlandırmak için; hem de yaşanmış olanı, geçmişi konu edinen tarih bilimini belirtmek için kullanılan bir kavramdır. “Tarih” kelimesinin Batı dillerindeki tüm karşılıkları Grekçe istoria, istorien sözcüğünden gelmektedir. (Latince: his-toria, İtalyanca: storia, Fransızca: histo-rie, İngilizce: history, Almanca: Histo-rie). (Özlem 2001:21). İyonya lehçesinde “bildirme”, “haber alma yoluyla bilgi edinme” anlamlarında kullanılan kelime, Attika lehçesinde görerek, tanık olarak bilme anlamlarının yanı sıra çok daha geniş bir anlam içeriğiyle fizik, coğrafya, astronomi, bitki ve hayvan bilgisi ve hatta giderek doğa bilgisini kapsayacak şekilde kullanılmıştır. Bu anlamıyla istoria, bir genel açıklamaya sokulama-yan; ancak gözlenen, “tanık olunan” (istorien) olayların bilgisine verilen ad da olmuştur. İstoria kelimesini sadece doğal olaylara ilişkin birikim bilgisi anlamı ile sınırlamayıp insanların ve insan topluluklarının başından geçenleri kaydetme yoluyla edinilen bilgi anlamında ilk kez Heredotus’un kullandığı görülür. Heredotus böylece istoria terimini  ağızdan ağza aktarılan veya bizzat yaşayarak tanık olunan insani toplumsal olaylar hakkında da kullanmış oluyordu ki, istoria, insani-toplumsal olayları aktarma ve kaydetme yoluyla edinilen bilgi anlamını ilk kez kazanmış oluyordu. (Özlem 2001:22). Bu tanıma daha sonra, Thuki-dies, değerlendirme ve yorumlama etkinliğini de ekleyecektir. (Özlem 2001: 22). Aristotales’in de belirttiği gibi bu devirde ‘tarih’ bir edebiyat türüydü.

19. yüzyıla gelindiğinde tarih için “bilimsel” kelimesi söylenebilir olmuştur. Bu yüzyılın tarih yazımı klasik Yunan antikçağının tarihlerine dek uzanan bir gelenek üzerinde yükseliyordu. “Bu disiplin mit ile gerçek arasındaki ayrımı Thukydides’le paylaşıyordu, bunun yanı sıra bilimsel olmasına ve dolayısıyla tarih yazmanın dış karakterini vurgulamasına karşın tarihin daima bir anlatı biçiminde yazılması gerektiğini kabul etmesi bakımından klasik tarih yazma geleneğini sürdürüyordu.” (İggers 2000:2).

“Bilimsel tarihsel söylem, edebî hayal gücünü içerdiği gibi daha eski edebî gelenek de gerçeği sahih bir geçmişin yeniden kurulmasında arıyordu. Leopold von Ranke’den bu zamana bilimsel yönelim Thukydides’ten Gibbon’a değin süren edebi gelenekle şu üç temel varsayımı paylaşıyordu: 1) Her ikisi de tarihin gerçekten var olan kişileri ve gerçekten icra edilmiş eylemleri ortaya koyduğunu benimsemesiyle gerçekle örtüşme kuramını kabul ediyordu. 2) Her ikisi de insani eylemlerin aktörlerin niyetlerine ayna tuttuğunu kabul ediyor ve tutarlı bir tarihsel anlatı kurmak istiyorsa tarihçinin görevinin bu niyetleri kavramak olduğunu öngörüyordu. 3) Her ikisi de, sonraki olayların tutarlı bir silsile içinde öncekileri izlediği tek boyutlu diakronik bir zaman içinde ilerliyordu. Bu gerçekçilik, kasıtlılık ve silsile varsayımları, Heredot ve Thukydides’ten Ranke’ye, Ranke’den de 20. yüzyılın epeyi ileri yıllarına değin tarih yazmanın yapısını belirledi.”(İg-gers 2000:3).

Tarih en basit şekliyle, en yaygın anlamda geride kalanın bilimi olarak tarif edilmiştir. Görünen eksikliği Marc Bloch “zaman içinde insanların ilmi” diyerek tamamlamaya çalışmıştır. Turner tarihi “geçmişten bize ulaşan günümüzde ortaya çıkan tenkitçi ve yorumcu bir anlayışla incelenen kalıntılar” şeklinde tanımlayarak daha bilimsel bir kalıba sokmuştur.(Kütükoğlu 1998:1) Tarih, insanların faaliyetleri neticesinde meydana gelen olaylarla ilgilenir.

Michelet ve Fustel de Coulognes “Tarihin konusu, tabiatı gereği insandır.” der, Thomas Cariyle ise “İnsanların başardığı işlerin tarihi, yeryüzünde çalışıp çabalamış adamların tarihidir” sözüyle, tarihin büyük insanlar etrafında yazıldığı şeklindeki düşüncesini ortaya koyar. (Kütükoğlu 1998:3)

Yazıyla tanışmış toplumların henüz yazıyla temas etmemiş, merkezlerden uzak kesimlerinde (periferisinde) de ortak kültürel miras ve birikimler, olaylar karşısında alman tavırlar, sözlü kültür ortamı içerisinde üretilirdi. Buna örnek, geleneksel Türk toplumunun ortak hafızası ve vicdanı olan ozanlardır. Söz konusu bu ozanlar milletin hafızasını aktaran bellek konumundaydılar ve toplumsal hayatta gerekli olan bilgiyi üreten dağıtan ve aktaran konumunda olmuşlar sosyal ve siyasi ihtiyaca göre tiplere ayrılarak kültürün, yayılımı ve sürekliliğini sağlama noktasında işlevler üstlenmişlerdir. (Yıldırım 1999:505/530).

İngiliz tarihçi P. Thompson, Afrika kıtasındaki sözlü geleneği değerlendirdiği eserinde yazı öncesi dönemdeki tarihin  tümüyle   sözlü  olduğunu  belirtir.

Thompson’a göre yazı öncesi dönemde zaman, gökyüzü, zanaatlar, beceriler, kanun ve konuşmalar, ticari işlemler kısaca bütün toplumsal birikimin akılda tutulması gerekiyordu (Thompson 1999:20). Bütün bu uygulamalar kolektif hafıza veya görevli kişiler tarafından tutulup kültür olarak sonraki kuşaklara aktarılırlardı. Hatta yazının keşfinin ilk dönemlerinde yazı, bir bilgiyi oluşturan ve bunu kayda alıp düşünceyi kolaylaştıran bir enstrüman olması yerine sadece ambar memurlarının hesap işlerinde bilgiyi saklama maksadıyla kullanılan herhangi bir enstrümandı.(Dupont 2001:19)

Yazılı ortam kaynaklarının yetersiz ve az olduğu meçhul tarihsel dönemlerle ilgili olarak elimizde sadece sözlü ortam kaynakları bulunmaktadır. İşte bu aşamada sözlü tarih disiplini devreye girer. Belgelerin yetersiz, az, yanlı olduğu kanaatini uyandırdığı sn ada tarihsel olayların cereyan ettiği toplumun sözlü geleneğine müracaat edildiğinde bize farklı açılardan ve bilmediğimiz tanıklıklarla aydınlatıcı ufuklar açılabilir. Sözlü Tarih çalışmaları vasıtasıyla tarihi olgu ve olayların farklı cephelerden değerlendirildiğini iddia eden P. Thompson söz konusu bu durumu şu şekilde değerlendirir:

“Sözlü tarih insanlar tarafından kurulmuş bir tarih türüdür. Hayatı tarihin içine sokar. Kahramanlarını yalnız liderler arasından değil, çoğunluğu oluşturan ve o ana kadar bilinmeyen insanlar arasından seçer. Toplumsal sınıflar ve nesiller arasındaki bağlantıyı dolayısıyla anlayışı sağlar. Ortak anlamları ortaya çıkararak tarihçiye ve sıradan insanlara bir zamana ve mekana aidiyet duygusu kazandırabilir. Sözlü tarih, tarihin kabul edilmiş mitlerini ve baskın yargılarını yeniden değerlendirme, tarihin toplumsal anlamını kökten dönüştürme aracıdır. İnsanlara tarihlerini kendi sözleriyle geri verir. Onlara geçmişi verirken geleceği kurmak için de yol gösterir.” (Thompson 1999:18)

Tarih ilmi uzun yüzyıllar ağırlıklı olarak egemenin meşrulaştırılması zemininde merkezî figürlerin etrafında kurgulanıp sunulmuştur. Oysaki bir tarihsel olayı gerçekleştiren aktörlerin sayısı birden fazladır. Ayrıca olaylar farklı toplumsal kesimler tarafından farklı şekillerde algılanır. Sosyal yapı içerisindeki her grup, olaylara kendi penceresinden bakar ve kendi gerçeğini ve haklılığını vurgular.

Tarihsel dönemler içerisinde iktidarlar, geçmişi kendi algılayışı ve siyasal hedefleri doğrultusunda takdim edebilirler. Bilgi ve belgeleri, iktidarı merkeze alan bir nevi egemenin tarihini anlatacak biçimde düzenleyebilirler. Siyasal iktidarlar bununla da kalmayıp asayiş kaygısıyla tarihsel olayları ve buna ilişkin belge düzenini kendi yargılarını destekler mahiyette düzenleyebilirler. Tarihin bu tarz kayde geçirildiği ortamlarda söz konusu olayların birinci derecedeki kahramanlarının hadiselerdeki konumu kayıt altına alınmayabilir. Bu gibi durumlarda farklı toplumsal katmanların ve tarafların edebi eserlerinde ve sözlü kültürlerinde tarihî olayların sağlıklı bir şekilde değerlendirilmesi olaylarla ilgili alternatif bilgi ve belgelerin bulunması mümkündür. Böylece bu üretimlerden tarihî bir kaynak olarak faydalanmak mümkün hale gelir.

Fakat bu faydalanma esnasında tarihçinin oldukça dikkatli ve metotlu bir şekilde davranma mecburiyeti vardır. Çünkü edebiyatçı, eserini ortaya koyarken haricî âlemdeki olay ve mekânlardan seçmeler yapar ve onları bir kompozisyon içinde yeniden üretir. Bu süreçte yaşanmış gerçekliğe ve mekâna aynen bağlanmama keyfiyeti vardır.

Tarihçi malzemesini oluşturmada kısmen edebiyatçı gibi davranmaktadır. Binlerce olay ve bilgi içinden, çok sınırlı sayıda devrin ruhunu aksettirebilecek elemanı alır. Fakat yazma aşamasında değiştirme şansı yoktur, gerçeği olduğu gibi aktarmak zorundadır. Bu aşamada tarihçileri bir zorluk beklemektedir. Tarihçi edebiyat eserindeki kurmaca yapıyı kavrayıp analiz ederek işine yarayacak bilgileri seçebilme yeteneğine sahip olmalıdır.

Bir edebî metnin tarihsel bir belge olarak nasıl kullanılacağı konusundaki öncülüğü F. Köprülü yapmıştır. Köprülü; tarihi, sadece kronoloji ve biyografiye indirgeyen yaklaşımların tutarsız ve eski olduğunu belirtir. Edebiyat eserlerinin zaman zaman aslî kaynakları aşabileceği kanaatindedir. Fakat bu yararlanma esnasında sağlam bir filoloji kültürü, tenkit yeteneği gerektiğini vurgular (Köprülü 1943:379-486).

Edebiyat ve tarih araştırmacılarının disiplinleri arasındaki müştereklik hususunda görüş ve düşünceleri olmuştur. Hülasa söz konusu bu durumla ilgili görüşlerin temelindeki anlayış; tarihçinin edebî esere yaklaşırken söz konusu bu eserlerin estetik endişenin ön plana alınarak yazılan eserler olduğunu göz önünde tutması gerektiği ve bununla birlikte estetik endişenin ön planda olmadığı ikinci sınıf eserlerde, tarihçinin işine yarayacak pek çok malzemenin varlığı görüşü hemen hemen ortaktır. (Turall991:l-16) (Togan 1985:36-75).

Diğer taraftan tarih yazıcısı olgu ve olayları sıralamakla yetinemez, Çan’ın ifadesiyle “Olay, olgu ve belgelerden yola çıkarak tarihi oluşturmak yetmez, bir yorumcuya ihtiyaç vardır.” Diyerek yorumcu ibaresiyle sözlü anlatımı vurgulamakta ve dolayısıyla (Carr 1993:25) edebiyat perspektifinin önemi kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.

Bu bilgilerden hareketle, edebî metnin ve sözlü kültür ürünlerinin çağdaş tarih araştırmacılığında muteber kaynaklar olduğu söylenebilir. Fakat böyle bir çalışmada disiplinler arası bir bakış açısına, sağlam bir iç ve dış tenkit bilgisine sahip olma zarureti vardır. Edebî ve tarihî eserler incelenerek, ait olduğu dönemin ve toplumun estetik tutumu ve değer yargıları, karşı duruşları, farklı statüleri norm ve davranışları hakkında bilgi sahibi olunabilir.

Tarih araştırmacılığı, insanın kendisine ilişkin gerekli olan bilgi için bir zaruret halini almıştır, çünkü insanın kendi öyküsünü bilme ihtiyacının doğal bir hal olduğu düşünülür: Kendini bilme burada salt kendi kişisel özelliklerini, onu öteki insanlardan ayıran özelliklerini bilmesi demek olmayıp, insan olarak insanın ve insanlığın kültürlenme süreci esnasındaki yapısını bilmesi demektir. Bu konuda Collingwood “kendinizi bilmeniz, ilkin bir insan olmanın ne demek olduğunu bilmeniz; ikincileyin olduğunuz insan olmanın ne demek olduğunu bilmeniz; üçüncüleyin olduğunuz insan olmanın ve başka biri olmamanın ne demek olduğunu bilmeniz anlamına gelir. Kendini bilmeniz ne yapabileceğinizi bilmeniz anlamına gelir; kimse ne yapabileceğini, denemeden bilmediği için de, ne yapabileceği konusundaki tek ipucu olarak da ne yaptığı ortada kalmaktadır. Öyleyse tarihin değeri bize insanın ne yaptığını böylece insanın ne olduğunu öğretmesi bakımından ortaya çıkmaktadır” (Collingwood 1996:40-41) diyerek tarih araştırmacılığının mahiyeti ve önemini belirtirken insanı her yönüyle tarihin içine oturtmanın gerekliliğini de vurgulamaktadır.

Yukarıda da bahsedildiği üzere bir edebiyat şekli olarak görülen, Heredotus ile anlamını bulan sözlü kaynak tarihçiliği günümüzde yeni bir açılımla tekrardan ortaya çıkma çabasındadır. Yazılı kaynaklardan farklı olarak sözlü kaynakları tek başına kullanmak bilimsel tarihçilikle bağdaşmayabilir; ancak yazılı kaynakların üzerine inşa edilen sözlü kaynaklarla ortaya çıkarılmış tarihî bilgi ilkesi, gerçeğe daha yakındır. Yazılı kaynakların yetersiz ve az olduğu durumlarda sözlü kaynaklar devreye girebilir. Sözlü kaynakları kullanan sözlü tarihçilik, sözlü kültürle iç içe geçmiştir. Onu kapsar ve aynı zamanda onun içindedir.

Köprülü, Anadolu Selçuklu tarihinin yerli kaynaklarından söz ederken sözlü kaynaklara özellikle vurgu yapar. Tarihî olayların gerçeklerini, derinlerde kalmış sebeplerini sözlü kaynaklar sınıfına koyabileceğimiz ve yazılı kaynaklar kadar önemli olan destanî epik mahiyetteki halk romanları ile diğer sözlü edebi kaynaklarda bulabileceğimizi belir-tir.(Köprülü 1943:27-387) M. Kütükoğlu, sözlü kaynakları tarihî şiirler, hikâyeler, efsaneler, mytoslar, destanlar, menkıbeler, fıkralar ve atasözleri olmak üzere yedi grupta toplar. (Kütükoğlu 1998: 19-20) Zeki Velidi Togan da tarihi kaynakları ‘Müşahede ve Hatıralar* ve ‘Kaldıklar veya Kalıntılar’ şeklinde tasnif eder. Bunlardan kalıntılar dışında kalanlar F. Köprülü’nün ve M. Kütükoğlu’nun da belirttiği sözlü kaynaklardır. Tarihî şiirler, genelde edebî amaç doğrultusunda meydana getirilmiş, tarihî bir olayı anlatmakla beraber tek amacı tarihsel bilgi vermek olmamıştır. Bu şiirleri tarihî kaynak saymak doğru olmaz; ancak edebî amaçla yazılsa da olayları dürüst bir şekilde ortaya koyan şiirlerden yararlanılabilir (Togan 1985:39).

Destanların bir kısmı, tarihî esaslara dayanır gibi görünmekle beraber, hakikatte tarihî olmayan şahsiyetlere aittir. Diğer bir kısmı tarihî olayları anlatır. Bunlar ağızdan ağza yayıldığından, ilk icracısı unutulmuş olduğu için destan sayılır. Destanların masal şeklinde olanları yani tarihî olmayanları tarih için kaynak sayılmazlar (Togan 1985:40) fakat bununla birlikte tarihe ulaşmada mitlerden geniş ölçüde faydalanılmıştır. Fakat bunlardan yararlanılırken bir metoda sadık kalmak ve dikkatli olmak şarttır.

Türk kavimlerinin ön-tarihteki yayılmaları ile bağlı bazı durumları ispat yolunda da bunlardan istifade edilebilir. Bazı kavimler kendi tarihlerinden masallar, hikâyeler ve destanlarla bahsederler. Destanı tarihî belgelerdeki boşlukları dolduracak şekilde kullanmak mümkündür. Hatta metotlu bir şekilde değerlendirilirse belge bulunmayan devirler ve yerler için de kaynak vazifesi görür. İran tarihine ait eserler, örneğin, İran destanlarından alınarak yazılmıştır (Togan 1985:45). Destanlar esas hadiselerden ziyade ayrıntıların, üstü kapalı geçilen mevzuların aydınlatılmasında kaynak olabilirler. Bu konuda Z. V. Togan şu tespitte bulunur:

“Tarihî meseleleri aydınlatmak yolunda, destanlardan usule muvafık olarak istifade edebilmek çok müşkül bir iştir ve bunu usulüyle yapabilen tarihçi hem tarihin ilim olarak ne demek olduğunu anlamış, hem de metot ve itikadın ne olduğunu tamamiyle kavramış bir alim olduğunu gösterir ve ancak bu gibi zevatın elinde sert bir intikade tabi tutularak istifade edilen destanlar çok kıymettar menba şeklini alabiliyorlar. Bu şeraite malik olmayan bir tarihçi, destanlara başvurursa başa çıkamaz ve bütün işini berbat eder.” der. (Togan; 1985: 47-48).

Önemli bir sözlü tarih kaynağı da menkıbelerdir. Avrupa’da bu konuda çalışmalar yapılmış tarihçilerin hizmetine sunulmuştur. Togan, bizde “bunun gibi menkıbelerin tarih menbaı sıfatiyle kıymeti dahi layıkıyla anlaşılmadığı için toplanmadığını” söyler. Togan, ayrıca menkıbelerin ülkelerin imar ve iskân tarihlerini öğrenmede, hakkında bilgi verilmeyen savaşların nerede ve nasıl meydana geldiğini öğrenmede, ülkenin o zamanki iktisadî hayatına ait fikir elde etmede de faydalı olduğunu; eğer metoduna uyarsak menkıbelerin bizim tarihimiz için de çok önemli kaynak olacağını belirtir (Togan 1985:50).

Togan’m yazılı olmayan bir kaynağı kullanmada gösterdiği yol şüphesiz ilk önce tarih metodolojisini kavramakla başlıyor. Sözlü kaynakların tarih için güvenilir kaynak olmaları için ilk şart bunların doğru ve usulüne uygun bir şekilde ve zamanında derlenmesidir.

İlber Ortaylı’ya göre söz konusu bu sözlü ortam malzemeleri ” Kamuoyunu oluşturan araçlar arasında dedikodu kadar, meddah hikâyeleri, kıssahanlarm anlattıkları menkıbeler, halk şairlerinin destanları, şüphesiz ki toplumsal hayatın yazılı belgeler dışında kalan yönlerini, çeşitli grupların kanaatlerini anlamak bakımından önemli malzeme teşkil ederler.” (Ortaylı 2000:38). Bu konuda Ahmet Yaşar Ocak da kültür tarihi kaynağı olarak menâkıbnâmelerin kullanılabileceğini metodolojik bir yaklaşımla izah etmiştir. (Ocak 1992)

Sözlü tarih çalışmaları, kaynak olarak kişisel anıların kullanımı üzerine inşa edilir. Bu kaynaklar temel alınarak tarihçilerin genelde dayandıkları belgeleri tamamlayıcı bir rol üstlenir. Söz konusu olan tarihi olayın belgelere yansımayan sosyal bağlamını anlamaya çalışarak tarihi belgeler arasına sıkışıp kalmış olan insanı ve onun toplumsal boyutunu ortaya koymaya çalışır.   Caunce, sözlü malzemelerin tarih araştırmacılığında son zamanlara kadar kullanılmaması ile ilgili “tarih şimdiye kadar bu tür malzemeler olmadan yazıldıysa, bunun nedeni genelde tarihçilerin bunlardan yararlanmayı düşünmemeleri ya da bilmemeleridir” şeklinde tespitte bulunmaktadır. (Caunce 2001: 8)

Sözlü tarih çalışmalarına Avrupa, pek çok ülkeden önce girişmiştir. Hatta İngiltere’de her türden sözlü tarihçiye seslenen yıllık konferanslar düzenleyen ve Sözlü Tarih (Oral History) adlı dergiyi yayınlayan bir Sözlü Tarih Derneği (The Oral History Society) vardır (Caunce 2001:11).

Şimdiye kadar sözlü tarihin özellikleriyle ilgili, nasıl olması gerektiğine dair bir çok teorik yazılar yazılıp çizilmiştir. Burada üzerinde durulması gereken nokta, sözlü kaynağı kullanmanın kendi başına bir amaç olamayacağı, salt sözlü tarih adıyla bir tarih türünün bulunamayacağı düşüncesidir. Sözlü tarih çalışmalarındaki temel felsefe; daha ziyade sözlü kaynakları toplama yöntemi ve bu malzemelerden hareketle bu günü daha iyi anlayabilmek ve geleceği yönlendirmek için geçmişi anlamlandırma sürecine yapılan bir katkıdır (Caunce 2001:11).

Otobiyografiler dışında sözlü tarihi diğer çalışma yöntemlerinden kesin olarak ayıran farklılık bilgi toplama işidir, çünkü sözlü tarihte bilgi toplayan kişi birincil kaynaklarını oluşturmada aktif bir role sahiptir. (Caunce 2001:21)

Sözlü tarih araştırmalarında uygulanan metod ve dolayısıyla sahaya bakış her kültüre göre farklılık arz edebilir. Çünkü her kültür ve medeniyet ortaya çıktığı ekolojik ortam içerisinde maddî ve sözlü mahiyette birçok yapıyı meydana getirir. Bu yapıların ait oldukları bağlam içerisindeki anlamlarının incelenmesi bize o kültür hakkında yazılı kaynaklarda bulamayacağımız tanıklıklar ve açılımlar sağlar. Dursun Yıldırım’a göre “Her nesne sahip olduğu metin ölçüsünde bir anlama, bir anlaşılabilirliğe, bir okunabilirliğe imkan verir.” (Yıldırım 2000:33). Bu çerçevede her kültürel yapı ve kurum bir metin gibi algılanmalıdır.

Sözlü kültür ortamı, icra ortamı avantajından dolayı tarihe yazılı bilgi ve belgelerde bulamayacağı alternatifler ve ayrıntılar sunar. Yazılı metin doğası gereği statik bir mahiyettedir. “Sözlü ve yazılı bir metni yorumlamak, metnin çoğulluk değerini verebilmektir. Zira metin çoğuldur. Bir metnin söylemi konu-şan-işiten, yazan-okuyan arasında gerçekleşen dinamik bir süreç, bir metinle-rarasılıktır. Konuşmacının sözleri, sesinin özelliği ve niteliği (yüz ifadeleri ve el kol hareketleri v.s.) ya da yazarın formu —ki bu anlatıdır- kelimelerden müteşekkil değildir. Bu form söylemdir.” (Sözen 1999:36).

Metin kavramını bu çerçevede çağdaş kültür ve dilbilimsel yaklaşımlarda olduğu gibi belli bir bildirisi olan yapı şeklinde anlamak gerekir. “Sözlü söylem, yazılı söylemdeki gibi, dilbilgisine gerek kalmadan anlamın belirlenmesine yardımcı olan bir ortama sahiptir. Bir diğer farklılık yazılı söylemde anlam, dilin kendisinde yoğunlaşırken, sözlü söylemde anlamın bağlamdan doğmasıdır.” (Ong 1995:54/122/128).

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki; sözlü kültür ürünleri özellikle destanlar, mitler, kahramanlar, kutsallık atfedilen mekânlar modern zamanlarda ulusal kimliklerin oluşturulmasında tanımlayıcı ve belirleyici bir rol üstlenmişlerdir. “Bütün bu semboller ve anılar ulus olmayı şekillendirmedeki yollardır. Bunlar güçlü işaretler ve açıklamalardır, sonraki kuşaklarda duygu yaratabilme kapasitesine sahiptirler.” (Smith 2002:256).

21. yüzyıl eşiğinde Türk millî kimliği, yeni kuşakların algılayabileceği bir kavramsal çerçeve içinde yeniden tasarlanıp sunulabilmesi için Türk Sözlü Kültürü çalışmalarına Sözlü Tarih çalışmalarının da dahil edilmesi gerektiği düşünülebilir. Gerek uzak geçmişin, gerekse yakın geçmişin hadiselerini daha iyi anlayıp yorumlamak için tarihi olayların bağlamıyla birlikte ele alınıp bilimsel usullerle incelenerek tarihsel kompozisyonun kurulmasının daha mümkün olabileceğine inanıyoruz. Söz konusu bu tarz bir yaklaşım insan ve zaman kavramının ortak paydasında şekillenen tarih ve o tarih içinde insanın söz vasıtasıyla ürettiği kültürü daha anlamlı ve anlaşılır kılacak ve bu durum geleceğin kurgulanmasında veri tabanı oluşturma hüviyetine sahip olacaktır. Üretici ve yaratıcı bir yeniden yapılanmanın kurgulanması için Türk sözlü kültürü çok sağlıklı “rol modeli” olabilecek kahramanlara ve duygusal motivasyona sahiptir.

NOTLAR

1 Dursun Yıldırım Folklor Kavramı yerine Sözlü Kültür Bilimi/Kültür Bilimi kavramını kullanmakta ve bu kavramı kullanmasının nedenini “Sözlü Kültür ve Folklor Kavramı Üzerine Düşünceler” adlı makalesinde açıklamaktadır makaledeki görüş ve düşüncelerden hareketle biz de bu çalışmada Folklor kavramı yerine sözlü kültür kavramını tercih ettik. Daha geniş bilgi için bkz.(Yıldırıml998:37-42)

2 Tarih Yazımı ve Sözlü Ortam Kaynakları konusunda daha geniş bilgi için bkz. (Yıldırıml998:87-101)

KAYNAKÇA

ABRAHAMS, Roger D.; 1981, Story and His-tory: A Folklorist Wiev, [Oral History Review. IX, USA..

BIÇAK, Ayhan; 2003, “Hafıza ve Tarih”. Ku-tadgubilig Felsefe-Bilim Araştırmaları Dergisi, S.3, İstanbul.

CARR, Edward Hallet; 1993, Tarih Nedir ? (Çev. Miskez Gizem Göktürk), İstanbul.

CAUNCE, Stephen; 2001, Sözlü Tarih ve Yerel Tarihçi (Çev. B. Bülent Can-Alper Yalçınkaya), İstanbul.

COLLINGWOOD, R. G.; 1996, Tarih Tasarımı (Çev. Kurtuluş Dinçer), Ankara

CONNERTON, Paul. Toplumlar Nasıl Anımsar, (Çev. Alaaddin Şenel), İstanbulAyrıntıYayınları, 1999.

DUPONT, Florence; 2001, Edebiyatın Yaratılışı (Çev. Necmettin Sevil) Ayrıntı yay. İstanbul

İGGERS, George G.; 2000, Bilimsel Nesnellikten Postmodernizme Yirminci Yüzyılda Tarih Yazımı (Çev. Gül Çağalı Güven), İstanbul.

KÜTÜKOĞLU, Mübahat S.; 1998, Tarih Araştırmalarında Usûl, İstanbul.

KÖPRÜLÜ, Fuat; 1943, Anadolu Selçuklu Tarihinin Yerli Kaynakları, Belleten,Temmuz 1943, C.7.S.27 s.387

OCAK, Ahmet Yaşar (1992) Menakıbnameler, Ankara : Türk Tarih Kurumu

ONG, Walter; 1995, Sözlü ve Yazılı Kültür/Sözün Teknolijileşmesi (Çev. Sema Postacıoğlu Banon), İstanbul.

ORTAYLI, İlber; 2000, “Osmanlı Toplumunda Yönetici Sınıf Hakkında Kamuoyunun Oluşumuna Bir Örnek; Menakıb-ı Mahmud Paşa-i Veli”(Osman-lı İmparatorluğunda İktisadi ve Sosyal Değişim Makaleler I içinde), Ankara, Turhan Kitabevi.

ÖZLEM, Doğan; 2001, Tarih Felsefesi, İstanbul.

SMİTH, Anthony D.; 2002, Ulusların Etnik Kökeni (Çev. S. Bayramoğlu, H. Kendir), İstanbul, Dost Yay.

SÖZEN, Edibe; 1999, Söylem, Belirsizlik, Mübadele,Güç ve Refleksivite, İstanbul Paradigma Yay.

THOMPSON, Paul, 1999, Geçmişin Sesi (çev. Şehnaz Layıkel), İstanbul.

TOGAN, A. Zeki Velidi, 1985, Tarihte Usul, İstanbul.

TURAL, Sadık Kemal; 1993, Zamanın Elinden Tutmak, Ankara, Ecdad Yay.

YILDIRIM, Dursun. 1998 “Sözlü Kültür ve Folklor Kavramları Üzerine Düşünceler” Türk Bitiği, Ankara, Akçağ Yay.

YILDIRIM, Dursun. 1998 ” “Coğrafyadan Vatana Geçiş ve Vatan ile Göçediş Problemi.”, Türk Bitiği, Ankara, Akçağ Yay.

YILDIRIM, Dursun. 1998 “Türk Folklor Araştırmalarının Problemleri”,. “Tarih Yazımı ve Sözlü Ortam Kaynakları”, Türk Bitiği, Ankara, Akçağ Yay.

YILDIRIM, Dursun. 1999 “Dede Korkut’tan Ozan Barış’a Dönüşüm”, Türk Dili, sayı 570,:505-530.

YILDIRIM, Dursun; 2000, “Türk Sözel Kültüründe Süreklilik <Osmanlı Hanedanlığı Döneminden Cumhuriyete>”,Türkbilig (Nisan) S.2000/l,Ankara.

 

Milli Folkor, 2004, S.61, ss.102-110

Yorum bırakın

Filed under Ruhi Ersoy

Medyada Süründürülen Tarih ve Tarihçilik

30 Ağustos Salı 11.20’de NTV’de Zafer Bayram’ına özel “Tarih Konuşmaları”nda, zaferle sonuçlanan Büyük Taarruz, süvari kolordusunun harekatı, muharebe sahalarının dünü-bugünü konuşulacak, Oğuz Haksever’in yönettiği programa Hakan Erdem, Gürsel Göncü ve Şahin Aldoğan katılacaktı, İnsan böyle bir müjde ile karşılaşırsa ne yapar? Hakan Erdem yakınçağ tarihçiliğine transfer olmuş birlikte birkaç programa çıktığımız SABANCI/Uni’den revizyonist bir akademisyen. Gürsel Göncü benim okurlara karşı şarlatan durumuna düşmemek için yayın kurulundan istifa ettiğim ntv tarih dergisi yayın yönetmeni ve kendi deyimi ile “Türkiye’deki bütün editörler gibi Allah!“ Kendisinin söz ve davranışlarını eleştirme niyetinde olanlara da „Elinden geleni ardina koyma. Ama neme lazim, elini de ardindan ayırma.” diye yazacak kadar kibarlığı içselleştirmiş birisi. Göncü kısaca sahip olduğu tarih genel kültürü sapla samanı ayırma babında sıfırla marjinal arasında gidip gelen eski bir dostumuz. “Dünyanın 1 numaralı harp tarihi uzmanı Şahin Aldoğan” ise Göncü’nün literatüre kazandırdığı bir kavram, batıda yaşamış olsaydı, savaş alanı rehberi olarak bile aşırı zorlanırdı. Oğuz Haksever’i birlikte çalışmalarımızdan tanırız, kendisine en yabancı konulara bile bir şekilde nüfuz etme yetkinliği vardır. Bunu da program öncesi konularıyla açıklayıcı bir iletişim kurarak sağlar. Ama bu programda hiç şansı yoktu, Göncü/Aldoğan ikilisi ntv tarih dergisinin Ağustos sayısına kapak konusu olarak seçtikleri “Büyük Taarruz’un Büyük Süvarileri” temasında uydurukla saçmalık arasında kolan vurup durmuşlardı.

Dergi çıkar çıkmaz bu durumu ntv’nin en yüksek kademesine bildirdim ve yıllardır çıkar ilişkisi içinde olan bu ikiliden yeni sayı çıkar çıkmaz hesap soracağımı da bildirdim. Bu arada Göncü’ye de benden değil ama aldattığı okurlarından özür dilemesi için bir fırsat verdim. Eylül sayısında bu fırsatın kullanılmadığını gördük. Ama işin esas beter tarafı bu uyduruk ve saçmalık manzumesinin en büyük bayramlarımızdan birisine de saygısızlıkta kusur edilmeyerek ntv ekranına taşınması oldu. Oğuz Haksever konuya sanki şeytan dürtmüş gibi Fahrettin Altay’ın Tokuşlar’a yaptığı son geziyi hamasi bir tavırla özetleyerek girdi. Sadece bu noktanın normal koşullarda Göncü/Aldoğan ikilisinin başını ağrıtması gerek. Çünkü Göncü Tokuşlar’ı ziyaret etmemişti, Aldoğan ise alan çalışmasında işlenecek en büyük günah olan bilgiçlik taslama gösterisi sırasında esas konuyla ilgili bir söyleşi yapmamıştı. Onu ben yaptım ve 40 dakika kadar süren söyleşiyi de tabii hafızama nakşetmeyip banda kaydettim. O söyleşide Haksever’in girizgah olarak seçtiği veriler yok. Başka bir tarih ve başka isimler var. Pekala bu lafları malum ikili uydurmuş muydu?

Eh hem öyle, hem de değil, çünkü bu verileri Internette arayan herkes bulabilirdi. Ne var ki okurun neresi olduğunu denetleyemeyeceği bazı panoramalar önünde poz vererek daha sonra İnternet’ten malumatfuruşluk edecek olanların alan çalışması denen şeye de ihtiyacı yoktu. Beş yıldızlı otellerin lobisinde buzlu rakısını yudumlarken ntv labeli altında hanım müşterilere karizma satanları, beri yandan resepsiyondaki zavallı kızları sırf kimlik sordular diye avaz avaz bağırarak azarlayanları seyretmek için bu gibi bir geziye çıkmak da benim derdim değildi. Sözüm ona güzergah izlenirken “kestirmeden gidelim” diye tutturan, gidilmesi gereken en önemli hedeflere ulaşılmasını önce hır çıkartarak sonra da yorulduğu bahanesi ile engelleyen Şahin Aldoğan, Gürsel Göncü’nün de verdiği kesin olan onayla, okurlar aslında arazi araştırması falan yapılmadığını anlamasınlar diye İ.H.Tümerdem’in orijinal haritasını da kitabına uydurmayı ise nedense ihmal etmemişti, orası ayrı mesele.. Göncü eskilerin sevkülceyş dediği strateji ile tabiye dediği taktiği birbiriyle karıştıracak kadar harp tarihi deyimlerinin ırağında kalmış biri. Yunan cephesini de 136 km olduğunu sanacak kadar da sezgi özürlü, yoksa her okuduğu rakamın üstüne böyle mal bulmuş mağribi gibi atlamazdı. Yunan cephesinin toplamı aslında askeri ölçütlerle 750 km civarındadır ve Yunanlılar ellerindeki güçle orayı elbette koruyamazlardı.

Ama bunun Şahin Aldoğan’ın kim olduğunu benden son anda öğrendiği İ.H.Tümerdem’den intihal ettiği ve kendisine büyük havalar vererek bilimsel bir gerçekmiş gibi sunduğu “her yeri korumak isteyen hiç bir yeri koruyamaz” bilgiçliği ile bir ilgisi yok. Ünlü uzman sadece I.Dünya Savaşı’ın en az kendisi kadar ünlü olan Garp Cephesi harekatlarını bir düşünseydi, binlerce tv seyircisinin gözlerinin içine bakarak böylesine saçmalamazdı, Göncü ise İngilizlerin olsa olsa savaştan bıkan Yunanlıları gaza getirmek için uydurdukları “siperlerin aşılamazlığı” masalına fena inanmış olmalı. Yunan siperlerinin yapısal zaaflarının ne olduğu belli başlı bütün harp tarihlerinde yazılıdır. Asıl utanılacak davranışı ise süvari kolordusunu kendisine gelene kadar kimselerin merak etmediği iddiasıdır. Temmuz başında beni aradığı zaman derdi günü Büyük Taarruz hakkında genel bir dosya hazırlamaktı. Kendisine okurlara bundan gına geldiğini, bir dosya hazırlanacaksa mesela çok cazip yönleri olan süvari kolordusunun merkeze alınmasını, bu yapılırken de belli bir güzergahta alan çalışması gerektiğini söyledim. O sırada kitap çalışması içindeydim zaten artık ilişkimi tamamen kopartmak istediğim ntv tarih dergisine ayıracak zamanım yoktu. Ama yine de çalışmaya Göncü’nün « bu konuyu ancak sen yazarsın » gazına geldiğimden dolayı değil, doğru dürüst işlenmemiş ama çok sevdiğim ve araştırdığım bir konuda meydanı Göncü’nün bu gibi konuları yüzüne gözüne bulaştırmakla ünlü kliğine bırakmamak için razı oldum. Şahin Aldoğan gibi birikimini ve kişiliğini çok iyi tanıdığım birisini peşime takacağını son dakikaya kadar gizlemeseydi Afyon yollarına düşmem asla mümkün değildi. Aldoğan ne konudan anlamaktaydı, ki tv programında ettiği laflardan da o günden beri bir arpa boyu bile yol almadığı anlaşılıyor, ne arazi bilgisine sahipti ne de mektebi olan alan çalışmasının önüne gelene bilgiçlik satmakla ilgisi olmadığının farkındaydı.

Araştırmaya müdahale ederek koskoca bir gün kaybettirdiği zaman Haydar Ağa’nın evini Tokuşlar yerinde Yörükmezarı’nda aradığını bir gösterge olarak ekleyelim. Göncü/Aldoğan ikilisi resmi tarihi iltibas ederken Mustafa Kemal’in BMM önünde verdiği bilgiyi bile inkar ederek taarruz planının mimzrlığını Fevzi Çakmak’tan alarak ona yamadılar. Hakkında ileri geri ve bomboş konuştukları Yakup Şevki Paşa’nın da 7 Temmuz 1922 tarihinde Garp Cephesi komutanlığına sunduğu muhtırada Yunanlılara karşı genel bir saldırı yapılamayacağını ve bu yapılacaksa en uygun taktiğin bir yarma hareketi olacağını bildirdiğini ıskaladılar. Harbiye’de askeri taktik hocası olan Yakup Şevki Paşa’nın hakkını tarih bir gün verecektir ama bunu yapacak olan da herhalde kendisine el altındaki bütün belgeleri okumuş süsü veren Şahin Aldoğan değildir. İşin tuhafı ünlü revizyonist tarihçimiz Hakan Erdem’in de bu durumdan haberi yoktu ve olayı komple es geçti! Aldoğan Tümerdem’i hiç anlamadan iltibas ederken Mustafa Kemal’in “Yunanlıların demiryolu zaafını kavradığını” da araya sokuverdi. Demiryolları etrafında oynanan gerçek dramı çöylesine bir bilse kuşkusuz böyle laflar etmezdi ama daha kısa zaman öncesine kadar İtalyan işgalinde olan, Sakarya zaferi sonrası da Türk birliklerinin konuşlandığı bir alana Yunanlıların nasıl mevzilenebileceğini sanıyordu acaba? Taarruz gücü kırılmış bir ordu bunu nasıl becerecekti? Hakan Erdem’i bu incelemede derinlemesine mercek altına alacak değiliz. Ama konuya kesinlikle hazır değildi, süvari harekatı hakkında son kertede bir şeyler okumuştu ve Yunanlıların asıl belini kıran şeyin bizim ağır topçu üstünlüğümüz olduğundan bihaberdi. Büyük Taarruz’da neredeyse 300 bin civarında insanın birbiriyle çarpıştığı gerçeğini unutarak bunun küçük orduların marifeti olduğunu söyleyecek kadar da ileri gitti. Süvariliğin genel tarihi hakkında yaptığı imlemeler ömürdü, o kadar laf ederken Türk süvarilerinin yaptığı harekatın bir taarruza benzemediğini, tam aksine akıncı düzeni olduğunu Göncü/Aldoğan ikilisinin suratına çarpmak fırsatını da kaçırdı. Yunan Ordusunun yarısının yerli Rumlardan oluştuğu Erdem’in revizyonist tarihçiliğinin işine gelen bir masaldı. Yunanlıların yerli Runları zorla askere almasına o korkunç Sevres andlaşmasının engel olduğunu bilse, belki o bahane ile bir şov yapabilirdi ama konunun genelini dahi bilmediğinden bu tür incelikleri ondan beklemek abes olurdu. Sayın profesörTrikupis’in başkomutanlığa getirilmesinin Atina dünyadan habersiz olduğundan onun esir düşmesinden sonraya isabet ettiğini bile bilmiyor.

Türk zaferini küçültmek için Yunan komutanlarını kötülemesi ise savaşın gerçek seyrinin ne olduğunu bilmemesinden kaynaklanıyor. Türk ordusunun donanımının ve beslenmesinin Yunan ordusundan geri kalmadığını iddia etmek içinse konuya teğet bile geçememiş olmak gerekir. Anadolu’da ne olup ne bittiğinden müttefiklerin de haberi yoktu, Fransızların İzmire giren Miralay Mürsel emrine telsizlerini vermesi bunu değiştirmez. 3 Eylül gününde bile İstanbul Rum Patrikhanesinde Yunan ordusunun zaferi için dua edilmesi aslında yeterli bir kanıttır. Hakan Erdem’in Büyük Taarruz sırasında Antalya yöresindeki İtalyan işgalinin devam ettiğini sanması da davet edildiği bir programa ne kadar hazırlıksız katıldığının simgesi gibiydi. Aralarında Ankara Andlaşması bulunan Fransızları mütarekeye zorlamak gibi bir dert olmadığı gibi Kemalist Türkiye Mondros Mütarekesinin geçerliliğini asla tartışma konusu yapmamıştır. Buna karşılık Büyük Britanya da diğer müttefikleri gibi Sakarya savaşı öncesi tarafsızlığını ilan etmiş olduğundan Yunanlılara yardım etmesi mevzuu bahis değildi.

Hakan Erdem bir konuyu hiç bilmediğinden emin olduğunda buna “çok karışık bir dönem” diyerek işin içinden sıyrılma maharetine sahip. Ne var ki bazan neyi bilmediğini unutunca işler çatallaşıyor. Tabii onun karşısında oturan ve bu konuda koskoca bir dosya hazırlamakla övünen ntv tarih dergisinin iki ası da bu kadar boşluktan bir tanesini bile algılayarak nokta atışı yapamadı, orası da ayrı konu… Göncü kendisini uyarmış olmamıza rağmen tarihi gerçeği tahrif ederek Ahır Dağı’nın aşılmasına hak etmediği bir dramatik yükledi. Kulak arkası ettiği kahramanımız Haydar Ağa’nın Türk ordusu ile Fahrettin Paşa cepheye gelmeden çok önceden ilişki içinde olduğuydu. Geçitlerin durumunu son saniyede bildiren gökten inen bir melek olduğu,birkaç sayfalık belgeden bile tarihsel gerçeği çekip çıkartma becerisi ve birikimine sahip olmayan Göncü’nün hayalhanesinden çıkmıştır. Haydar Ağa ve Tokuşlar halkının 25 Ağustos gecesi ve daha sonraları neler başardığı, kendi yaptığını iddia ettiği ama aslında benim yaptığım söyleşide var. Bu vesile ile bana yardımcı olmak için çok gayret sarfeden Tokuşlar halkından da burada özür dilemek isterim. Çünkü yörede yaptığım diğer söyleşilerde bazı yerlerde halkın neredeyse Büyük Taarruz diye bir olaydan dahi bihaber olduğunu anlamıştım. Süvari kolordusunun ordu komutanlığından teyid almadan savaş planındaki düzeni terk edebilmiş olması da akıllara seza bir şey. Göncü Ahırdağını aşma konusunu hiç incelemediği, Ahır Dağı’na da tersinden tırmanarak zirvede yolunu kaybedip yine Sinanpaşa ovasına indiği için ancak yarısına kadar gördüğü bir güzergah hakkında konuşmak hiç haddi değildir. Programda müthiş bir ögeymiş gibi İnönü’nün plan tashihi girişimini dile dolamak gülünçtü. Taarruz planı ana hatlarıyla Sakarya zaferinden hemen sonra yapılmış ve günün şartlarına göre irili ufaklı bir çok değişikliğe uğramıştır. Bunların en önemlisi de Yakup Şevki Paşa’nın önerdiği yarma fikridir. Mustafa Kemal’i İsmet Paşa’ya katılmaktan esas vazgeçiren kişinin Fahrettin Altay olduğu vurgulansaydı, ağırlıklı konusu süvari kolordusu olan bir dosyada bunu anlamı başka olurdu. Ne var ki subay kadrosunda sayısız ilginç isim barındıran kolordunun sinesinden Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk üç hava kuvvetleri komutanını çıkardığını bile kayda değer bulmayan Göncü/Aldoğan ikilisi böyle ufak işlerle uğraşmaz ama kitabını bastırmak için lobi yaptıkları kişilerin mezarlık edebiyatına sayfalar ve dakikalar ayırırlardı. Bilgiçlik taslamaya çok meraklı olan Şahin Aldoğan öncü olarak ilan ettiği 11.süvari alayının bir de komutanı olduğunu, bu zatın da basılmış anılarına başvurulabileceğini tabii bilmiyor. Bu ve buna benzer “sübjektif” kaynaklardan haberi olsa okurlara da seyircilere de munkabız bir meseleyi eğlendirerek öğretmek de sorun olmazdı. Ancak aklı eren seyircinin ekrandan da izlediği gibi Aldoğan ezberlediği bir kaç verinin dışına taşıldığında ne diyeceğini saşıran bir harp tarihi uzmanı.

Süvari kolordusunun şehitlerinden bahsederken benim ilkokuldayken bile tanıdığım Yıldırım Kemal’den başka aklına bir isim gelmeyen, esas subay zayiatı verdiğimiz Eğret çatışmasını arazide gerçekten ne yaptığı ortaya çıkmasın diye hiç ortaya getirmeyen, sanki tüm çatışma alanını gezmiş gibi mezarlar ve anıtlar hakkında ahkam kesen Göncü ise tam ona layık bir patron. İnsanın ar damarı patlamamışsa daha işin başından beri üstünkörü halletmek niyetinde olduğu arazi çalışmasını “yolları ve güzergahı keşfetme” çabası şeklinde yutturmaya kalkmaz. Ben oradaydım, eğer süvarilerle ilgili bir güzergah çalışması yapılmışsa onu bütün engellemelere ve hakaretlere rağmen ben tek başıma yaptım, daha sonra da sabrım tükenerek meydanı ustalara bırakarak İstanbul’a döndüm. Göncü’nün yüreği varsa bunu Şahin Aldoğan’ı, koltuk çıktığı kliğinden herkesi, ne yaparsa yapsın sırtını sıvazlayan Neyyire Özkan başta olmak üzere ait olmakla övündüğü üst katlarda ne kadar taraftarı varsa kaffesini yanına alarak yine ntv ekranı önünde benimle tartışır. Sanki süvariler konusunu işlemek kendi fikriymiş, bununla ilgili ön çalışma yapan, arazide dolaşan, ahali ile söyleşen kendisi imiş gibi hava basması intihalcilikten de öteye giden bir densizlikdir. Oğuz Haksever’i program öncesi öylesine uyutmuşlar ki kendisini “en riskli arazide en kritik operasyon”un yapıldığı gibi tarihsel gerçeklerle taban tabana zıt bir arabaşlık açmaya dahi zorlamışlar. Yunan piyadesinin Türk süvarilerini görür görmez paniğe kapılarak dağılması iddiası Göncü/Aldoğan ikilisinin çok basit metinleri bile takdim ve tehir hatası yapmadan okuyamadıklarını gösteriyor. Bir piyade alayının ateş gücü bir süvari tümeninin ateş gücünden üstün olduğuna göre onlardan bir alayı görerek paniğe uğramak kadar saçma bir şey olamaz. Bu konuyu iki ayrı yazıda etraflıca irdeleyeceğimiz için şimdilik bununla yetinelim. Bu yazılardan ilki Göncü/Aldoğan ikilisinin ntv tarih dergisinin Ağustos sayısına koydukları dosyayı eleştirecek, ikincisi ise benim konunun hakkını nasıl verdiğimi belgeleyecek.

Derya Tulga / İstanbul 31 Ağustos 2011

Yorum bırakın

Filed under Derya Tulga