Tag Archives: Türk

Toplumcu İdeal: Milliyetçilik! – Fatih Oğuz

Tarihe bakıldığında mutlaka her topluma has hikayeler, destanlar veya miteolojik anlatılar görürüz. Bu etken bir kültürün, bir medeniyetin dinamikleri; aynı zamanda millet gerçeğinin de kanıtıdır.

 

Doğal olarak mensubu olduğu milletin dilini konuşan, dilin sesiyle yazan, diliyle duygulanan, diliyle duygularını ifade eden bir kişi; mensubiyet ve aidiyet şuurunu taşır ve bu şuuru günümüzün şartlarıyla birlikte geliştirmeye çalışarak toplumsal ideale dönüştürür.

Bu mensubiyet şuuruna ve toplumcu ideale Milliyetçilik denir.

 

Liberal ve sosyalist kökenli aydınların iddia ettiği gibi Milliyetçilik Fransız ihtilalinin bir ürünü değil; aksine, insanlığın düzenli hayata geçişinden bu yana tartışılmaz sosyolojik ve sosyopsikolojik bir varlıktır.

 

Kan ve kafatası gibi biyolojik referansıyla uzaktan yakından ilgisi olmayan Milliyetçilik şuuru, gelişebilmesi ve yaşamını devam ettirebilmesi için milletlerarası yaşanan kültürel, ekonomik ve politik ilişkilerinin devamlılığına ve istikrarına ihtiyaç duyduğunun bilinçindeyiz.

 

Ecdadımız bu bilinç ve şuur ile Türk milletine dolasıyla insanlığa hizmet götürmek üzere milli kültürünü uluslararası seviyeye taşımış ve en muasır medeniyetlerden olan Türk İslam medeniyetini inşâ etmiş.

 

Bu sebebten ki;

• Türk milleti sipariş üzere yazılmış destanların,

• Sipariş üzere yaratılmaya çalışılan tarihin,

• Sipariş üzere oluşturulmaya çalışan sosyolojik bir gerçeğin hiç bir zaman muhatabı olmamıştır.

 

Türk Milleti, insanlara ve bütün canlı mahlukata kıyan, adaleti ve hukuku ayaklar altına alan, demokrasiyi ve toplumsal barışı tehdit eden her türlü zalim ve kan emici yönetimlerin karşısında adeta bir iman kalesi gibi dikilmiş; insanlığın ve dünya barışın da son kalesi olmuştur.

 

• Ecdadımızın verdiği mücadele kuru bir cihangirlik kavgası değildi.

• Ecdadımızın gösterdiği fedakarlık kuru bir övünç malzemesi değildi.

• Ecdadımızın koruduğu Vatan kuru bir toprak yığını değildi.

• Ecdadımızın kurduğu Devlet kuru bir güçler ayrımı değildi.

 

Verilen mücadele de, gösterilen fedakarlık da, korunan vatan da, kurulan devlet de insanlığın hayrınadır, milletimizin bekasınadır, hürriyetimizin sonsuzluğunadır ve Allah’ın rızasını kazanmak içindir.

 

Türk milletinin bu ulvi ülküsüne “Nizam-ı Alem Ülküsü” denilmiştir.

 

Bu kutlu Ülkü doğrultusunda ecdadımız hiç bir zaman emperyalistlere boyun eğmemiş ve onlarla işbirliğine girmemiştir.

 

Emperyalist ve sömürgeci güçlerin şirin, tatlı, nazik ve cazibeli tekliflerin karşısında Türk milleti her zaman onurlu, erdemli, çileli ve çetin yolu tercih etmiştir.

 

Estergon kalesi gibi yalnız kalsada, Ecyad kalesi gibi, Kanije kalesi gibi, Uyvar kalesi gibi unutulmuşluğa ve sahipsizliğe terk edilmiş olsada; Türk Milleti asla inandıklarından vazgeçmemiş, ülküsü uğruna kendisini geride bırakmamıştır.

 

Fatih Oğuz

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz

Ülkücü Dava Adamı ve Metodolojisi

“Kim yükselirse marifet merdiveninde,

Görür kendi sıfatını kendinde.” (İbn Arabi)

Ülkücülük bir fikir ve amel metodolojisidir.

Bu metodolojinin mevcudiyet ikrarı: İddia sahibi olmakla birlikte, iddiasını hayatının her evresinde yaşamak ve yaşamıyla iddiasını temsil noktasında referans seviyeye ulaştırmaktır.

Cenab-ı Allah “İnsanların -iman ettik- dedikten sonra kurtulduklarını sanmaları doğru değildir.”[1] diye buyurur.

Dava adamı dünyevi yolculuğu esnasında dara düştüğünde, beynini şüpheler kemirdiğinde, yorgunluk çöktüğünde, dün sövülenlere bugün övüldüğünde, dün övülenler bugün sövüldüğünde, hayalkırıklığı adamı eze eze geldiğinde bu ilahi uyarının hikmetine sarılmalıdır.

İtikatımızın ikliminde esen ferah rüzgarlar “amenna ve saddakna” diye eser.

Rahmetli Dündar Taşer Ülkücü dava adamın karakterini “ipeğe sarılmış çelik” diye ifade eder.

Rahmetli Başbuğumuz Ülkücü dava adamın kişiliğini “yüksek vasıflı Türk” olarak adlanırır.

Dostoyevski kusurlarını, eksiklerini, zaafiyetlerini inkar etmedi, hatta bu yönünü iyi kullanarak eserlerine yansıtıp büyük klasiklere imza attı belki ama ne yazıkki hayatına “alışkanlık” olarak giren bu hal “vazgeçilmezi” olmuştur. “Kaderim neyse onu yaşarım” demiştir.

Dava adamı Dostoyevski gibi hoş görülmeyen yönlerini inkar etmemeli ama aynı zamanda bunu “alışkanlık” haline de getirmemelidir.

Alışkanlık, “referansı” olduğuna inandığı metodolojinin en büyük düşmanıdır. “Kaderim neyse onu yaşarım” demek bir kaçışın ve teslim olmanın itirafıdır.

“İman ettik” diyerek kenara çekilme, özel keyifler alemine dalma gibi bir gerekçe ancak dava adama “iltibas” olanlar için geçerlidir.

“İltibas” olmakla yetinenler ise korkaklık sıfatına anlam yükleyen marifet(!) tüccarlarıdır.

Fatih Oğuz

12 Ocak 2011 / Frankfurt a. Main

[1] Ankebut Suresi, Ayet: 1

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz