Tag Archives: Ülkücü Hareket

Avrupa Türklüğünün fikir işçisi: Rıfat’ım …(Fatih Oğuz)

15094361_207777332995680_7517453718967116523_n

Azim, inanmak, ümit etmek, sabretmek, tefekkür ve tevekkül etmek dava adamlarına has özelliklerdir.

Dava adamlığı; karşılaştığı her musibeti hayırla karşılayabilmektir.

Biraz kırılır ama yılgınlık göstermez.

Yeri gelir üzülür, yeri gelir anlaşılmaz, yeri gelir horlanır lakin o inancını iman kalesinde muhafaza eder.

Ki o kale ümitsizliğin, hasetin, fesatın, dedikodunun, riyakarlığın ve de küfrün oklarına her daim hedef olur.

Dava adamı Mehmet Akif’in veciz tarifinde olduğu gibi tüm saldırıların karşısına geçer ve „benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var“ diye haykırır!

İşte böyle bir dava adamı olarak tarihe geçmiştir Rıfat Paça. Fikriyle, kalemiyle, azmiyle ve tükenmek bilmeyen sevgisiyle „geride durmayın, fırlatın o şer oklarınızı! Her attığınız ok size zayiat bana ise kuvvet vermektedir“ diyebilmiştir.

Almanya’da doğup büyüyen, Almanya Türk Federasyonumuzun sosyokültürel havzasında yetişen Rıfat Paça gönlünü ayyıldızlı sevdaya kaptırmış, gözlerini üç hilalli ülküye odaklamış, Türkçe ile hayata tutunmuştu.

İnsanlık için endişelenen, üzerinde yaşadığı Ülke için güzel temennilerde bulunan, mensubu olduğu müslüman Türk kimliği için kendini geliştiren, Avrupa Türklüğü için çözüm arayışlarına kafa yoran yüksek düşünceli bir kardeşimizdi .

Bir Ramazan akşamı, iftar sonrası yaptığımız sohbetimizde Almanya’da doğup büyüyen Türk çocuklarının Türkçe ile ilgili endişelerini ve tasarladığı projesini paylaşmıştı. Zerafet içerisinde fikir danışır, nezaket ile farklı görüşlerini aktarırdı.

Rıfat, kendini dev aynasında gören saygısızlara karşı tavizsizdi. Davamıza hizmet aşkıyla fikirlerini, kalemini ve yazılarını konuştururdu. Ülküdaşlarıyla buluşmak, onlarla muhabbet etmek adına kimi zaman tüm o zorluklara rağmen uzun yol demeden etkinliklere ve faaliyetlere katılırdı.

Rıfat aşk doluydu, heyecan doluydu, umut doluydu. Tefekkür etmek, fikrini yazıya dökmek onun için hayat şiarı olmuştu. Soylu düşünceler beynini kurcalıyordu. Artık gündelik mevzulara sığmayan düşünceleri sipihr makamına doğru yol almıştı.

Yüksek düşünmeyi „Rıfat“ ismiyle o kadar güzel hemhâl olmuştu ki; adının anlamı ömrüne mana yüklemişti.

Dünya hayatında ölen insanları hatıraları, hikayeleri ve hizmetleri diri tutar. Rıfat elbette davamızın nazarında canlılığını koruyacaktır. Lakin işin birde fiziki yokluğun acısı var. İnsanız sonuçta. Kıymetli insanların yokluğu canımızı yakar, yüreğimize oturur, eksikliği hissedilir.

Sohbetimizde bana „Allah razı olsun başkanım. Görevin büyüğünü küçüğünü ayırt etmeden görev görevdir deyip bir nefer gibi azimle çalışmaya devam edeceğim inşaallah“ diyen böyle bir neferin yokluğu nasıl acı vermez?

Türk Milleti kara sevdalısını, ailesi Rıfat’ını, Almanya Türk Gençliği başarılı bir temsilcisini, Avrupa Türklüğü fikir işçisini, Ortadoğu Gazetesi köşe yazarını ve ben de kardeşimi kaybettim.

Ruhun şad olsun Rıfat’ım …

16 Kasım 2016 / Frankfurt-Main

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz

Türk Ülkücülerin “dosdoğru yolu” vardır! (Fatih OĞUZ)

Türk Ülkücülerin paradigması “9 Işık”, siyasi kurum disiplini ise MHP’dir. “MHP’nin paradigmasını değiştireceğim” diyenler kim?

Liberal endeksli muhafazakar karakterli sağcı kafa!

Türk Ülkücülerin sağı, solu yoktur; “dosdoğru yolu” vardır.

Türk Ülkücüleri tribüne oynamadığı için amigoya, taraftara ihtiyaç duymaz, dava adamı mensubiyetinde yol arkadaşları ve milleti vardır.

Eğer bugün birileri “onca yetişen gençlerimiz var” diyebiliyorsa bir düşünün o gençler hangi dönem içerisinde yetişti?

“Çınar olacak fidanlarımı kimseye kestirtmem” diyen kim? Bugün berlirli bir olgunluk içerisinde yetişen gençlik kimin eseri?

Şimdi bu olaya “hak teslimatı” yapmazlar. “Çanakkale milletin zaferi, Sarıkamış Enver’in hezimeti” diyenlerden bir farkları olmaz “serbest düşünce derneği”nin liberal pragmatistlerinin.

Ülkücü Gençliğin “iktidar tasavvuru” toplumun bütün dilimlerine sirayet eden etkileşim felsefesinden ibaret olmalı.

Geleneksiz bir gençlik; geleceği olmayan yarınlara namzettir.

“Demokratik taleplerimize karşılık verin” diyenler, “Demokratik Ülkücü” kimliği ile DYP-ANAP-AKP “demokratlığı”nı karıştırmamaları gerekir.

Yok illa “karıştırırım” diyorlarsa o zaman “hamama giren terler” uyarısını yapmak nafile olsa gerek …

Fatih Oğuz
26 Nisan 2016 Frankfurt/Main

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz

MHP herhangi bir parti midir? (Fatih OĞUZ)

1980’li yıllarda CIA’e bağlı Ulusal İstihbarat Konseyi’nin uzun vadeli stratejik tahminlerden sorumlu başkan yardımcısı olarak görev yapıyordum; senaryolar hazırlarken analitik açıdan bize ışık tutabilecek kısa bir zihin egzersizi yapıyorduk. Bunu yapmaktaki amacımız, geleceğe dair (gerçekleşme olasılığı ne kadar düşük de olsa) önemli bir olayın yaşandığını varsayarak bu olayın nasıl gerçekleşeceğine ilişkin bazı detaylar içeren kısa bir senaryo yazmaktı. (…) Bu egzersizler “hiç akla getirilmeyen” olası olaylara dair belirtilere karşı analitik duyularımızın keskinleşmesini sağlar.” (İslamsız Dünya Sf. 16, baskı 2010, Graham Fuller)

21. asır bilgi ve iletişim çağı olduğu aşikardır. Kime sorsak “hangi çağda yaşıyoruz?” diye “bilgi çağında” cevabı yüksek bir oranda olur. Ayrıca, monologizmden düalizme; düalizmden dijitalizme doğru aşamalar katlayan toplumlar bu çağın etkilerini bildiğini de söyler.

Ama bilmek ile idrak etmek arasındaki sağlıklı geçişi sağlamakta sorun yaşar.

Her şeyi biliyor(!) olmamız iyi bir “şey” olmadığı kanısındayım. İrfansız, izansız ve olgunluğa erişmeyen bilme fiili “salt okuma-yazma” kabiliyetinin makyajladığı şirret suratlı cehaletin ta kendisidir.

İdrak ise bilmenin “dosdoğru” halidir. Dosdoğru bilenler hakikati görme basiretine erişirler. O nedenle dava adamları çoğu zaman çağdaşları tarafından anlaşılmamıştır. Dava adamları ufukların ötesine bakışlarını diktiklerinde onlar bunu “hülyalara dalmış” olarak telakki ederler.

Cehalet ise hakikati gölgelemeye çalışır. Basireti bağlamaya arzular. Güncel konular üzerinden ahkam ve hüküm sürmek ister. Ufku anlık heveslerle karalara büründür. Toplumun aklıselim marifetini; aklızulme dönüştürür.

Velhasıl; cehalet hakikatin varlığına göz dikmiş hakikatobur yaratıktır.

Ülkücülük hakikate bağımlı fikir, siyasi, ekonomik, sanat, felsefe ve sosyal disiplindir.

Ülkücülük “her şeyi bilenlerin” değil “dosdoğru bilenlerin” harcıdır.

Türkiye’mizin gündemi hayati mevzularla meşgul iken “her şeyi bilenler” çeşitli televizyon kanallarda “değişim” ve “yenilik” gibi büyülü kelimeler üzerinden “dosdoğru bilenlerin” harcı olan Ülkücülüğün iradesini temsil ettiklerini ve dolayısıyla Ülkücülüğün kutbu olan liderlik ile ilgili “iddia ve hak” sahibi olduklarını ifade ediyorlar.

İddialarını “düşük oy oranı”, “potansiyeli kullanamama” gibi pragmatist gerekçelerle güçlendirdiklerini sanıyorlar.

Bunu yaparken ikili mesaj gönderiliyor. Biri dışa, diğeri içe. MHP’ye Genel Başkan aday adayı olan insanların tanıtım yeri medya platformu değildir. Teşkilat platformudur. Teşkilat platformu Ülkücü Hareketin eylem ve söylem meydanıdır.

İmzalar toplanmış. Hem Genel Merkez’e, hem de mahkemeye sevk edilmiştir. Bütün bu gelişmeler hareketin özel alanını ilgilendiriyor iken farklı medya platformunda sergilenen arz-ı endamın sebebi nedir?

Kimi etkilemeye çalışıyorsunuz? Veya kime göz kırpılıyor? Veyahut sizler sahiden Ülkücü gelenekten bihaber “her şeyi bilen” ama “dosdoğru bilmeyenler” misiniz?

Türkiye Türklere bırakılamayacak kadar önemlidir” sözü ne için söylendiği malum. Türkiye, yerli işbirlikçiler üzerinden yönetebilecek konuma gelebilmesi için emperyalistler tarafından farklı operasyonlara maruz bırakılmaktadır.

Küresel odaklarda “zihin egzersizi” yapanların niyetlerini yukardaki söze atıfta bulunarak  özetlemeye çalışayım: “MHP Ülkücülere bırakılamayacak kadar önemlidir.”

Ne demektir bu?

MHP bazılarının iddia ettiği gibi sadece bir parti değildir. Ülkücü Hareketi yok etmeye çalışanlar öncelikle Ülkücüler arasındaki tefrikayı derinleştirmek için MHP’nin varlığını hedef tahtasına oturtmaya çalıştılar. “Ülkücülük illa MHP’de mi olur?”, “Ülkücülük MHP’nin tekelinde değildir”, “Ülkücülük parti pırtı meselelere hapsedilecek kadar küçük bir değer değildir” diyerek Ülkücülüğü MHP’den koparmaya yeltendiler. Bunun nedenleri çeşitliği argümanlara bağlanabilir lakin benim tek neden olarak gördüğüm husus şudur: Bir milleti tarumar etmek devletinden koparmaktan geçer! Kurumsal disiplini olmayan bir ülkücülük herkesin özellikle “her şeyi bilenlerin” enstrümanına dönüşür.

MHP’nin varlığına hedef alanlar ilk etapta Ülkücülüğe ne kadar yakın olduklarını ve hatta Ülkücülüğün varlığını önemsediklerini söylerler. Bunu yaparken de satır aralarına Ülkücülüğün fikri ve mefkurevî alt yapısını oluşturan değerler sistemiyle oynarlar.

Örnek olsun diye yazıyorum. İttihat ve Terakki Cemiyeti 1. Cihan harbinin sonunda yöneticileri tarafından feshedilmiş ve lider kadrosunu oluşturan isimler farklı ülkelere gitmek zorunda kalmış. Dışarıdan bakıldığında feshedilen bir cemiyetin (Teceddüt fırkası olarak devam etti lakin Damat Ferit tarafından kapatıldı) kadrosunu oluşturanların bir kısmı sürülmüş, bir kısmı idamla yargılanmış, bir kısmı zindanlara düşmüş, bir kısmı suikast nedeniyle şehit olmuş, bir kısmı köşesine çekilmiş. İmparatorluğun çöküşüyle tarih sahnesinden çekilmişler.

Lakin hakikat bu değildir!

Türk devlet geleneğine ve felsefesine vakıf olanlar bilir ki; İttihat ve Terakki Cemiyeti herhangi bir parti ve yöneticileri herhangi kişiler değildi. Türk ülküsünün, Türk milletinin, Türk tarihinin toplandığı, muhafaza edildiği, mukavemete hazırlandığı, diri tutulan hafıza ve hareket merkeziydi.

İstiklal mücadelesini yürütenlerin, milleti teşkilatlandıran; bin yıllık Türkiye Devletinin egemenliğini farklı bir siyasi yönetime kavuşturanların ekseriyeti İtthat ve Terakki cemiyetine mensup insanlardı.

Yani diyeceğim odur ki, MHP herhangi bir parti değildir. MHP; tarihsel süreçten kopmayan, Türk’ün tarih felsefesiyle olgunluk mertebesine çıkan fikirdir. Oy oranlarına, sandık sonuçlarına muhatap edilemez. Bu muhataplık sadece istatistiksel bir vakadır. Milli davalar için fazla bir önemi de yoktur.

Bir önemi olsaydı MHP 3 Kasım 2002 tarihinde yapılan Milletvekili seçimleri sonrası istatistiksel veri olurdu.

Türkiye’yi yönetenler hafızalarını kaybetmiş olabilir. Türkiye’yi yönetenleri seçen halk “bilgi ve iletişim çağının” oluşturduğu yoğun bilgi akışına maruz kalması hasebiyle konulardan kopabilir. Devlet kurumları iktidarın teslimiyetçiliği ve dış müdahalelerin baskıcılığından dolayı sinmiş durumda olabilir.

İşte bu gibi günlerde milli ve tarih şuuru, organize ve disiplin içerisinde Ülkü vücuduyla milletine ışık olur. Hafıza canlanır ve gerekli tedbirler devreye girer. Devlette devamlılık esastır sözü anlam kazanır. MHP varsa Türkiye ve Türk milleti vardır dediğimizde bunu kastediyoruz.

Bunu şu şekilde örneklendirebiliriz.

Tarih 7 Nisan 2012. Yer Fransa. Milliyetçi-Ülkücü Hareketin Lideri Sayın Devlet Bahçeli Fransa Türk Federasyonun 10. Büyük Kurultayı’nda yaptığı konuşmada şunları söyledi: Ben buradan duyurmak isterim ki; Sözde Ermeni soykırım iddialarını kim gündeme getiriyorsa iyi niyetli değildir. Bize bu yaftayı kim vurmaya çalışıyorsa doğru konuşmuyordur. Merhametin, hoşgörünün, vicdanın ve insaniyetin burcu olan Türk milletini, baskıyla köşeye sıkıştırmaya kim yelteniyorsa gerçekleri bastırma çabasındadır. Tekraren söylemek isterim ki; soykırım iddiaları asılsızdır, hezeyandır ve böyle bir şey asla olmamıştır. Ankara’da ne diyorsam Fransa’dan bir kez daha kararlı bir şekilde aynısını dile getiriyorum: Ermeni soykırım sözleri iftiradır, boştur, hüsnü kuruntudur ve temelsizdir. Şayet Senato’nun kararı mahkemeden dönmeseydi, yine aynı hakikatleri daha büyük bir şevk ve inançla ortaya koyardım. Sözde soykırım masalıyla avunanlar, bu çerçevede ortalığı velveleye verenler yanlışın ve çarpıklığın içine düşmüşlerdir. Şüphesiz, diaspora lobisinin güdümünde milletimizi sanık sandalyesine oturtmaya gayret edenler mahcubiyet yaşayacaklardır. Fransa’da yaşayan Ermenilerde gerçekleri görmelidirler. Tarihten husumet çıkarmanın kimseye bir yarar sağlamayacağını bilmelidirler. Allah’ın izni ve inayetiyle bizim çekineceğimiz, sıkılacağımız ve kaçacağımız bir durum yoktur. Tarihimizin her sayfası şefkatin, alicenaplığın ve insanlık değerlerinin muhteşem örnekleriyle doludur. Kaldı ki bizim millet olarak da kimseden öğrenecek bir şeyimiz bulunmamaktadır. Siyasal kaygılarla milletimizin hedef tahtasına konulmasına da müsamahamız söz konu olmayacaktır.“

Sayın Bahçeli bu konuşmayı yaptığı dönemleri hatırlayalım. Açılım adı altında “Türkiye-Ermenistan sınırların kaldırılması, tarihi utanç(!) ile yüzleşmek, özür dileme erdemi(!), 24 Nisan 1915 ortak acımız, katliamlar ittihatçılar tarafından yapıldı” gibi daha nice kepazelikler devletin protokol konusu haline geldi. Boğazlıyan Kaymakamı Şehit Kemal Bey için “islamî(!)” noktadan katil ve zalim olan birinin asla şehit olamayacağı görüşler kabul görüldü.

Ülkemizde bu gündem makbul(!) sayıldığı günlerde Sayın Bahçeli Ermeni diasporanın en büyük hamiyesi olan ülkede onların gözünün içine baka baka bu sözleri sarfetti.

Sanılmasın ki; Sayın Bahçeli orada bir parti Genel Başkanı olarak partili dava arkadaşlarına hitap etti. Sayın Bahçeli orada tarihî Türk devlet geleneğinin temsilcisi konumundaydı. Türk devletinin onurunu, Türk milletinin cenaplığını ve Türk tarihinin hakikatlarını temsilen konuştu.

Sayın Bahçeli; Tunceli tartışmaları, Suriye krizi, çözüm adı altında yürütülen ihanet süreci, Anayasa tartışmaları, Başkanlık sistemi muamması, Kıbrıs meselesi ve görüp veya göremediğimiz millî meselelerde Türk’ün hafızası ve Türklüğün mukavemeti olmuştur.

MHP’de siyaset yapmak, farklı mevkilerde bulunmak ile MHP’ye liderlik yapmak arasındaki fark tarihi etktendir. Orası “ya Başbakan olurum ya da Babaanne” makamının tescillendiği yer değildir.  Orası sosyal ve reel medya üzerinden kazanılan teveccüh noteri değildir. Orası, ortaya çıkan arkadaşlar üzerinden ara rejim model metoduyla ve liberalist yöntem olan “işbirliği içerisinde rekabet” ile ele geçirilecek makam hiç değildir!

MHP bir geleneğin tezahürüdür. Ve bu gelenek; Ülkücü iradenin tecellisinde ve Ülkücü tavrın koruması altındadır. Gelenek aynı zaman da hatıra demektir. Hatıralar “bir yumrukta parçalanan soğan, bayat çay ve bir kuru ekmek” muhabbeti değildir. Hatıralarımız tecrübedir, tedbirdir, tedariktir.

Yazının girişinde bulunan sözler araştırma geliştirme elemanı değil dünyayı şekillendirmeye ve yönetmeye çalışan küresel odakların elebaşı tarafından sarfedilmiştir. Bu sözlerin yayınlandığı kitabın başlığına bakarak “MHP ile ne alakası var?” diyebilirsiniz. 1980’li yıllar sonrası değişen dünya profiline bakılırsa “pek alakası var” olduğunu düşünüyorum. Türklüğün önemini anlayabilmemiz için küresel odakların çalışmalarına vakıf olmalıyız. “Zıddını” tanımak bazen kendini tanımanı sağlıyor.

Fuller’in sözleri, MHP’nin duruşunu ve öngörüsünü “MHP sadece AR-GE kurumu gibi analizler yapıyor” ithamıyla küçümsemeye çalışanların değil kulağına; idrakına küpe olsun!

Buradan özellikle Ülkücü gençlere de seslenmek istiyorum. Bilgi çağının mabedi olan sosyal medya platformlarda sarfedilen manipülatif duygulardan uzak durunuz. Etkilenip bin yıllık geleneğin temeline göz dikenlere fırsat vermeyin. Kişilerin boyu, endamı, afilli sözleri göze veya gönüle hoş gelebilir ama Ülkücü gençliğin en büyük zenginliği 9 Işık isminde Türklüğün manifestosuna sahip olmasıdır. Bilgi çağında enjekte edilen her bilgi “bilmişlik” türetir. Ve bu bilmişlerin en büyük özelliğe “özgüven” adı altında sergiledikleri terbiyesizliktir. Milliyetçi Hareketin karargahına “Balgat şatosu” ve “Balgat dükalığı” diyenlere, bir Türk beyi olan büyüğümüz Sayın Devlet Bahçeli’ye dil uzatanlara prim vermeyiniz. Sanki çocukluk arkadaşından bahseder gibi Milliyetçi-Ülkücü Hareketin liderinden bahsedenlere; ki öyle olsa dahi; uyarıcı vazifenizi bilgece esirgemeyiniz.

Unutmayın; babalık makamı her erkek evladının koruması ve kollaması gereken makamdır. Çünkü onlar da birer “baba” adayıdır.

Geleneklerine sahip çıkmayanlara Bilge Kağan nasıl seslenmişti?

İtaatsizliğin yüzünden seni kalkındırmış Kağanına ve İline kendin kötülük getirdin.”

Genç Ülküdaşım; Ülkücü Gençlik üzerinde titreyen ve “çınar olacak fidanlarımı kimseye kestirtmem” diyerek Ülkücü Gençliği kendi emelleri doğrultusunda kullanmaya çalışan her türlü odaklara meydan okuyan Bilge bir Lidere sahipsin. Sana da liderine ve Liderin şahsında geleneklerine sahip çıkmak yakaşır.

Fatih OĞUZ
17 Şubat 2016 Frankfurt/Main

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz

AYNA’YA BAKMA CESARETİ OLMAYAN AYNA SATICILARI

Kıyılardan, köşelerden söz söylenler; karşılaştığınız muamele kıyılı köşeli olduğunda şikayetçi olma hakkınız yoktur. Bunu sizler istediniz.

Davasına, liderine ve teşkilatına ülkücü olma gereği sahip çıkanlara “nasihat(!)”, “yol göstericiliği(!)” yapan bir zamanın fildişi kulelerin “abileri”; aynaya bakıp başı öne düşmeyenlerin “ayna satıcılığı” yapması gibidir.

Aynalar güzel, aynalar net, aynalar cazibeli. Lakin aynaları satan adamın sıfatı çarpılmış, bakışları azgın, dişlerinden kan akıyor.

Nice güzel yüzlü, güzel yürekli genç arkadaşlarımızın bu çarpık karakterli adamların etkisi altında kalmalarını istemiyorsak; aynalar kırılmadan ellerinden bütün aynalar alınmalıdır.

Fatih Oğuz / Frankfurt-Main / 18 Ağustos 2011

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz

Ülkücü adında bestekarın en büyük şaheseri: Eylül hazanı

Yüreğim “Eylül” hazanı.

Gazele dönmüş bir mevsimde tek yaprak dökmeyen ağaç gibiyim.

Ortalık karmakarışık

Sağım solum kalabalık,

Zerre kadar gam çökse dumanlı başıma,

Gözlerine acılar dadanıyor.

Sesin titremeye başlıyor, ay cancağzım.

İster miyim sanıyorsun, gözlerinin önüne gri bulutların geçmesini.

Sıradışılığım “Kür Şad ihtilalinden” kalma bir soyluluk.

Gözlerimi “Burkay’dan” ödünç aldım.

Ömrümü yağlı kurşunun öpmesine helal kıldım.

Ellerinin niyetine kalem tutuyorum,

Gözlerinin zevkine kitap okuyorum.

İnceden bir geçiş sağlıyorum yüreğimden akıp giden paslı hatıralara.

Düşlerim “Kuşçubaşı” gibi diyardan diyara, kılıfdan kılıfa
geçiyor.

Heyecanım “Enver” gibi gözü dönmüş at koşturuyor.

Sevdam “Kaymakam Kemal” gibi urganla vuslata erişmeye
bekliyor.

Özlemim “Ali Bülent Orkan” gibi, kahpeliğin canını
okuyor.

Yüreğim “Eylül” hazanı.

Melodisini sevgilisinin suskunluğundan alan bir şarkı.

Yani; Ülkücü adında bestekarın en büyük şaheseri.

 

Fatih Oğuz / 2009

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz

“Ocaklı Sevdam …”

“Ocaklı sevdamın” tenhası senin yanındır.

Yalnızlığımı tekme tokat kovan sensin,

Ümitsizliğimi hayatımdan söküp atan sensin.

Bir yokluğun, bin varlığımızı ezer geçer.

Bir yokluğun, bin varlığımıza bedel.

Sana sadık kalmanın verdiği hazla,

Usul usul dualarla ellerinden öpüyorum.

Evladın

Fatih Oğuz

02 Nisan 2011 / Frankfurt a. Main

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz

Adamlık Potresi: Ülkücülük

Zaman dilimi ve mekan zemininden hariç hiçbir müşterek duygu ortamını paylaşmadığımız kişiler son günlerin moda tabiriyle “ortak bir geçmişimiz vardı” masalıyla duygu sömürüsüne geçiş yaptıklarını görebiliyoruz.

Bugün için düşüncelerine ve kişiliklerine saygı bekleyenlerin hızlı değişimlerine(!) baktığımızda, kendilerine ait “düne” saygı duymadıklarını göreceğiz.

Saygısı olanın, insafı olurmuş.

Seni “sen” yapan bütün değerleri küçümseyenlerin varlık tescili “bize” mi kaldı ki; “sen” onlar için “bizim” diyebiliyorsun? Franz Kafka istediği kadar “Bizden istenen şey olumsuz davranışlarda bulunmaktır, olumlu davranışlar ise zaten bizimdir.” desin. “Bizim” olgusu: “Olumsuz-olumlu” duygusundan öte saf belirleme ve omurgalı duruş sergileme iradesi sonucu kazanılan sahiplenme kimliğidir.

Ülkücülük sadece bir fikir manzumesi değildir; aynı zamanda adamlık potresi!

Bu potrenin en büyük malzemesi: Sadakat!

Sadakatı olmayan bir fikir mensubu, helal çarşısında haram bezirganlığına soyunanlara “müsamaha” gösterir.

Olaylara artık tüccar zihniyetiyle bakar ve “bizim oğlan” mantığıylada “ahde vefa”sını tatmin eder.

Böyle olunca bu çarşıda her şeyin satışa çıkması olağan oluyor.

Geriye olağan olmayan tek şey kalıyor:

“Sadakat!”

Fatih Oğuz

03 Ocak 2011 / Frankfurt

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz

Ülkücü Dava Adamı ve Metodolojisi

“Kim yükselirse marifet merdiveninde,

Görür kendi sıfatını kendinde.” (İbn Arabi)

Ülkücülük bir fikir ve amel metodolojisidir.

Bu metodolojinin mevcudiyet ikrarı: İddia sahibi olmakla birlikte, iddiasını hayatının her evresinde yaşamak ve yaşamıyla iddiasını temsil noktasında referans seviyeye ulaştırmaktır.

Cenab-ı Allah “İnsanların -iman ettik- dedikten sonra kurtulduklarını sanmaları doğru değildir.”[1] diye buyurur.

Dava adamı dünyevi yolculuğu esnasında dara düştüğünde, beynini şüpheler kemirdiğinde, yorgunluk çöktüğünde, dün sövülenlere bugün övüldüğünde, dün övülenler bugün sövüldüğünde, hayalkırıklığı adamı eze eze geldiğinde bu ilahi uyarının hikmetine sarılmalıdır.

İtikatımızın ikliminde esen ferah rüzgarlar “amenna ve saddakna” diye eser.

Rahmetli Dündar Taşer Ülkücü dava adamın karakterini “ipeğe sarılmış çelik” diye ifade eder.

Rahmetli Başbuğumuz Ülkücü dava adamın kişiliğini “yüksek vasıflı Türk” olarak adlanırır.

Dostoyevski kusurlarını, eksiklerini, zaafiyetlerini inkar etmedi, hatta bu yönünü iyi kullanarak eserlerine yansıtıp büyük klasiklere imza attı belki ama ne yazıkki hayatına “alışkanlık” olarak giren bu hal “vazgeçilmezi” olmuştur. “Kaderim neyse onu yaşarım” demiştir.

Dava adamı Dostoyevski gibi hoş görülmeyen yönlerini inkar etmemeli ama aynı zamanda bunu “alışkanlık” haline de getirmemelidir.

Alışkanlık, “referansı” olduğuna inandığı metodolojinin en büyük düşmanıdır. “Kaderim neyse onu yaşarım” demek bir kaçışın ve teslim olmanın itirafıdır.

“İman ettik” diyerek kenara çekilme, özel keyifler alemine dalma gibi bir gerekçe ancak dava adama “iltibas” olanlar için geçerlidir.

“İltibas” olmakla yetinenler ise korkaklık sıfatına anlam yükleyen marifet(!) tüccarlarıdır.

Fatih Oğuz

12 Ocak 2011 / Frankfurt a. Main

[1] Ankebut Suresi, Ayet: 1

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz