Tag Archives: Ülkücülük

Türk Ülkücülerin “dosdoğru yolu” vardır! (Fatih OĞUZ)

Türk Ülkücülerin paradigması “9 Işık”, siyasi kurum disiplini ise MHP’dir. “MHP’nin paradigmasını değiştireceğim” diyenler kim?

Liberal endeksli muhafazakar karakterli sağcı kafa!

Türk Ülkücülerin sağı, solu yoktur; “dosdoğru yolu” vardır.

Türk Ülkücüleri tribüne oynamadığı için amigoya, taraftara ihtiyaç duymaz, dava adamı mensubiyetinde yol arkadaşları ve milleti vardır.

Eğer bugün birileri “onca yetişen gençlerimiz var” diyebiliyorsa bir düşünün o gençler hangi dönem içerisinde yetişti?

“Çınar olacak fidanlarımı kimseye kestirtmem” diyen kim? Bugün berlirli bir olgunluk içerisinde yetişen gençlik kimin eseri?

Şimdi bu olaya “hak teslimatı” yapmazlar. “Çanakkale milletin zaferi, Sarıkamış Enver’in hezimeti” diyenlerden bir farkları olmaz “serbest düşünce derneği”nin liberal pragmatistlerinin.

Ülkücü Gençliğin “iktidar tasavvuru” toplumun bütün dilimlerine sirayet eden etkileşim felsefesinden ibaret olmalı.

Geleneksiz bir gençlik; geleceği olmayan yarınlara namzettir.

“Demokratik taleplerimize karşılık verin” diyenler, “Demokratik Ülkücü” kimliği ile DYP-ANAP-AKP “demokratlığı”nı karıştırmamaları gerekir.

Yok illa “karıştırırım” diyorlarsa o zaman “hamama giren terler” uyarısını yapmak nafile olsa gerek …

Fatih Oğuz
26 Nisan 2016 Frankfurt/Main

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz

Dokuz Işık ve Akp Siyaseti (Ahmet Şafak)

13.06.2012

Ömer Çelik ” Dokuz Işık’ı okuyan böyle bir öfke diline sahip olmaz ” diyor.

AKP’nin Genel Başkan Yardımcısının sarfettiği bu söze istinaden şu soruyu sormak elzemdir.

Ömer bey siz okudunuz mu?

Okudunuzsa hala AKP’de ne işiniz var?

Zira Dokuz Işık AKP’nin bütün politikalarını reddeden bir muhtevaya sahiptir.Doktriner Türk Milliyetçiliğinin el kitabıdır ve tarifini millet üzerinden yapar.O milletin adı Türk milletidir.

Siyaset tarifini birey üzerinden yapan AKP’lilerin,millet kavramına bakışı ” kavimcilik ” kokar.Kavim ise milletin karşılığı değil, en fazla boy karşılığıdır.

Dokuz Işık AKP’lilerin umurunda değil.Onların umurunda olan Devlet Bahçeli’nin temsil ettiği, teslimiyetçiliği reddeden milli duruştur.Bu duruşun kamuoyunda oluşturduğu zihni ve siyasal barikattır.

İşte bu barikatı yıkmak için MHP içi operasyonlara meylediyorlar.MHP’nin oluşturduğu barikat Angloamerikanist siyaset modelinin karşısındaki en büyük güç.MHP ve Türk Milliyetçileri bu yüzden istenmiyorlar.

Bakmayın siz ” Devlet Bahçeli kolay rakip,MHP’nin başında kalması iktidarın işine geliyor ” mavrasına ; bu mavra öyle bir korkunun tezahüründe yaygınlaştırılıyor ki zihinsel operasyonlarda taça çıkma gafletine düşmeyi bile göze alıyorlar. AKP politbürosunun Devlet Bahçeli’den duydukları rahatsızlık fena halde gözler önüne seriliyor.MHP’nin başında bütün oyunları çözecek bir siyaset filozofunun bulunması AKP politbürosunu öfkeye sevkediyor.Öfke sürekli hata yaptıran bir ruhi sarsıntı demektir.

AKP’nin Dokuz Işık alanına dalması,Dokuz Işık üzerinden Devlet Bahçeli’ye vurma çabaları bu öfkeden kaynaklanıyor.

Çünkü Dokuz Işık’ın bütün ifadeleri AKP’yi reddediyor.Devlet Bahçeli,siyaset yaptıkça Dokuz Işık mevzi alıyor,AKP, her adımıyla Dokuz Işık’tan papara yiyor.Çünkü AKP, Dokuz Işık’ın en önemli hipotezi olan ” Milletler Mücadelesi ” esasına göre siyaset yapmak yerine bireyci-enternasyonalist siyaset algısıyla hareket ediyor. Oysa Dokuz Işık şöyle diyor : Milliyetçiyiz,Türkçüyüz.Neden Türkçüyüz?Çünkü milletimiz Türk mmiletidir.Türkçülük ne demektir?Türkçülük,Türk milletinin hayatının her safhasında yapacağı her şeyin Türk ruhuna,Türk geleneğine uygun olması ve Türke yararlı olması amacının,fikrinin ön planda tutulmasıdır.Türkçe konuşacağız,Türkçeyi daima her şeyin en üstünde tutacağız…( Dokuz Işık Sahife 78 )

Buldukları her fırsatta Türklük kavramını ötekileştiren,Türk miliyetçisi olmak ile kürt milliyetçisi olmayı aynı teraziye koyup olumsuzlayan bir AKP anlayışı bu ibareleri okumuş olabilir mi? Bu ibareleri okumuş olanlar Devlet Bahçeli’ye sırf bu ibarelerin siyasal temsilciliğini yaptığı için ” öfke dili” aforizmiyle söz söyleme hakkına sahip olabilir mi?

Kimse kimseyi kandırmasın.

AKP’ler her Dokuz Işığı ağızlarına aldıklarında mayınlı bir alana giriyor ve fikri uzuvlarından birini kaybediyorlar.

Bu şaşkınlık alametidir.

Devlet Bahçeli ile ülkücüler arasına mesafe koymak için sahneye konan bu algı çalışması komik bir tiyatrodan farksız.Tutmuyor,olmuyor.

Çünkü Dokuz Işık konuşuyor.

Çünkü Dokuz Işık onları tekzip ediyor.

Devlet Bahçeli’nin Yeni CHP’nin gündeme taşıdığı İkinci Kürt Açılımı projesine verdiği kararlı yanıt bir Dokuz Işık duruşudur.” Birlik içinde Türkeş İdeali ” çerçevesinde siyaset yapan Devlet Bahçeli’nin tavrı ,Milliyetçi Hareketin tarihi niteliğini yansıtan Türkeşçi duruşun tabi dışavurumudur.

Bu duruş Türk Milleti ve Türk Milliyetçiliği adına yapılmaktadır.Bu duruşu Dokuz Işık marifetiyle Alparslan Türkeş ,Devlet Bahçeli’ye emanet etmiştir.

Ne diyor Alparslan Türkeş ” Türk milletinin birliğini bozma,Türk vatanını parçalama hürriyeti diye bir hürriyet olamaz,Komünizm kadar,bölgecilik,mezhepçilik faaliyetleri de almış,yürümüş ve hükümet bunlara karşı aciz ve meskenet içinde seyirci bulunmaktadır..” ( Dokuz Işık sahife 63 )

Zaman denen sırlı varlığın geriye doğru helezonik bir atımda bulunduğu varsayımından yola çıkarak bu tarihi tespitin geçmişten bugüne uyarılar taşıdığını söyleyebiliriz.

Ve nihai olarak deriz ki Devlet Bahçeli’nin durduğu yer,Dokuz Işıkçı anlayışın durduğu yerdir. Türk Milliyetçilerinin lideri olan Devlet Bahçeli Türk milletinin adının sanının korunması anlayışında kale niteliğindedir.Bu kalede gedik açmaya çalışmak Türk milletinin varlığında gedik açmaya çalışmaktır.

Bilinmelidir!

Yorum bırakın

Filed under Ahmet Şafak

Fikir ve Sanat – Alparslan Türkeş

Medeniyetlerden devlete ve siyasi hareketlere kadar bütün sosyal müesseselerin temelinde bir fikrî öz bulunmaktadır. Bu müesseselerin gücü, canlılığı ve gelişmesi de fikrin işlenmişliğine bağlıdır. Sanat, fikirlerin işlenmesinde, insana ve Allah’a yönelişte, beşer ufkunun genişlemesinde en önemli faaliyetlerden biridir. Sanat insanı doğruya, iyiye ve güzele yöneltmektedir.

Sanatçı, sahip olduğu engin kültürle birlikte olağanüstü sezgisi sayesinde eserler verir. Çok defa sanatçının heyecanı ve sezgisi fikirlere öncülük etmiştir. Fikirle sanatın birlikte geliştiği toplumlarda tekâmül süratlanmakta, medeniyetler gelişmektedir. Her büyük fikrin, her medeniyetin kendi sanatını da yaratması, fikirle sanat arasındaki kopmaz ilişkilerden doğmaktadır.

Bir İslâm medeniyeti sadece ilim ve kamu idaresinden ibaret değildi. Şiir, musikî, mimarî, tezhip, hat ve nesir sanatları bu medeniyetin estetiğini ortaya koymuş, medeniyeti zenginleştirmiştir.

Aynı durum Batı için de geçerlidir. Bir rönesans sanatı olmasaydı bir Batı medeniyetinden bahsetmek mümkün olmayacaktı. Fransız ihtilâli sadece ihtilâlcilerin değil, hatta öncelikle ithilâlin temelindeki fikirleri yoğuran fikir ve sanat adamların eseridir.

Çağımızda da sanat, büyük sezgiler sayesinde insanlığın ufkunu genişletmekte, arayışlarını ortaya koymaktadır.

Biz, kendi klâsiklerimizde bulunan kâinat ve insan anlayışını geliştirip çağımıza hitap ettirmek için fikir ve sanat teşvikini zarurî bulmaktayız. Ülkümüzün bir kanadı ilim, öteki kanadı güzel sanatlardır.

Resim, mimarî, heykeltıraşlık, musikî ve edebiyat bir kültürün yaratıcı dehasını temsil etmektedir. Eğer milletimiz ve insanlık yeni ufuklara yönelmek ihtiyacını duyuyorsa, güzel sanatların bunda büyük rolü olacaktır.

Tefekkür ve sanat özel kabiliyet gerektirir. Bu kabiliyetin gelişip eser vermesi ve böylece milli kültürün zenginleşmesi için fikir ve sanatın muhtaç olduğu ortamı meydana getirmek, devletin de toplumun da görevidir. Bu ortam hürriyetle birlikte fikre ve sanata itibar gösterilmesidir.

Gerçekten de tarihte bütün fikir ve sanat hamleleri kendi hürriyet mücadelesiyle birlikte gelişmiştir. Fikrin ve sanatın gelişmesi, hürriyete çok defa öncülük etmiştir. Bizim doktrinimizde hürriyetçilik ilkesinin temel bir prensip olarak benimsenmesi, sadece insan haklarıyla ilgili değil, aynı zamanda fikrin ve sanatın, dolayısıyla medeniyetin gelişmesiyle ilgili bir dünya görüşünün mahsûlüldür. Bu noktada ülkücüğümüz, hürriyetçiliğimiz, ilimciliğimiz ve gelişmeciliğimiz öteki ilkelerimizle birlikte sistematik bir bütün oluşturmaktadır.

Zira fikir ve sanat ancak hürriyet ortamında geliştiğine göre, milletlerin gelişmesi de aynı ortama bağlıdır. Sanatın, düşüncenin ve fikrin açacağı yeni ufuklar, daima milletler için gelişmecilik heyecanının kaynağı olmaktadır.

Gerçekten de milletlerin büyük gelişme çağları, fikir ve sanatın da üst üste dahiler çıkarıp hamleler yaptığı çağlardır.

Türk-İslâm medeniyetinin canlı ve gelişme halinde olduğu çağlarda, büyük devlet adamlarının yanında Sinan ve Kemal gibi mimarlar, Bâkî, Fuzulî, Karacaoğlan gibi nâsirlar, Zembilli Ali Efendi, İbnî Kemal, Ebussûd Efendi gibi büyük ilim ve fikir adamları görülmektedir.

Batı’nın hamlesinde de Dante’nin, Leonarda Da Vinci’nin, dahî müzisyenlerin, filozofların bulunması, Batı edebiyatının en canlı devrini bu medeniyetin bu gelişme çağlarında yaşamış olması ilgi çekicidir. Batı romantizminin büyük ismi Victor Hugo’nun Waterloo savaşını tesadüflerle izah ederken, milletlerin asıl gücünün fikir ve sanattan kaynaklandığını vurgulaması, gelişen bir medeniyette fikre ve sanata duyulan saygıyı gösteriyor.

Romantizm ruhları alevlendirirken, edebî realizm dikkatleri tabiata ve topluma çevirerek gelişmeyi hızlandırmıştır.

Bizim tarihimizde de başkentler büyük fikir, ilim ve sanat adamlarının toplandığı, büyük itibar gördüğü yerlerdi. Ali Kuşçu’nun Türkistan’dan Osmanlı sarayına gelip büyük itibar görmüş olması, hayat enerjisinin, fikre ve sanata verilen önemin canlı bir ifadesiydi.

Marksizm iktidar olduktan sonra fikri ve sanatı boğduğu gibi kendini bile kısırlaştırmıştır. Çünkü marksist rejim insana ve hürriyete inanmamıştır. Bugün de sosyalist ülkelerde insanın ve hürriyetin kavgasını fikir ve sanat adamları yapmaktadır. Nazi döneminde, büyük bir felsefe ve sanat geleneğine sahip olan Alman kültürünün kısırlığa mahkûm edilmesi, fikir ve sanatla hürriyet arasındaki ilişkiyi göstermektedir.

9 Işığın hürriyetçilik, şahsiyetçilik, ülkücülük, ilimcilik ve halkçılık ilkelerinin iktidarımızda canlı ve verimli bir şekilde uygulanmasıyla klâsik kültürümüzün çağdaş boyutlarda gelişmesi sağlanacaktır. Türkiye’nin birinci sınıf ilim adamlarına duyduğu ihtiyacı belirtirken ifade ettiğim görüşler, fikir ve sanat için de geçerlidir.

Türk-İslâm klâsik kültürünün, çağdaş tekniklerle ve çağın meselelerine doğru geliştirilmesi, millî kültürümüzü ve şahsiyetimizi güçlendirecektir. Böyle bir fikir ve sanat hamlesi, insanlığın kültür hazinesine büyük katkılarda bulunacaktır. Allah, kâinat, tabiât, toplum ve insan ilişkilerinde beliren bunalımın insanlığı yeni ufuklara, yeni arayışlara yönelttiği bu çağda, başaracağımız böyle bir hamlenin insanlık için evrensel değerde bir medeniyet sıçraması sağlayacağına inanıyoruz.

Yalnız devlet politikasının fikir ve sanatı teşvik etmesi muhakkak ki şart ama yeterli değildir. Toplumda ve genç nesillerde fikir ve sanat heyecanının geliştirilmesi, ufukların açılması, kabiliyetlerin teşviki gerekmektedir. İnsan anlayışımız buna müsaittir ve bugünkü Türkiye’de beliren büyük sanat istidatları bu ümidimizi kuvvetlendirmektedir.

Görülüyor ki, 9 Işık, maddî kalkınma meselelerinden manevî-insanî meselelere, bizi biz yapan felsefî değerlere ve çağımızın temel meselelerine kadar mâneviyâtçı ve insancı bir sistematik dünya görüşünün temel ilkelerini vermektedir. Görevimiz, ülkücülerin görevi, bu muhtevayı iyi öğrenmek ve dostlarımıza da siyasî rakiplerimize de işlenmiş fikirlerle, sonsuz bir enerji ve incelmiş bir sanatla tanıtmaktır. Millî ve evrensel kültüre katkı bizim önemli görevlerimizden biridir.

Özlediğimiz dünyayı, özlem içindeki insanlığa anlatmalıyız.

Alparslan Türkeş

(Bunalımdan Çıkış Yolu, S. 181-184)

Yorum bırakın

Filed under Alparslan Türkeş

Adamlık Potresi: Ülkücülük

Zaman dilimi ve mekan zemininden hariç hiçbir müşterek duygu ortamını paylaşmadığımız kişiler son günlerin moda tabiriyle “ortak bir geçmişimiz vardı” masalıyla duygu sömürüsüne geçiş yaptıklarını görebiliyoruz.

Bugün için düşüncelerine ve kişiliklerine saygı bekleyenlerin hızlı değişimlerine(!) baktığımızda, kendilerine ait “düne” saygı duymadıklarını göreceğiz.

Saygısı olanın, insafı olurmuş.

Seni “sen” yapan bütün değerleri küçümseyenlerin varlık tescili “bize” mi kaldı ki; “sen” onlar için “bizim” diyebiliyorsun? Franz Kafka istediği kadar “Bizden istenen şey olumsuz davranışlarda bulunmaktır, olumlu davranışlar ise zaten bizimdir.” desin. “Bizim” olgusu: “Olumsuz-olumlu” duygusundan öte saf belirleme ve omurgalı duruş sergileme iradesi sonucu kazanılan sahiplenme kimliğidir.

Ülkücülük sadece bir fikir manzumesi değildir; aynı zamanda adamlık potresi!

Bu potrenin en büyük malzemesi: Sadakat!

Sadakatı olmayan bir fikir mensubu, helal çarşısında haram bezirganlığına soyunanlara “müsamaha” gösterir.

Olaylara artık tüccar zihniyetiyle bakar ve “bizim oğlan” mantığıylada “ahde vefa”sını tatmin eder.

Böyle olunca bu çarşıda her şeyin satışa çıkması olağan oluyor.

Geriye olağan olmayan tek şey kalıyor:

“Sadakat!”

Fatih Oğuz

03 Ocak 2011 / Frankfurt

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz

Ülkücü Dava Adamı ve Metodolojisi

“Kim yükselirse marifet merdiveninde,

Görür kendi sıfatını kendinde.” (İbn Arabi)

Ülkücülük bir fikir ve amel metodolojisidir.

Bu metodolojinin mevcudiyet ikrarı: İddia sahibi olmakla birlikte, iddiasını hayatının her evresinde yaşamak ve yaşamıyla iddiasını temsil noktasında referans seviyeye ulaştırmaktır.

Cenab-ı Allah “İnsanların -iman ettik- dedikten sonra kurtulduklarını sanmaları doğru değildir.”[1] diye buyurur.

Dava adamı dünyevi yolculuğu esnasında dara düştüğünde, beynini şüpheler kemirdiğinde, yorgunluk çöktüğünde, dün sövülenlere bugün övüldüğünde, dün övülenler bugün sövüldüğünde, hayalkırıklığı adamı eze eze geldiğinde bu ilahi uyarının hikmetine sarılmalıdır.

İtikatımızın ikliminde esen ferah rüzgarlar “amenna ve saddakna” diye eser.

Rahmetli Dündar Taşer Ülkücü dava adamın karakterini “ipeğe sarılmış çelik” diye ifade eder.

Rahmetli Başbuğumuz Ülkücü dava adamın kişiliğini “yüksek vasıflı Türk” olarak adlanırır.

Dostoyevski kusurlarını, eksiklerini, zaafiyetlerini inkar etmedi, hatta bu yönünü iyi kullanarak eserlerine yansıtıp büyük klasiklere imza attı belki ama ne yazıkki hayatına “alışkanlık” olarak giren bu hal “vazgeçilmezi” olmuştur. “Kaderim neyse onu yaşarım” demiştir.

Dava adamı Dostoyevski gibi hoş görülmeyen yönlerini inkar etmemeli ama aynı zamanda bunu “alışkanlık” haline de getirmemelidir.

Alışkanlık, “referansı” olduğuna inandığı metodolojinin en büyük düşmanıdır. “Kaderim neyse onu yaşarım” demek bir kaçışın ve teslim olmanın itirafıdır.

“İman ettik” diyerek kenara çekilme, özel keyifler alemine dalma gibi bir gerekçe ancak dava adama “iltibas” olanlar için geçerlidir.

“İltibas” olmakla yetinenler ise korkaklık sıfatına anlam yükleyen marifet(!) tüccarlarıdır.

Fatih Oğuz

12 Ocak 2011 / Frankfurt a. Main

[1] Ankebut Suresi, Ayet: 1

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz