Tag Archives: Ziya Gökalp

Bir Ahmet Şafak Romanı “Turukkuların Hayaleti” Üzerinden Mitoloji Yorumu (Fatih Oğuz)

Alman feylesof Hinrich der ki “rüyalarım beni uyanık tutar”. Hinrich feylesoftur ama aynı zaman da gazeteci ve öğretmendir. Bunu yanı sıra çocuklara yönelik şarkılar besteleyen bir sanatkardır. Pedagoji ağırlıklı bir zanaat icra eden birinin “rüyalarım beni uyanık tutar” tespitine hem pedogojik, hem de sosyolojik olarak dikkate almak gerekir. 

“Uyku yarı ölüm hali” olduğuna göre, diğer yarısı uyku olmayan halidir. Rüyaları daha hareketli ve sürekleyici olan uykular beynin yüksek düzeyde çalıştığını ve vücudun refleksleri dinç olduğunu gösterir. İnsan uyku halinde olmadığı vakit rüya yerine düş görüyor ve düşünü düşünceye dönüşmesi için bilgilerini ve bilgi edindiklerini kodlamaya çalışıyor. 

İnsan için geçerli olan toplumlar için de geçerlidir. Toplumunun da uyku ve uyku olmayan hali vardır. Tek bir farkla; toplumlar insanlarda olduğu gibi uyku ve uyku olmayan hallerini belirleyen saatlere bölünmemiştir. Bunun dışında aşağı yukarı insanda zuhur eden, toplumda da etki ve tesir bakımından da aynı derecede zuhur eder. 

Dolayısıyla toplum uyku halinde, yani yarı ölü halinde, olsada onun bilinçaltını hareketli ve vücut reflekslerini dinç tutacak rüyalara; uyanık olduğu vakitlerde keşiflere yol verecek düşüncelere yani düşlere ihtiyaç duyar. 

Bilinçaltı manipülasyonu olan simülasyonlar insana iradesinin dışında çok şey yaptırır. Telegram üzerinden zihin kontrolü, zihin işkenceleri, hipnozlar ve buna benzer uygulamalar modern topluma dönük radyolar, televizyonlar ve postmodern dönemde internet araçlar üzerinden toplumu yönlendirme, dönüştürme, pasifize etme faaliyetlerine şahit oluyoruz. 

Bu tür manipülatif girişimlere en çok kendi rüyasını görmeyen, göremeyen; rüya görmesini sağlamayan idarelerin yönetimi altında olan toplumlar açık. 

Bir millet kendi rüyasını uyku halinde, kendi düşünü uyanık halinde görmeye başladığında dünyayı simülasyon yumağına dönüştüren algı merkezlerin saldırısına uğrar. 

Millet tekrar kendi rüyasını, kendi düşünü nasıl görmeye başlayacaktır? Gördüklerimizi hatırlatacack emareler vardır. O emareleri bize zincirleme içerisinde açıklayan akıl ve algı yetisi vardır. İşte onlar bu emareleri çözen kişilerin ortaya koydukları anlatımlarıdır. Zamanla birlikte bu anlatımlar bir milletin ruh yurdundan salınan elçilerdir. O elçilerin toplayıp ortaya koydukları yansımalar bugünün diliyle tarif edecek olursak en uygunu mitolojidir. 

Mitoloji bir milleti uykuda diri, uyanık halinde dinç tutar. Bilinçaltımıza, algımıza sirayet etmeye çalışan manipülatif simülasyonlara karşı milli mukavemeti oluşturur. 

Turukkuların Hayaleti – Alparslan’ın Rüyası

Sanatçı-Yazar Ahmet Şafak’ın kaleminden çıkan son polisiye romanı “Turukkuların Hayaleti” adını taşımakta. Konusu “Aşk Filminde Cinayet” alt başlığı ile ifade edilmekte. 

Ahmet Şafak’ın her romanı düzenlidir. Anlamlar ve idealler düzeni. Vasat meselelerin gölgesinde iki kişinin aşkını anlatabilirdi ve yüksek tiraj vaat eden sansasyonel bir son ile simülasyon eserler yazabilirdi. Lakin o anlamın ve idealin himayesinde aşkı anlatarak uyku halinde olan millete kendi rüyasını, uyanık olan millete kendi düşünü anlatmayı tercih etti. “Turukkuların Hayaleti” romanında ifade ettiği gibi: “Yıkıldığım yerden kalkacak gücü her zaman kendimde bulurum. Çünkü hayal kurmaktan vazgeçmem. Bir hayalperesti hiçbir güç durduramaz. İnanarak çalışan, hatalarını görerek yeni adımlar atmaktan çekinmeyen kabiliyet sahiplerini hayat eninde sonunda mükafatlandırır.” Uyuyanda, uyumayanda eninde sonunda ölecektir. Ölümlü bir dünyada gününü gün etmek var iken neden toplumun rüyalarıyla, düşleriyle meşgul olunur? Yine kitapta geçen ifadeyle “devler dururken karıncalarla yürüyen bir şövalye” olmak ne kazandırıyor? Bu soruların cevabı kişi kendi yaşantısında bulmalıdır. Bu soruların cevabını bulabilecek olanlar, yine kitapta geçen bir örnekle ifade edecek olursak “halıda, bir milletin içtimai şifrelerini bulabilme” marifetine nail olabileceklerdir. 

Milletçe milli ve sahi hayaletlere ihtiyacımız var. Diyeceksiniz ki gerçekçiliğin hüküm sürdüğü bir devirde hayalet gibi varsayılan varlıkların ihtiyacını duymak akıl dışı değil midir? Gözümüzün önüne serilen perdeyi delebilmenin tek yolu kendi hayaletlerimize sarılmaktır! Çivi çiviyi söker demiş atalarımız. Onların simülasyonlarına karşı biz kendi hayaletlerimizle ortaya çıkmalıyız! Bunu Atsız Bozkurtlar, Deli Kurt ve özellikle de “Ruh Adam” isimli romanlarıyla yapmaya çalışmıştır. “Ruh Adam” isimli romanıyla milletimizin hayaletini ete kemiğe büründürmüştür. Mitolojimiz sanıldığından daha zengin ve erdem doğurucu. Başka mitolojilerde entrika, hırs, haset, gayrı ahlaki ilişkiler ve daha nice erdemli olmayan davranışlar hakim unsur iken Türk mitolojisinde adalet, asalet ve celadet hakim unsurdur. 

Ziya Gökalp “Fertte zihin ne ise, cemiyette de medeniyet odur. Fertte seciye ne ise, cemiyette de hars odur.” der. 

Bu tarife uygun düşer mi bilmiyorum ama Ahmet Şafak’ın “Turukkuların Hayaleti” fertte zihin, cemiyette de medeniyettir. “Alparslan’ın Rüyası” ise fertte seciye, cemiyette de harstır. 

“Halıda, bir milletin içtimai şifrelerini bulabilmek” ne ise Ahmet Şafak “romanlarında da, bir milletin içtimai şifrelerini bulabilmek” aynı marifete tabidir. 

Yılgınlık yok; Kozmopolitlerin renkli dünyasından çıkan simülasyonlar, tarihimizin bilinçaltını yurt edinen milli hayaletlerimizden ürker. 

03 Ekim 2018 / Frankfurt-Main

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz

Bir Ahmet Şafak romanının çağrıştırdıkları: Kurdun İntikamı! (Fatih Oğuz)

Kurdunintikami

Sinemaya “The Purge” (arınma gecesi) ismiyle giriş yapan filmi izleyenleriniz olmuştur. Özetle anlatacak olursak Amerika hükümeti yıllarca yüksek suç oranını aşağıda tutmak için her türlü önlem almaya çalışmakta. Lakin hiçbir önlem etkili bir sonuç vermiyor. Var olanı kontrol edebilmek için var olanın varlığını kabul etmek ve onun doğal yaşam alanını tahsis etmek gerekir. Bu nedenle hükümet, katillere, suç işlemeye meyil olanlara yılda bir kere akşam saatinden başlayıp sabah saatine uzanan “12 saatlik” dokunulmazlık vaatini teklif ediyor. Bu 12 saatin içerisinde öldürmek suç sayılmayacak. İnsanın içinde yuvalanan “canavar” böylece tatmin oluyor ve “cinayetler” kontrol altına alınarak toplum o gecede “arınmış” olacak.

Bu uygulamayla her insanın içerisinde var olan “canavar” baskıya maruz kalmadan “12 saat” boyunca hiç bir cezaya tabi olmadan en natürel haliyle doyasıya kişiliğini yaşamış olacak.

Ahmet Şafak’ın “Kurdun İntikamı” isimli polisiye romanını okuyunca bu film aklıma geldi. Romanın ilk sayfalarında dile getirilen olaylar, şahıslar hepimize tanıdık gelmekte. Konulara “şunu şu romanda okumuştum, şunu şu filmde izlemiştim” kanısıyla yaklaşıyoruz ve dile getirilen mevzular algı merkezimize “senaryo” veya “hayal ürünü” olarak yer ediniyor. Aslında kendimizi görüyoruz ama gördüğümüzü dün geceden kalma “rüya” olarak geçiştiriyoruz.

Tanınan Fransız sosyolog Jan Bodriyar (Jean Baudrilliard) simülasyon kuramıyla insanların ve toplumun yaşananlara dair reflekslerini ve tutumlarını “gerçek ve hipergerçeklik” kıstasıyla açıklamaya çalışmıştır.

Romanda geçen diyalogda da anlaşıldığı gibi: “Bilmediğin bir şeyi yapmam deme Hasan Çelikkol, bildiğimiz şeyleri yaptık da ne oldu? Sonunda gördük ki, aslında bildiğimiz şeyler, başkalarının bilmemizi istediği şeyler.”

Birileri kurduğu sistemde “sis” kalmamızı istiyorlar. Tam anlamıyla yok etmek de istemiyorlar. Sonuçta onların enerji ve yaşam kaynağı toplumların tüketim gücüdür. Değerlerin tüketilmesi, inançların tüketilmesi, paranın tüketilmesi, doğanın tüketilmesi, hayatların tüketilmesi, nefeslerin tüketilmesi. Her türlü tükeniş onların türeyiş bağımlılığıdır. Bu sistemin kurucuları, insanları “insanlığın can çekiştiğiyle” değil; can sıkıntısıyla meşgul eder.

İnsanın canı niye sıkılır? Bol olan zamanı, boş işle meşgul ederek veya boşluğu dolu olan mevzuyu tercih etmek!

İnsanlar boşlukta zamanı tükettiklerini sanır. Zamanı değil; ömrü tüketmekteler. Bir nevi “istikbal”lerini tüketmekteler.

İstikbal”; bu kelime “Kurdun İntikamı” romanında bütün meselenin özünü temsil etmekte.

Kurdun İntikamı” isimli romanın karakterlerinden olan, toplumu “simülasyonlara” hapseden, fertleri birer “simülakrlar” hale getiren sistemin temsilinde bulunan Graham Cavandish, Oğuz Altay isminde öldürülen Milliyetçi öğrenci için konuşurken aslında sistemin felsefesini açıklamaktadır: “O bilgili, entelektüel çocuk, aslında br gelecekti. İstikbaldi… Ama yazık ki, bizim istikbalimiz değildi. Bizim istikbalimiz değilse, bize karşı demektir.”

Graham Cavandish, Oğuz ve Mete Altay, Alim Hoca, Matlock, Diyarbakırlı olan varlıklı bir aileden gelen evvel sol gençlik hareketinde yer bulan sonra islamî bir hayat seçen Ziya Gökalp’in torunu, Hasan Çelikkol, Pınar ve Oğuz kimdir? Mizah dergisine niye “Kerpeten” ismi verilir? Bu memlekete “istikbal” olan idealist ve irfan sahibi genç öğrencilerin öldürülmesi neden basit bir “karşıt öğrenciler arasında çıkan kavga sonucu yaşanan ölüm” manşetiyle örtülür? Kimlik ve fikir bunalıma düşen memleket evlatları farkında olmadan sistemlerin uzantıları, maşaları veya tetik çeken el olur? Cinayetler hangi psikoloji ile açıklanır?

Ziya Gökalp’ten tutun Karl Marks’a kadar dünya literatürüne iz düşürenlerin, Fatih kanunnamesi, Erich Fromm’un yöntemleri, Yusuf Akçura’nın teşkilata üye olurken hangi paragaftan çekinerek ant içmeyişi ve daha bir çok ilgi uyandıran konular.

Bu soruların cevabı ve geniş yelpaze üzerinde yer bulan konulara açıklık getiren diyaloglar kitaptadır. Kitabın özetini çıkararak kitabı okumayanlara ne ip ucu vermek, ne de yanlı etkilemek istemiyorum.

Ben daha çok kitabın ışık tuttuğu yer ile meşgulüm.

Kitabın içinde olup bitenler doğrular veya yanlışlar yargısı görüntüsü verildiği sanılabilinir ama kitabın teması Türk milletinin hakikatidir. Hakikatten zuhur eden bu ışık hipergerçeklilikten, simülasyondan ve simülakrlardan arınmış “istikbalimize” işaret etmektedir. Kitapta iki sunumdan bahseder. Biri 1980 öncesi farklı dünya görüşüne sahip öğrencilerin sunumu, biri de günümüzde özel bir üniversitede öğretim üyelerin, devlet bakanların sunumu. Her iki sunumda ideolojilerin yastık kavgası değil milletler mücadelesinin varlık mücadelesi yansıtılmakta.

Dünyaya “içinizdeki canavarı tatmin ettiriyoruz” diyerek zulmü, emperyalist ve sömürgeci sistemi meşrulaştırarak; kontrollü cinayetleri “hayat kurtaran, insanlığı koruyan” insanî ihtiyaç boyutunda ele alan sosyaldarvinizme karşı “her cinayet intihardır” diyebilmek hakikatin gereğidir.

Cinayetler intihardır. Toplumun intiharıdır. Vicdanın intiharıdır. Geleceğin ve istikbalin intiharıdır. Ve “şahsiyetin” intiharıdır.

İntiharları tetikleyen zihniyetin “güçlü olan yaşar, zayıf olan ölür” tarzında nihilist felsefesine karşılık “insanı yaşat ki, devlet yaşasın” felsefesiyle milletler sahnesine çıkan Türk milleti “intikamını” irfanıyla, uyanışıyla, uyandırışıyla ve de ülküsüyle alacaktır .

Kurdun İntikamı” cinayet işlemiyor. Emperyalistlerin “arınma gecelerine” karşılık yeni medeniyet tasavvurunun nasıl kurulacağına dair yol aralıyor.

Emperyalistlerin “kana doymayan canavarına” karşılık “kurdun aşkıyla” pusatlanan Türkler kurt milletidir. Kitapta da bahsedildiği gibi “Kurtlar, güvenli severler… Aşklarında, huzur olsun isterler.

Emperyalistlerin “arınma gecesinde”, – ki bu gece sadece bir kereye mahsus değil her geceyi kapsamakta, –  ortaya canavarlarını çıkardığı vakit kutlu dolunay gecelerinde olduğu gibi Türk’ün “kurdu” ortaya çıkacaktır. Ne diyor Mete Altay? “Ne kadar çok Matlock (kan içen canavar) varsa, o kadar da Mete (güvenli seven, huzur olsun isteyen kurt) vardır.”

The Purge” kurdun intikamıyla “the end” olacaktır!

 

Fatih OĞUZ
11 Şubat 2016 Frankfurt/Main

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz

Mefhumlar, Doğrularımız ve Hakikat Işığında Mantıklı olmak veya Mantıklı olamamak. (Fatih OĞUZ)

Mefhumlar kalıptır. İçeriğine göre kalıp sahibi olmuşlardır. İnsan gibi mefhumlarda deformasyona muhatap kalabilirler. İklim şartından tutun sosyolojik gelişmelere kadar.

Mefhumlar insanlar gibi evrim (darvinist veya pozitifist olmayan) geçirir. Mefhumlar anlamını insanların davranışından/aklından ve manasını insanların duysallığından alır.

Bizler doğrularımızı mefhumların kapsayıcı kişiliği ile ifade ederiz. Eylem türünden daha çok, söylem türüyle ön plana çıkarız. Eylem düşsel fonksiyon ile çıkış yakalar ama bünyenin tümünü harekete geçirerek mantıklı varlık olur. Bünyeyi tümüyle harekete geçirmek ise iradeyi tavır ile konumlandırmak gerekir. Ve itiraf edelim ki; bu çok zor bir iştir.

Bu nedenle söylem türü daha zahmetsiz ve daha gösterişli. Halbuki “ağzıyla kuş tutan” kuşçu değil; idealist bir ömür sayesinde Ali Kuşçu olan bizlerin modeli olmalıdır.

“Ağzıyla kuş tutan” doğrular zahmete katlanamıyor. Nasreddin Hoca’nın “sen de haklısın” yargısına bürünüyor. Her şeyi kısa yoldan becermeye çalışıyor. “Başarısız oldu bıraksın görevi”, “anket yapıldı istenmiyor bıraksın görevi” vb. basit ve pragmatist metot ile doğruluğunu gerekçelendirdiğini sanıyor.

Buna karşılık meseleye farklı bakalım: Bu evrim içerisinde seviye yükselten etkileşim ile yönetişim münasebeti insanlara “doğruluğuna inandığını” ya yaptırır, ya da yapılması konusunda zamana yaymasını sağlar. “Her doğru her yerde söylenmez”, “Hep doğruları yazacağım ama her doğruyu yazamayacağım” tarzında anlayış aldatıcı manevra değil sadece önlemdir.

Dolaysıyla doğruların varlığı her zaman adresindedir. O adrese varıp varmamak, o yolda giderken meşru veya gayrı meşru davranış sergilemek insanın iradesiyle bağlantılıdır.

Bu önlem ile doğrular gizlenmiyor. Güneşin ufuk çizgisinin alt kısmına geçmesi gibi; sadece gün ışığında göremediğimiz karanlık ile yüzleşmemizi sağlıyor. Ayrıca gün ışığında varlığını bile hissetmediğimiz ve önemsemediğimiz “ay” akşam vakti sonrası ihtişamıyla karşımızda durmaktadır. Güneşin olmadığı yerde; güneşin ışığından ışık alanlar ortaya çıkar.

Evet güneş ufuk çizgisinin altına geçmiştir ve ortalık karanlıktır. Lakin bu sefer doğrularımız birer hakikat olarak doğacaktır. Hakikat ancak yüzleşme ve arınma sonrası idrak merkezimize görünür.

Doğrular mı hakikatten türer, yoksa hakikat doğrulardan mı? Doğrular hakikatten türer! Çünkü hakikat güneşin rotasını belirleyen mutlak iradedir.
Değişim mefhumuna bu eksenden bakmakta fayda var. Değişim doğruluk ifadesidir ama hakikat tecellisi değildir. Hakikat tasavvurunda anlam ile mana bütünlük arz ediyorsa “mantıklı” olanıdır. Ama bütünlükten ziyade yeni bölünmelere sebep oluyorsa hatta çatışmayı tetikleyen tutum sergiliyorsa orada “mantıklı” olmayan bir gerçek var demektir.

Türk milliyetçiliğinin mantıklı olmasını sağlayan güç Türk tarih şuuru ile itikadî hayat adanmışlığımızdır.
Bu nedenle Çin sarayını basanların sayısı az olması önem arz etmiyordu. Sultan Alparslan, imparatorluk uzantısı bir ordunun karşısında soğukkanlılığını kaybetmedi. Ziya Gökalp hakkında çıkan tutuklama kararı için “sosyal bir vaka” dedi.

Bu davranışlar dava adamı olanlar için hakikatın ta kendisi. Ve hakikatın olduğu yerde mantık vardır.

Tarih her zaman “mantıklı” olanlar tarafından yazılmıştır. Mantıklı olmayanlar Cervantes’in “Don Kişot” hikayesine dönüşmüştür.

Frankfurt, 08 Şubat 2016

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz

Bir Ahmet Şafak romanın düşündürdükleri: “Kan Meclisi 1915 = Aşk ve Vatan 1915“

Büyük Vatanın büyük iki evladı demek burada yatıyor …” diye yüreğimden geçirdiğim şahsiyetler Berlin Türk Şehitliği’nde mezarları bulunan Dr. Bahaeddin Şakir ve Trabzon’un eski Valisi Cemal Azmi Bey’dir.

Türk tarihinde anlaşılması güç veya anlaşılmama gayreti üzere bir konumda tutulması istenilen İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne mensup bu iki Vatan evladı, 1922 senesinde, o dönemin zorunlu şartlar nedeniyle bulundukları Berlin’de aile fertleri önünde hunharca şehit edildi. berlinbahaeddinşakircemalazmi

Dr. Bahaeddin Şakir ve Cemal Azmi Bey, Berlin sokağında “sonsuzluk” nefesi veren ilk olmadılar. Bu iki Vatan evladına kıyan karanlık lobiler 1921 senesinde, oturduğu evinin yakınlarında Talat Paşa’yı şehit ettiler.
Berlin Türk Şehitliği ardından İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin kurucusu Talat Paşa’nın şehit olduğu yere gittim. O yere vardığımda zihnimde adeta bir tarih treni kalktı. Uğradığı her istasyondan koca yürekli insanları alarak sonsuzluğa doğru hareket halindeydi.

Berlin bu istasyonlardan biridir. Bu istasyondan kimler binmediki tarih trenine? Mustafa Kemal Paşa, Enver Paşa, Mehmet Akif Ersoy, Celal Nuri İleri gibi mümtaz şahsiyetler.

Berlin’in Türk-Alman ilişkilerinde özel bir yere sahiptir. Bu ilişki kuru bir stratejik ortaklğın sonucu değildi. Berlin’e yerelden uluslararası diplomatik itibar kazandıran ünlü siyaset ve devlet adamı Alman Otto v. Bismarck’dır.

Son 200 yıl içerisinde yetişmiş ender dehalardan biri olan Bismarck, Türk-Alman ilişkilerine en net açıklamayı getirmekte: “Türk ve Alman milletleri arasındaki sevgi o denli eskidir ki, bu asla parçalanmayacaktır.

Türk-Alman ilişkilerinin “50 Yıl İşçi Göçü” ile sınırlandırılmaması gerektiğini savunurum. Almanya’da doğmuş ve burada yetişmiş, Alman felsefesi, kültür ve edebiyatıyla ilgilenen bir Avrupa Türk’ü olarak; ortak paydalarımızın azami ölçüde yüksek, bazı Alman şehirlerin taşıdığı “Türk” veya “Hun” adlarına bakılırsa tarihi yakınlığımız nedeniyle şuna inanırım: Siyasi ve devlet stratejilerini kenara bıraktığımızda göreceğimiz şudur ki, Türk-Alman tarafları birbirine yönelik hep saygıyla, hürmetle, dostça; ve yeri geldiğinde itinayla yaklaşmışlardır.

Türk Aydını Ahmet Şafak Beğ’in “Kan Meclisi 1915” romanında bu görüşümü destekleyen bir diyaloğa sahip.

Diyaloğun geçtiği bölüme değinmeden romanın kendisinden bahsetmek istiyorum.

İtiraf etmeliyim ki, “Kan Meclisi 1915” can sıkmadan, zamanı boğazlamadan okuduğum en güzel romandır.

Tarihi polisiye romanı olan “Kan Meclisi 1915” zor bir zaman dilimini anlatmakta. Ahmet Şafak “Kan Meclisi 1915” romanıyla adeta, ülkemizin gündeminde “mayın alanı” olan “1915 Yılı”nı, tarihi olayları ve tarihi şahsiyetleri birbiriyle çatıştırmadan, kavgaya tutuşturmadan; her ferdi ve olayları kendi psikolojisi içerisinde ifade etmeyi başarmıştır.

Bir roman düşünün ki, 1’inci cihan harbinin acımasızlığını, Enver Paşa’nın çelik kararlılığını, Ziya Gökalp’ın ilmi tahlillerini, Vatan çocuklarının endişelerini, İttihatçıların olağanüstü fedakarlıklarını, emperyalist odakların entrikalarını, fitne ve isyan başkaldırılarını, yerli ve yabancı istihbaratçıların faaliyetlerini, gençlerin çaresiz aşklarını, Hürriyet mücadelesini; bir ahenk içerisinde okuyucusuyla buluşturmakta.

Romanın dili çok net ve bugünkü meselelere “sebep-sonuç” kılavuzuyla açıklık getiriyor.

Diyaloğa geri dönecek olursak, romanın kahramanı Almanya’da tıp tahsili görmüş Ahmet Kemal isminde genç bir Adli Tıp Hekimi. Bu genç hekim Berlin’den başlayan tren yolculuğunda Helga isminde genç ve güzel bir Alman hanımla tanışıyor. Genç hekim gönlüne hakim olamayıp güzel Alman bayana aşık oluyor. Tren yolculuğu esnasında Ahmet Kemal ve Helga’nın konuşma imkanları oluyor ve Ahmet Kemal şunları söylemekte: “Şimdi Alman İmparatorluğu ve Osmanlı İmparatorluğu, Hıristiyan dünyanın en dişlileri ile savaşıyor değil mi? Bu durum da tuhaf bence… Yani harp yoldaşlığı yapmamızın altında bile sadece milli menfaatlerin yattığını söyleyemeyiz. Her ne kadar, bizi sizinle ittifaka iten sebep mecburiyet ise de şu dakikada adını koyamayacağımız, sanki asırlar öncesinden bir tanışıklık, dünyanın belli coğrafyalarında birlikte avlanıp, at sürmüşlüğümüz var gibi. Bu durum Kayzer ile Padişah’ın dostluğuna ya da Enver Paşa’nın Almancılığına bağlanamayacak kadar derinlerde bir şeymiş gibi geliyor…

Bu diyaloğu okuduğumda kendimi bir an Ahmet Kemal’in yerine koyabilme rahatlığını hissettim.

Bu diyaloğun sahibi Ahmet Şafak her 2 milletin mevcudiyetine hakim olduğunu gösteriyor. Bu kanıya varabilmeniz için bu milletin tarihi sürecini iyi analiz etmek gerekir.

Ahmet Şafak bugünkü sıkıntıların ve meselelerin analizini “Kan Meclisi 1915” olarak romanlaştırmış.

Aşk ve Vatan” özetine muhatap olan Ahmet Kemal dava adamı olmanın sınavına attığı ilk adım romanın son sayfasıdır.

Bir dava adamın yaşam özeti gibi; onlar sonsuzluğa doğru ilk adımı atarken sıradan insanlar yaşam kitabın son sayfasını çevirmekte.

Bazı romanlar vardır insanın eline aldığına ve okumaya başladığına pişman eder. “Kan Meclisi 1915” romanında ise yaşadığım tek pişmanlığım daha erken okumamış olmam.

Özellikle Berlin seyahatı öncesi bu eseri okumuş olsaydım, Bahaeddin Şakir ve Cemal Azmi Bey ziyaretim daha bir anlam taşıyor olacaktır. Talat Paşa’nın şehit edildiği yerde ittihatçı bir yol arkadaşı olarak dua edebilme olanağım olurdu.

Türk-Alman ilişkilerini bilindik ve klişeleşmiş söylemlerden kurtarmanın adıdır “Kan Meclisi 1915”.
Kan Meclisi 1915” mutlaka Almanca’ya çevrilmeli ve Alman Kültür-Edebiyat dünyasıyla en kısa zamanda tanışmalıdır.

Ahmet Şafak noktası konulmamış cümle tadında romanı bitirdiğinden ötürü okuyucu romanın ikinci bölümüyle kavuşturmalı. İttihatçıların Berlin dönemi, Enver Paşa ile Naciye Sultan’ın çileli hayatları veya Ahmet Kemal’in Cumhuriyet döneminde Adli Tıp’daki yükselişi vd. konular olabilir.

Ahmet Şafak’ın bu ikinci bölümü bizden mahrum bırakmayacağını düşünüyorum.

***

Biraz da romanın önemine vurgu yapmak istiyorum. Bir millet, sahipleriyle buluşması için dava yükümlülüğünde romanlara ihtiyacı vardır.

Romanların ne kadar mühim olduğunu Maksim Gorki’den örnek vereceğim. Lenin ilk kalabalık mitinglerini yaptığı sırada insanlar şunu söylemiştir: “Bu konuşmacının anlattıklarının aynısı Maksim Gorki hikayelerinde bahsedilmekte.”

Halk Lenin’in anlattıklarını Maksim Gorki’nin sayesinde yıllar öncesi tanıyordu. Maksim Gorki yıllarca ezilen işçi sınıfın zorluklarını ve acılarını romanlarında anlatmıştı. Rus halkını sömüren Kilise ve Sermaye sahiplerinin kirli oyunlarına işaret etmişti. “Burjuva, bolşevik vb.” kelimeleri çok ustaca halkın belleğine yerleştirmeyi bilen usta kalemdi.

Bu nedenle Lenin, Çar rejimini ihtilalle bertaraf etmek için halkın yoğun desteğini almak ve devrimlerini hayata geçirmek için zorlular yaşamadı.

Türk milliyetçileri olarak, özellikle yazarları hayatta olan, romanlarımıza sahip çıkmalıyız. Romanlarımızı halkımızla buluşturmalıyız.

Yetenekli gençlerimizi ve yazar arkadaşlarımızı romanlara yönlendirmeliyiz.
Türk milliyetçisi gençlerimizin “Kan Meclisi 1915” romanını mutlak almalı ve olabildiğince çevrelerine ulaştırmalıdır.
Milletimizin hikayeleri; bizim hikayelerimizdir!

Anlatacak hikayeniz yoksa, yarınlarınızın hikayeleri sizin imzanızı taşımaz!
*****
Fatih Oğuz

(Bu yazı Töre Dergisinin Ocak 2013 sayısında yayınlandı)

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz

Ziya Gökalp’ı Tanımak (Ahmet Şafak)

22.08.2012

Bir televizyon kuruluşunda Taha Akyol’u dinliyorum.Atatürk’ün pragmatist olduğunu ifade etmek için 600 sayfalık kitap yazan Taha Akyol,bu defa cumhuriyetin milliyetçilik anlayışını Ziya Gökalp üzerinden eleştiriye tabi tutuyor.

Yanındakiler Sabancı Üniversite’nden tarihçi Cemil Koçak ve Princeton Üniversitesi’nin Ortadoğu araştırmaları masası başkanı Şükrü Hanioğlu.

Taha Akyol ” MHP, Gökalp çizgisini iyi tanımalı ” diyor.Bu cümlenin Devlet Bahçeli’nin Milli Devlet kavramı konusundaki tavizsiz duruşuna bir atıf olduğunu anlamak zor değil.

Türkçülüğün Esasları’nı kaleme alan büyük düşünür Ziya Gökalp’in farkını ise iki maddede ifade ediyor: Osmanlı tecrübesi ve Kürt gerçeği hassasiyeti.

Biraz dikkatli dinlemeyle yazar Akyol’un konuşmasının lafzi istikameti kadar satıraltı niyetini de anlayabiliyorsunuz : Ziya Gökalp, ilk dönem cumhuriyet aydınlarının asimilasyoncu politikalarını reddederdi.Başka bir deyişle Gökalp,ilk dönem milliyetçilik anlayışının antropolojik bir alana kaymasını engeller ve kültür sahasında kalırdı.

Her ne kadar ” şayet ” üzerine bina edilmiş iddialar spekülasyondan öteye gitmese de bu tespit kısmen doğrudur.Hakikaten Diyarbekir’li Mehmet Ziya Gökalp,” insanın aidiyetini tenasul uzvuna değil temessül iklimine bağlar, yani yalın Türkçe ile İfade edersek ” insanın kimliğini sosyal iklim belirler ” ve ” cinsi aidiyet atlarda aranır ” derdi.

Taha Akyol’un yazılarıyla AKP’nin siyasi yürüyüşüne fikri katkı yaptığını görmek beni üzse de bilirim ki tefekkür bu ülke aydınlarının yitik malıdır ve bunu kitabi bir lezzetle dile getirenler kıymetli insanlardır.

Ama kabul etmek gerekir ki Sayın Akyol, Karl Poper’i tanıdığı kadar Ziya Gökalp’i tanımamaktadır.

Evet Ziya Gökalp,Türk miliyetçiliğini antropolojik esaslarla açıklamamış,kültürel,zihni ve siyasi temelde ele almıştır.Evet,Ziya Gökalp kürt hassasiyetini yaptığı sosyolojik çalışmalarla incelemiş ve kardeşlik üslubuyla ” Türkü sevmeyen kürt kürt olamaz,Kürt’ü sevmeyen bir Türk Türk olamaz ” demiştir.

Ama Gökalp’in yaptığı çalışmalar,kaleme aldığı kitaplar, makaleler Türklüğün siyasi egemenliğini vurgulayan açık örnekleri teşkil eder.Son iki eserinde yani”Türkçülüğün Esasları ” ve ” Türk Medeniyet Tarihi ” kitaplarında da yine Türklüğün siyasi üstünlüğünün altı çizilmiş,tarihi referanslarla müstakbel Türk hayat sahasının haritası kaleme alınmıştır.

” Vatan ne Türkiye’dir ne Türklere Türkistan .Vatan büyük ve müebbed bir ülkedir Turan ! ” sözü bütün telifleri çöpe atacak bir Türklük ülküsüdür.

Taha Akyol,bu gerçeği elbette bilmektedir.

Ziya Gökalp,yaşasaydı antropolojiye ram olmasa da Türk devlet Geleneğini kalın harflerle çizecek Türk siyasi hükümranlığını vazedecekti.Ekonomide Türkçü,Hukukta Türkçü,felsefede Türkçü,politikada Türkçü hatta dini anlamda Türkçü uygulamaları savunan bir fikir adamı nasıl bir Türkiye Cumhuriyeti kurguluyordu acaba?

Ve o Türkiye Cumhuriyeti Atatürk’ün tahayyülündeki ülkeden uzak olabilir miydi ?

Hadi kestirmeden söyleyelim ,Türkiye Cumhuriyeti 1925’ten sonra tektipçi,kürt kavramını inkar eden bir ülke oluşturmak için mücadele verdi,diyelim.Peki,Gökalp bunun aksini mi yapacaktı? Gökalp,” Cumhuriyeti kuran halk’a Türk milleti ” denir,demeyecek ve iki özneli bir Anadolu Federasyonu mu önerecekti?

Eğri oturup doğru konuşalım,Ziya Gökalp,Allahın inayeti gereği hakka göçmemiş olsaydı Atatürk’e kafa tutup,devlet sadece Türkün değildir mi derdi? Ömrü hayatını Türklüğe adamış bu fikir cengaveri Türk Devlet geleneğini bilmiyor idiyse ‘ Türk Medeniyet Tarihi’ni kim yazdı ?

Bırakın Ziya Gökalp’i birinci meclisi yaptığı etkili muhalefeti ile adeta Gazi hazretlerine dar eden Hüseyin Avni Ulaş, devletin Türk karakterine karşı çıkar mıydı?

Ya Gazi Kemal’e küs ölen,yıllar yılı ev hapsinde tutulan Kazım Karabekir paşa,Türkiye Cumhuriyeti’nin Türk devleti olduğu gerçeğine savaş açar mıydı? Kahraman bir asker olmasının yanı sıra müzisyenliği ile de tanınan ve İstiklal Marşı yarışmasına ” Cihan yıkılsa Türk yılmaz ” bestesiyle katılan Kazım Karabekir, Türk’ün Cumhuriyetini başka bir özne ile paylaşır mıydı?

Anadolu coğrafyasına devlet olarak giren Oğuzlar kurduğu hiçbir devlet teşkilatını başkalarıyla paylaşmamışken Türk neden paylaşsın?Osmanlı, kardeşiyle bile paylaşmamış ve ” Fatih Kanunnamesi ” ile kendince bir statiko oluşturmuşken Cumhuriyet’ten ne yapmasını bekliyorsunuz?

Türkiye Cumhuriyeti politikasını bir grup,bir klik ya da bir parti politikasına indirgeyerek tefrik etmek doğru değildir.O dönemde kim olsa aynı şeyi yapacak tarihin ve de fakto’nun emrettiği bir devlet modelini yani Türk Cumhuriyetini oluşturacaktı.Çünkü siyasi millet Türk’tü,bin yıl içinde anadoluda diğer bütün devletleri Türk kurmuştu,Bizansı Türk yenmiş,İstanbul’u Türk almış,emperyalizmi ülkeden Türk kovmuştu.

Türk’ün sosyal hakimiyeti Türk’ün siyasi hakimiyetini emretmişti.

İlk dönem aydınları antoropolojiye kaymışlar,65 bin kafatası ölçmüşler…Sonra ne olmuş,hiç !!! Çünkü meselenin anlamsızlığını Atatürk’de görmüş,tıpkı radyolarda 2 yıl klasik Türk müziğinin yasaklanmasında gördüğü gibi..Dünyanın bütün uygulamalarında milli devletler aslında yeni doğumlardır ve bocalama kaçınılmazdır.Ama Türk demokrasisi seksen yılda aşama aşama kendi tekamülünü sağlamış ve restorasyon sürecinin fersah fersah ötesine atlamıştır.

Taha Akyol bu gerçeği bilir.

Ancak bilmesi gereken bir şeyin daha olduğunu söylemeliyiz.Ne diyordu ” MHP,Ziya gökalp’i tanımalı ” değil mi?

Bence bu haksızlık!Çünkü MHP,Ziya Gökalp’i yeterince tanımaktadır.MHP’nin Lideri Devlet Bahçeli Diyarbakır mitinginde,Ziya Gökalp’i anlatmış ve bölgenin bu büyük evladını bölge halkına hatırlatmıştır.

Sayın Taha Akyol bu önerisini MHP’ye,dolayısıyla Devlet Bahçeli’ye yapacağına,Diyarbakır’da Ahmet Kaya’dan,Şivan Perver’den,Ahmedi Hani’den bahseden ve Ziya Gökalp’i ağzına almayan Sayın Recep Tayyip Erdoğan’a yapmalıdır.

Haksız mıyım?

Yorum bırakın

Filed under Ahmet Şafak

YALNIZ KURT EKSENİNDE EVRENSEL MESAJ

Bütün kavramların uluslararası tanımlanmaya muhataptır. Lakin bu tanımlama ortak bir algıyı oluşturmadığını biliyoruz. Çünkü her toplum edinmiş olduğu tecrübeler üzerinden kavramlara anlam yükler.

Yüklenen anlam, meseleleri kendi disiplini içerisinde manalaştırır.

Toplulukların yönetici sistemi, toplumsal yorumlarını bu mana üzerine inşa eder ve kendi değerler manzumesini koruyabilecek, geliştirebilecek ve yarınlara taşıyabilecek yapıları bu mana ile ruh vermeye çalışır.

Anlam yüklediği kavramlar eğer geçmişte kendisine sıkıntı ve keder verdiyse; bunun bir daha tekrarlanmaması için önlem alması doğaldır.

Lakin bu doğallık kendi sosyal dokusu dışında aynı “mana” taşıdığını söylemesi veya iddia etmesi küçümsenecek bir refleks değildir.

Bu refleksler kendi algılama sistemi için ideal olduğu düşüncesiyle başka topluluklara empoze edilmesi yanlıştır.

Örneğin Almanya’da yaşayan bir Türk milliyetçisi olarak karşılaştığım reflekslerin başında gelen, kamuoyu tarafından “Milliyetçilik” kavramına yüklenen anlamın aynısı kültürel farklılıklara sahip olan bir topluma endekslenmesidir.

Alman toplumunun edinmiş olduğu acı tecrübeler bu refleksin doğruluğunu, meşruluğunu kabul etmekle birlikte; birde bu meseleyi Türk toplumun algısıyla bakmalarını talep etmek en doğal hakkımızdır diye düşünüyorum.

“Milliyetçilik” kavramı Türklüğün algısında hiçbir zaman “ırk şovenistliği” anlamıyla manalaştırılmadı. Bunun örneği Türk milliyetçilerin en büyük övünç kaynağı Türk kültürüdür.

Türk kültürünün tarihi serüvenini incelediğimiz vakit orada evrensel değerlerin yer aldığı, söz sahibi olduğu başlı başına medeniyet zenginliği göreceksiniz.

Türk kültürü bir yandan Kaşgarlı Mahmud ile övünürken diğer taraftan Acem kökenli Nizâmülmülk ile övünür ve onun Siyâsetnâme eserinden asırlar boyu ilham almıştır.

Türk kültürü bir yandan büyük Türk düşünürü ve sosyolog Ziya Gökalp’i ölçü almış iken diğer taraftan Ziya Gökalp’ın sosyolojik çalışmalarda, toplumsal meselelerde esinlediği kişinin ünlü Fransız sosyolog Emil Durkhaym olduğunu bilir.

Günümüzden örnek verecek olursam, bugün Türk gençlerinin dilinden düşürmediği ve adeta Türk milliyetçilerin melodileşen kartviziti haline gelen “Yalnız Kurt” şarkısı bunun en bariz örneğidir. Bu şarkının yazarı Türk milliyetçisi olmasıyla birlikte aynı zamanda derin bir bilgiye sahip Türk aydını Ahmet Şafak’tır.

Ahmet Şafak “Yalnız Kurt” şarkısının hikayesini şöyle anlatmakta: “1990’lı yılların ortalarıydı. Çalıştığım haftalık gazeteden kovulmuştum, işsizdim. Bir daha hiçbir zaman sahip olamayacağım bir kütüphanem vardı ama satmak zorunda kaldım. Elimde bir kitap kaldı. Hermann Hesse’nin “Bozkırkurdu.” Bir düş kahramanı gibi…”

Türk milliyetçiliğin ideolojik kanatında önemli bir yere sahip Ahmet Şafak en zor ve en dar günlerinde Alman bir yazarın yazmış olduğu kitabından etkilenerek mevcut zenginliğine zenginlik katmasını sağlayan duygu ve ruh Türk milliyetçiliğin özüdür, ta kendisidir.

Türk milliyetçiliği bütün evrensel değerleri kendi benlik bünyesinde barındırmış ve her birini özgü yapısıyla kabullenmiştir.

Her anlam, her mana kendi toplumsal algılama için doğru olabileceğini göz önünde bulundurduğumuz kadar, diğer toplumsal algılama için aynı doğruluk taşımayacağını da göz önünde bulundurmamız gerektiğini düşünüyorum. Yanlış mı düşünüyorum?

***

Fatih Oğuz / 17 Şubat 2012 – Frankfurt a. Main

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz

Milli Egemenlik ve Çocuklarımız

Dünyada “Gazi Meclisi” ünvanına sahip tek meclis 23 Nisan 1920 tarihinde faaliyete geçen Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Bu meclisin iki ana karakteri vardır. Biri milli demokrasi olan egemenlik, diğeri çağdaş milletlerin en doğal karakteri hürriyettir.

***

Türkiye Büyük Millet Meclisi, Türk Milletinin tarihsel ve kültürel süreçte elde ettiği zenginliklerin bir arada toplandığı devasa siyasi potadır.

***

Bu pota, Türkiye’nin dünyaya yansıyan yüzünün izdüşümüdür. Türkiye, uluslararası platformda kendi yerini sadece kendi egemenliği doğrultusunda tayın edeceğinin deklarasyonudur . Meclis aynı zamanda toplumun içinde bulunduğu ahvalı “neye layıksanız öyle yönetilirsiniz” mesajını yansıtarak, sosyal gerçekleri açığa vurmaktadır.

***

23 Nisan 1920 tarihinde faaliyete geçen meclisin kurucu ruhu emperyalist kuvvetleri dize getirmiş, işbirlikçi çeteleri tarumar etmiş ve emperyalistlerin ölü saydığı Türk Milletine milli egemenlik bahşetmiştir.

***

Gazi Mustafa Kemal’in önderliğinde Türkiye Büyük Millet Meclisi hem mazlum milletlerin, hem de mensubu olduğu Türk Milletinin dünyaya açılan izdüşümünde onuru, haysiyeti, istiklali, barışı, kalkınmayı ve çağdaşlaşmayı temsil etmiştir.

***

Bu nedenle Gazi Mustafa Kemal’in önderliğinde bir Türkiye uluslararası platformdaki yeri yüksek itibar ve onurlu saygınlık düzeyindeydi.

***

Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni; ulusal egemenliği ve çocuklarımızla bütünleştiren anlayış acaba nedir?

***

O günlerde tesadüfen denk gelen “Çocuk esirgeme kurumun” kutlama haftası anlatıldığı gibi ne kadar etki faktörü olmuştur?

***

Bu tür naif etkenlerin o kadar etkili olmadığı düşüncesindeyim.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk güçlü bir devletin ancak fikri, fiziki ve tinsel güçlü bir toplum ile ilerleyebileceğini biliyordu.

Atatürk’ün sosyal meselelere ayırdığı araştırma zamanına ve görevlendirdiği araştırma ekiplerine verdiği desteğine bakmamız kafi.

23 Nisan gibi önemli bir tarihin “Çocuklarla” özdeşleştirilmesi geleceğe yönelik inşa projesi olduğu ve herhangi bir kuruma jest konusu olmadığı düşüncesindeyim.

***

Fransız sosyolog Emil Durkhaym şöyle bir tespitte bulunur: ” Sosyal kurumlar birer kalıp, birer nehir yatağıdır; çocuklar ve gençler onun içinde şekillenir, oradan akıp giderler.”

***

23 Nisan 1920 ruhunun sahipleri nasıl bir zaman dilimi içerisinde yaşadılar?

***

O dönemin sosyal kurumları ister madden ister manen ne kadar zayıf düşmüş olursa olsun, o dönemin dış ve iç etkenler (savaşlar, iç isyanlar vb.) ne kadar zalim ve acımasız olursa olsun, o dönemde yaşamaya mahkum olup da, o dönemin olumsuzluklarına mahkum olmayan; inançlı, azimli ve idealist şahsiyetler çok ağır bedeller ödeyerek 23 Nisan 1920 tarihinde meclisi kurdular ve gelecek nesiller bu tür süreçlerden geçmemeleri için aleme ibret olsun diye ulusal egemenlik şiarıyla tapulaştırdılar.

***

Çocuklarımızın içinde bulunduğu kalıplara ve nehir yataklarına bir bakalım. Allah aşkına bir irdeleme yapalım. Toplumun en mikro örneği olan aile biriminden tutun, devletin en üst zirvesine kadar uzatın bu irdelemeyi.

***

Çocuklarımızın, gençlerimizin içinde şekillendiği nehir yatakları akmıyor. Yerinde sayıyor. Yerinde duran nehir kokmaya başlar.

***

Kokan bir nehir yatağında şekil alan çocuklarımız ve gençlerimiz hangi vizyonla, hangi misyon yükümlülüğü ile Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde etkileyici güç olacak?

***

Gazi Mustafa Kemal çocuklara faşing tarzı bayram armağan etmedi. O, onlara hürriyet, milli egemenlik ve milli kişilik armağan etti. Ancak milli kişiliğin hakim olduğu bir toplum Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni kuran ruhu yaşatabilir.

***

23 Nisan ruhunu törpelemeye çalışmak, 23 Nisan etkinliklerini iptal etmek bu meclisin diz çöktürdüğü emperyalistlere, işbirlikçi çetelere “egemenliklerini” bağladıklarının göstergesidir!

***

Kimliğinden uzaklaşan hayat tarzımızı irdeleme dileğiyle.

***

Fatih Oğuz

23 Nisan 2011 / Frankfurt a. Main

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz