Monthly Archives: Temmuz 2011

Nerde kaldı o anlar ki, Analar kurt doğururdu … Arif Nihat Asya

Nerde kaldı o anlar (çağlar) ki,

Analar kurt doğururdu,

Hilkat insan çamurunu

Destanlarla yoğururdu.

Nerde o yiğitler ki gür

Sesleri ülkeyi bürür,

“Yürü!” dese dağlar yürür,

“Dur!” dese kalpler dururdu?

Yurda, baş dedikleri bir

Ağır adakla geldiler

Ve şu bayraksız dünyaya,

Bayrakla geldiler.

Kopardılar ayı gökten,

Bir ipek dala astılar…

Yurt dediler, gölgesine

Ayaklarını bastılar.

Yeryüzünün göbeğinde

Kuruldu Kurultayları…

Günleri sönmek bilmedi,

Yere düşmedi ayları.

Onlardan kaldı bu toprak…

Biz gezip tozmayalım mı?

Yabanlar kıskanır diye

Destan da yazmayalım mı?

Benim, dedemle yan yana

Yazılı kalacak adım…

Yıldızların söneceği

Güne yıldızlar sakladım.

 

Arif Nihat ASYA

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Arif Nihat Asya

Şehit Anneleri

Anneler Günü” nde evlatlar telaş içerisinde.

Her evlat en güzel hediyeyi almak ister annesine.

Her evlat ilk hediyeyi sunmak ister annesine.

Anneler bütün evlatlarını bir arada görmek ister.

Anneler birgün için değil;

Hergün için evlatlarını bir arada görmek ister.

Annelerin evlat sevgileri adildir.

Terazilerinde yanlışlık olmaz,

Hep aynı ağırlıkta severler evlatlarını.

Lakin ayrı severler.

Kimini olgun,

Kimini deli severler.

Kimini uzaktan,

Kimini dizlerinin dibinde severler.

Ama hep aynı ağırlıkta severler evlatlarını.

Çünkü her anne “Fatıma”,

Her baba “Ali”dir.

Evladın bir yarısı “Hasan”,

Diğer yarısı “Hüseyin”dir.

Yuvalar peygamber kokuludur.

Her evlat “Anneler Günü”nde ilk hediyeyi ulaştırmak ister annesine.

Her evlat, annesinin dua kokulu ellerinden öpen ilk evlat olmak ister.

Aynı “Mehmet”ler gibi.

Mehmet”ler şehadetle buluşmak için kurşunlara doğru koşan “ilk er” olmak ister.

Sanki annelerinin ellerini öpmek için koşuyorlar.

Ve kurşunlarla buluşurlar.

Anneler Günü”nde çiçek yerine,

Albayrağa sarılmış künyeleriyle birlikte “şehit haberi”ni sunarlar.

Ve anneler en büyük hediyeyi alırlar evlatlarından;

Şehit annesi” olmak!

Fatih Oğuz / 2009 Dinslaken

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz

MEHMET AMCALAR HEMEN YANI BAŞIMIZDA

Gazze de yaşanan vahşet ile ilgili bir haber izlediğimde aklıma Mehmet amca geldi. Mehmet amca 90’lı yılların başında, Avrupa’nın gözü önünde yaşanan Bosna savaşı sonrası Almanya’ya iltica etmiş bir savaş mağduru. 50 yaş civarında olmasına rağmen gençlerle sohbet etmeyi seven birisiydi. Kendisini 7
yıl evvel tanıdım. Daha doğrusu arkadaşlar tanıştırdı. Şehirin dışında bulunan iltica kampında kaldığını, kimsesiz ve sahipsiz olduğunu söylediler. İsmi de “Mehmet” imiş. Çok güzel Türkçe konuşan ama
davranışlarından ötürü garip birisiydi. Sohbetimizin ortasında birden heyecanlanıp ayağa kalkar ve gözlerin önünde canlanan hadiselerden bahsederdi. “Eğilmemek, pes etmemek” diye bağırırdı. Gözleri hafif dolardı. Sesi titremeye başlardı. Çevremizde patlama sesini andıran bir gürültü çıksa başını ani bir
telaş ile sağa sola çevirir ve tedirginleşirdi.

Algılamakta zorluk çekiyorduk. Hatta birkaç arkadaş için Mehmet amcanın bu davranışı “gülmek” için malzemeydi. Bu yaramazlığımızı, bu ciddiyetsizliğimizi, bu vurdumduymazlığımızı gören Mehmet amca öyle bir söz söylediki ogün için anlayamadığım ama bugün için suratıma inen birer tokat gibiydi: “Bir Türk böyle davranamaz, Fatih’in torunları böyle olamaz!

Birgün tesadüfen bileğinde olan dövmesi dikkatimi çekti. Rakamlardan ve harflerden oluşan bir dövme. Sanki bir ürünün barkodu veya seri numarası gibi. Merak sardı ve Mehmet amcaya bu dövmenin aslını ve sebebini sordum. Mehmet amca ise “yok bir şey, yok bir şey, yok!” diyerek bileğini saklamakla, cevap
vermek istemediğini anladım.

Mehmet amcayı yakinen tanımak istedim. Resmi işlemleriyle ilgilenen bir arkadaşa Mehmet amcayı sordum. Niye böyledir? Bileğindeki dövme nedir? Ve buna benzer nice sorular sordum. Arkadaşımızın cevabı içime inen bir ateş topu gibiydi: “Mehmet amcanın ailesini gözleri önünde hunharca katletmişler. Yuvasını yakıp yıkmışlar. Kendisini esir kampına götürmüşler. Bu dövmede ordan kalma. Kimliği o dövmeden ibaret kalmış. Almanya’ya gelene kadar çok acılar görmüş.”

Bu cevaptan sonra benim nezdimde Mehmet amca başka bir konuma geldi. Bizlerle gülen, bizlerle şakalarda bulunan, herşeye rağmen yaşama umudunu bizlere anlatan Mehmet amca meğer tarifi imkansız acıları yaşayarak o vahşi, o kanlı, o allahsız savaşın şahitlerindenmiş.

Birkaç gün sonra Mehmet amca kayboldu. Sürüldü mü, başka bir şehire mi taşıdılar bilmiyorum ama Mehmet amca hayatımda unutamayacağım insanlardan biri.

Mehmet amcanın herşeye rağmen ümit dolu yaşama azmi. Para, ev, iş, mevki ve lüks hayat düşkünlüğü içerisinde bulunup; sevgi, şefkat, yuva, bağımsızlık, onur gibi kutsaliyetleri elin tersiyle itenlere birer kapak
olmalı!

Hadi bunları geçelim. Ya mazlumların yanında olduğunu iddia edenler?

İçlerinde biriktirdikleri “gündelik stresi” bağırarak atabilmek için sokağa çıkmayı fırsat bilen, yürüyüş-miting sonrası “ne için toplandıklarını” unutan, sokak eylemleriyle “ne kadar müslümansınız” gibi “iman sınavına” tabi tuttuğunu sanan kişiler, kurumlar. Mazlumlara böyle mi yardımcı olunur?!

Bu şovlardan, empozelerden ve riya dolu eylemlerden vazgeçin. 365 günün sadece “1” gününde değil; diğer 364 gününde de duyarlı olun. Bir sağınıza bir solunuza bakın. En yakınınızda Boşnaklı, Kerküklü, Kırımlı, Türkistanlı, Groznili, Gümülcineli Mehmet amcalar, Fatma Teyzeler henüz adı bile konulmamış yavrular göreceksiniz. Belki aynı şehirde, aynı mahallede, aynı binada yaşıyorsunuz. Kimse kusuruma bakmasın! “Gazze için” yürüyüş yapacaksın ama haritada “Gazze”nin nerede olduğunu gösteremeyeceksin. Bu nasıl bir dayanışma şuuru ki; vahşetin yaşandığı bölgeyi işaretlemekte zorluk çekeceksin?! Bu olsa olsa sadece heyecanın ve maceraperestliğin “tatminliği” olur.

Hep beraber gözlerimizi açalım ve sol elin kibirliğini gömüp sağ elimizi mazlumlara uzatalım. Selamımızı eksik kılmayalım. İşte bu davranış; sokaklarda dolup taşan, kalabalıklı mitinglerden ve yürüyüşlerden daha faydalı, daha esaslı ve daha faziletli.

Fatih Oğuz / 22 Ocak 2009 Dinslaken

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz

Devlet ve Kişilik – Ertuğrul Söğütlü

 

Türk devlet geleneğinde könilik, tüzlük ve uzluk
yanında dördüncü temel direk “kişilik”tir. Cinsiyet, ırk, din, renk ayırımı
gözetmeksizin bütün insanlığı kucaklayan bu umde, Batı âleminin meşhûr “İnsan
Hakları Beyannâmesi”nden binlerce yıl önce, Türk’ün gönül ve vicdânında taht
kurmuştur. Kısaca, insana âit bütün hakları içine alan “kişilik”, Türk dilinde
telâffuz edilen en hakikî ve en geniş “hümanizma” düstûrudur.

İnsan olarak yaratılmayı rütbe ve pâyelerin zirvesi kabûl eden Türk devlet anlayışı, bu
güzellik üzre halkedilme hikmetinden, başka asâlet unvânları çıkarıp da
insanları birbirine kul ve efendi yapmamıştır. Bu yüzden, bizde Hristiyan
medeniyetinin lord, baron, kont gibi, insan haysiyetini zedeleyici üstün sınıf
sıfatları ihdâs edilmemiştir. Türk’ün gözünde, insanlığın tamâmı asîldir.

Cemiyet hâlinde yaşamak, birtakım kâidelere uymayı, yasaklara riâyet etmeyi
gerektirir. İşte, bu noktada Türk töresi devreye girerek, Dünyâ’nın kıdem
derecesi en yukarıda nizâmını tesise muvaffak olmuştur. Bu yaşayış tarzının
esâsını, Türk âilesi teşkîl eder. Ataerkil olmakla berâber, Türk âilesinde
kadının, örnek sayılacak muhterem mevkii v ardır.

Dede Korkut Kitâbı dâhil, İslâm öncesi ve sonrası Türk destanları, istisnâsız bir şekilde insanı yücelten ve onu fevkalâde müsbet hasletlerle donatılmış bir “kişilik” tahtına oturan
pasajlarla doludur.

Türk Devleti’nin, milleti meydâna getiren fertleri tek tek muhâtab kabûl etmesi ve onların refâhına yönelik icraat yapması, “kişilik” başlığı altındaki idrâkin, aydınlık yüzüdür.
Devleti millet kurar. Milleti ise, ortak duyguları ve ülküleri paylaşmış, birlikte yaşama husûsunda aralarında belli prensipler teşekkül etmiş kişiler oluşturur. Dolayısıyla devlet; millet, yâni kişiler için tesis edilmiştir. Zâten, Türk nizâmında devletin mukaddes
bilinmesinin en önde gelen sebebi, insânî endîşeler taşımasıdır.

Türk töresi, insanı kişilik sâhibi yetiştirmek gayretiyle, bâzı özendirici testler
uygulamıştır. Oğuz Kağan Destânı ile Dede Korkut’daki Boğaç Hân Hikâyesi,
Türk’ün “ad koyma” sırasında gözettiği ölçüleri pek güzel anlatır. Kâbiliyet ve
mahâretleri parlatma, keskinleştirme faaliyeti denilebilecek bu ad koyma âdeti,
sanıldığından da mühimdir. Çünkü, kişi, adıyla yaşar ve öldükten sonra da adıyla
anılır. Ehliyeti ve melekeleriyle hak edilmiş bir ad, her Türk’ün aynı zamanda
omzuna kondurulmuş bir rütbe işâretidir.

İngiliz demokrasisinden söz açıldığında, yazılı bir anayasa olmadığı, tamâmen sözlü teâmüllere göre bir geniş çerçeve çizildiği anlatılır ve bunun, Dünyâ’da bir başka benzerinin
bulunmadığı ifâde edilir. Hâlbuki, Türk töresi, anayasayı da içine alan şifâhî
bir gelenek uygulamasıdır. Özellik bakımından, İngiliz sözlü an’anesinin
fevkinde bir muhtevâya sâhip olan Türk töresi, târihî bakımdan da Britanya
âdetine kıdem farkı atar. Mes’ele, kendimizi bilmek, tanımak ve ona göre konuşup
yazmak noktasında düğümleniyor.

Türk âilesi, İslâm öncesinden getirdiği vasıflarını, İslâmî renklerle birleştirmeyi çok iyi bildi. Ortaya, diğer İslâm cemiyetlerinde görülmeyen güzel âile tipi çıktı. Dışarıdan yönelen bunca baskıya rağmen, hâlâ yıkılmamış bir Türk âilesi varsa, bu, onun ne kadar sağlam temeller
üzerine binâ edildiğini gösterir. Ama, yavaş yavaş eski günlerini aramaya
başlayan, çatırdama emârelerini gizleyemeyen âile hakîkatimizi de unutmamak
lâzım.
Kanûnî Sultan Süleymân’ın, o meşhûr:”Halk içinde mûteber bir nesne yok devlet gibi, Olmayâ devlet, Cihân’da bir nefes sıhhat gibi.” beyitinde kastettiği, sâdece fizyolojik beden sağlığı değildir.

Kanûnî gibi bir Cihân Hükümdârı’nın, devletten daha üstün gördüğü “sıhhat”, kişi saâdeti ve âfiyeti olsa gerektir. Bilhassa vakıf merkezli medeniyetimiz
göz önüne alındığında; paylaşma, bölüşme, ortak çıkma tarzında tecellî eden
insânî yatırımlar, hep Kanûnî beytindeki sıhhatin mânâ zenginliğini açıklar
gibidir. İnsana âit eksiklikleri tamamladığına inanan ecdâdımız, mâsûm kuşlardan
vahşî hayvanlara uzanan geniş yelpâzede, diğer canlılara şemsiye uzatmışlardır.
Dünyâ’nın hiçbir yerinde yaralı leylekleri tedâvi etmek maksadıyla hastane
açılmamıştır. Bursa’daki Gurebâhâne-i Lâklâkan, bu husûsda yektâ olma özelliğini
şerefle taşıyor. Yine, aç kurtlara yiyecek götüren cemiyet, Türk milletinin
bağrından çıkmıştır.

Devletin kişilik etiketi altında yapacakları, nakdî ve aynî iâneyi dağıtırken televizyon ekranlarına akseden beceriksizliklerle aynı çizgide aslâ buluşamaz. Türk örfünde, sağ elin verdiğini sol elin görmemesi, tasvîb ve tavsiye edilen yardım şeklidir. Zîrâ, kişilik, çok hassas bir sırça vazodur, sallanırsa kırılır…

Ertuğrul Söğütlü / Orkun Dergisi 159.Sayı

Yorum bırakın

Filed under Ertuğrul Söğütlü

Devlet Nedir? (1) – Orhan Hülâgü

Sosyoloji, sosyal olguları ve müesseseleri incelerken, hâkimiyet ve tâbiiyet olgusuna da bakmakta, bugün siyasî olgu dediğimiz sosyal müessesenin teşekkül ve tekâmülünü, determinist kanunlarını tesbite çalışmaktadır. Sosyoloji ve bütün sosyal ilimler, devrine göre siyasî hâkimiyetin gerek feslefî, gerek psikolojik ve gerekse sosyolojik ifadeye çalışmışlardır.

Devlet, “fizikî, hayatî ve ruhî olgular gibi, objektif bir varlıktır. Yani fertten önce ve ferdin dışında mevcuttur. Kendisine göre morfoloji ve fizyolojisi olan bütün bir girift organizasyon sistemidir.”(1)

Klasik, sosyoloji uslûbunu kullanarak ve genel mahiyette devleti şöyle tarif etmemiz mümkündür:

“Devlet, toplumun birlik ve bütünlüğünü ilgilendiren bütün şartların ve vasıtaların sağlanması hususunda yine bu toplumun sosyal iradesini temsil eden, kendine mahsus maddî, zecrî ve fiilî müeyyidelerle mücehhez olan gayri şahsî ve gruplar üstü hâkimiyet müessesesidir.”(2)

Bu tarif belki ilk bakışta, bütün zamanları içine alan, devletin ilkel şekillerine de işaret eden bir tarif gibi görünmüyor. Çünkü insan topluluklarının, toplum (cemiyet) olma karakteri kazanmasınından sonraki safhaların özelliklerine dayalı bir tespit gibi geliyor. Fakat işin içine biraz daha girdiğimizde ve devletin kaynağı meselesini incelediğimizde, devletin her zaman bir hâkimiyet müessesesi olduğu, ancak tekâmüle tâbi bulunduğu görülecektir.

“Grup büyüdükçe devlete olan ihtiyaç büyümüştür. Toplum kompleksleştikçe devlet açıklık kazanmıştır. Devlet ilk topluluklarda başlamış ve önceleri yaygın olan hâkimiyet gittikçe organlaşmıştır. Din, dil, ahlâk nasıl sosyal bir gerçeklik ise, siyasî olgu da aynı şekilde sosyal bir gerçeklik olup, bu olgunun organlaşması zarurî olmuştur. Kınamaktan öldürme cezasına kadar daima müşahhas müeyyide taşımış olan toplum şuuru ve baskısı, müesseseleşmiştir. Sosyal baskı, toplumun esaslı karakteridir. Bu karakter yaygın olarak umumi, devlet olarak hususidir.

Devlet, sosyal bir determinizm sonucu doğmuştur. İnsan gerçeğinden ve onun sosyal gerçeğinden gelen tabii ve zarurî bir olaydır. Fertleri aşan bir esas oldukça devlet vardır. J. J. Rousseau buna -genel idare- der.(3)

Toplum, sürü mahiyetinden uzak olduğuna göre, onun hangi seviyede olursa olsun organlaşmalar içinde olduğu hemen görülmektedir. bu organlaşma, zımnî (mânevî) olabilir, bir şahısta toplanabilir, hukukî bir organlaşma şekline inkılâp edebilir. Fakat mutlaka fert iradesi ile toplum iradesi arasında müessesevî bir bağ kurulur. Klan devrinde, tabular sistemi, klanın yaygın otoritesi, hatta ihtiyar şef’in buyrukları devlet demektir. Daha sonraları kabile reisi, ailelerin şeref zinciri içinde mertebelenmesi sonucu teşekkül etmiş bir devlet temsilidir.

Devlet giderek barizleşmek üzere “hâkimiyet özelliği, hukukî bir tabiat, manevî ve ahlakî bir güç taşır. Dolasıyla en ilkel toplumdan en modernine kadar devlet, dâima saygı görür ve bir câzibesi vardır.”(4)

(Orhan Hülâgü, Farabi ve İbn-i Haldun’da Devlet Düşüncesi, s.7-8)

  1. İsmail Hakkı Baltacıoğlu, Sosyoloji, İstanbul 939, s.332
  2. Baltacıoğlu, a.g.e, s.336
  3. Yümni Sezen, Sosyolojiye Göre Halk, Millet, Devlet, İstanbul 982, s.96-97
  4. Sezen, S.G. Halk, Millet, Devlet, s. 97

Yorum bırakın

Filed under Orhan Hülâgü

Başarımızın Ölçüsü Nedir? – Esther-Jerry Hicks

Jerry: Neyi başarı olarak nitelendirirsiniz? Başarının işareti olarak neyi gösterirsiniz?

Abraham: Arzu ettiğiniz bir şeye ulaşmak, başarı olarak algılanmalıdır, kupa, para, ilişkiler ya da nesneler, hiç fark etmez. Ancak eğer başarınızın standardı olarak mutluluğunuzu gösterirseniz, her şey yerine çok daha kolay oturur. Mutluluğu bulduğunuzda, Evrenin kaynaklarıyla titreşimler uyumu yakalarsınız.

İstenmeyen bir şeye ya da istenen bir şeyin yokluğuna odaklanarak mutluluğu hissedemezsiniz; bu yüzden, mutlu olduğunuzda, asla birbiriyle çelişen titreşimsel konumda olmazsınız. Ve yalnızca düşünce ve titreşiminizdeki çelişkiler sizi arzu ettiklerinizden alı koyar.

(Çekim Yasası’ndan alıntı, Esther ve Jerry Hicks)

Yorum bırakın

Filed under Esther ve Jerry Hicks

Ülkücü adında bestekarın en büyük şaheseri: Eylül hazanı

Yüreğim “Eylül” hazanı.

Gazele dönmüş bir mevsimde tek yaprak dökmeyen ağaç gibiyim.

Ortalık karmakarışık

Sağım solum kalabalık,

Zerre kadar gam çökse dumanlı başıma,

Gözlerine acılar dadanıyor.

Sesin titremeye başlıyor, ay cancağzım.

İster miyim sanıyorsun, gözlerinin önüne gri bulutların geçmesini.

Sıradışılığım “Kür Şad ihtilalinden” kalma bir soyluluk.

Gözlerimi “Burkay’dan” ödünç aldım.

Ömrümü yağlı kurşunun öpmesine helal kıldım.

Ellerinin niyetine kalem tutuyorum,

Gözlerinin zevkine kitap okuyorum.

İnceden bir geçiş sağlıyorum yüreğimden akıp giden paslı hatıralara.

Düşlerim “Kuşçubaşı” gibi diyardan diyara, kılıfdan kılıfa
geçiyor.

Heyecanım “Enver” gibi gözü dönmüş at koşturuyor.

Sevdam “Kaymakam Kemal” gibi urganla vuslata erişmeye
bekliyor.

Özlemim “Ali Bülent Orkan” gibi, kahpeliğin canını
okuyor.

Yüreğim “Eylül” hazanı.

Melodisini sevgilisinin suskunluğundan alan bir şarkı.

Yani; Ülkücü adında bestekarın en büyük şaheseri.

 

Fatih Oğuz / 2009

Yorum bırakın

Filed under F. Oğuz